Verfügbare Informationen zu "'DAVAsı olmayan ADAM değildir!'"
Qualität des Beitrags: Beteiligte Poster: Aydinlik Forum: Aydin Düsünceler Forenbeschreibung: Her türlü fikre saygili olacaginizi ümiteder tesekkür ederiz! aus dem Unterforum: Makaleler Antworten: 1 Forum gestartet am: Dienstag 29.05.2007 Sprache: türkisch Link zum Originaltopic: 'DAVAsı olmayan ADAM değildir!' Letzte Antwort: vor 15 Jahren, 9 Monaten, 24 Tagen, 15 Stunden, 40 Minuten
Alle Beiträge und Antworten zu "'DAVAsı olmayan ADAM değildir!'"
Re: 'DAVAsı olmayan ADAM değildir!'
Aydinlik - 03.06.2007, 17:27'DAVAsı olmayan ADAM değildir!'
'DAVAsı olmayan ADAM değildir!'
Bir daha oligarşinin ve devşirme kullarının peydah olmayacağı, sağlam
yürekli, imanlı, adam gibi adamları yetiştirecek ocakların, okulların "vira
bismillah" demesi gerektiğine inanıyoruz.
Önce bilânço çıkarmamız gerekiyor.
Neler yaptık, kimler kaldı, kimler düştü. Elimizde ne kaldı.
Sol, tamamen havlu attı.
İslamcılık, AKP parantezine düştü.
etnikçi Milliyetçilik, bütün Mossad-İngiliz propagandalarına rağmen
yükselişte falan değil, aksine giderek toplum çoğunluğunun nefretini kazanan bir ideoloji artık.
Kemalizm'i ve liberalizm'i saymaya gerek yok. Biri chp, diğeri para zoruyla
topluma dayatılan iki sunilik... 1839 İngiliz Tanzimat'ına 1908'de *meşrutiyetle* cevap verilmişti.
Bunun *devamı
*olan 1920'lerin bağımsızlık ve Cumhuriyet iradesi 1930'larda tekrar
Tanzimat rotasına çevrildi. O günden beri ülkemizde ideolojiler, Cemil
Meriç'in tabiriyle bir '*deli gömleği'*. Hem trajik bir arayışın hem de
dramatik bir kıskacın ifadesi. Türkçülük, İslamcılık, solculuk... II. dünya
savaşının sonunu ölçü alırsak, ortalama 60 yıldır işte bu deli gömlekleriyle
yatıp kalktık. Biz delirirken, tepemizde birileri daha çok kazandı, terfi
etti, güç biriktirdi, kuşattı, hâkim oldu. Holdingler mesela. Ya da
askerler. Bürokrasi zaten devletin çekirdeği olarak hep hâkimdi.
1960'lardan itibaren kentleşme sancılarıyla gelişen toplumsallık,
sendikaları ve üniversiteyi önemli kılmıştı. 1980'lerden sonra ikisi de
tırpanlandı. Yerlerine medya geçti. Bir de tarikatlar ve cemaatler. Her
zaman etkili idiler. Toplumun nabzı, 1990'lardan sonra holdingler, holding
medyası, tarikat ve tarikat medyası nüfuzuna göre atmaya başladı. Askerler,
28 Şubatta olduğu gibi yer yer holdinglerin güdümüne girdi. Bürokrasinin bir bölümü, küresel finans kapitalinin dayatmalarına karşı direniş gösterdi. Ama millet için değil, kendi egemenliği için. Diğer bir bölümü ise kolayca adapte oldu. İstifa edip, şirketlere kapağı atarak deneyimlerini özelleştirmeler için kullandı. *Tanzimatçı batıcılık*, ülkenin * değiştirilemez* ve "değiştirilmesi teklif dahi edilemez" tek rotası olmayı sürdürdü. AB gündemi, bu batıcılığın iman tazeleme seansları olarak kullanıldı.
Sosyalizmin bitişi, tüm dünyada bir ideolojik boşluk ortaya çıkarmıştı.
İnsanların birçoğu bir şeylerin yolunda gitmediğini biliyor, ama buna itiraz
edecek dili ve mecali bulamıyordu. Anti küresel hareketler, bir doktrine
dayanmadığı için ateş böceği gibi yanıp söndüler. Bu ideolojik boşluk
ülkemizde de etkisini gösterdi. İnsanlar önce her neye inanıyorlarsa ona*iman
*larını kaybettiler. İman kalmayınca güven de kalmadı. Kimse bir başkasına
ya da herhangi bir kuruma güven duymaz oldu. Bunun sonucu, bencillik ve
gemisini kurtaran kaptan pragmatizminin egemenliği oldu. Ne sol'un ne
İslamcılığın bu ihtiras sürecine karşı duracak donanımı yoktu. Deli
gömlekleri çıkarılıyor ve yerine zırdeli çarşafı giydiriliyordu. Gelecek
korkusu, mal ve makam ihtirası, ün, şan, hava civa... özellikle
gençliklerini *hasbelkader bir ideolojik kabile etrafında geçirenler, adeta
tahsilata çıkmıştı* ve yaptıklarını *iddia ettikleri* fedakârlıkların *
bedelini* tahsil ediyorlardı. Helâl, haram, doğru, yanlış, iyi, kötü...
artık kalmamıştı. Eski solcu kapitalistlerden sonra *eski
İslamcı*kapitalistler türedi. Tek felsefeleri, '
*her yola gelirim, her renge girerim, yeterki kazanayım*' olan bu yeni ve
acemi kapitalistler, kaybettikleri imanlarının yerine daha fazla mülk
doldurarak palazlandılar. Son derece dindar eşleri, kocalarının haram
parayla aldığı lüks arabalara kurulup, şeyhlerine gider olmuştu. Allah
gözlerini haram toprakla doyursun.
Bizi şimdi ilgilendiren bu piç otların ne tür bir tohumdan türediğini tespit edip, kökünü kurutmak olmalı.
Ve şu ana kadarki *tüm* ideolojik grup ve akımları çöpe atıp, sıfırdan
yepyeni bir yol çizmeliyiz. Bu eski hikâyeler bizim için sadece ne *
yapmamamız* gerektiğini çözeceğimiz birer numune olarak anlamlı.
Bir insan 20 yıl boyunca Marks'la Marksizm'le yatıp kalkar da, sonra nasıl
Avrupacı, amerikancı, insan haklarcı, demokrasici sahtekâr olabilir?
Bir insan 30 yıl boyunca Kuran'dan dersler yapar da sonra nasıl paraya tapan ruhsuz ve utanmaz bir muhterise dönüşür.
Kimdir bu, Kafka'nın böcekleri?
Hangi sosyolojinin ürünüdür?
Nasıl bir toprağın, havanın, suyun piçidir.
Bu tohumlar bu topraklara nereden gelmiştir, kim ekmiştir, hangi gübreyle
büyümüştür?
Biz artık bunları cevaplayıp, bundan sonra böyle bir hataya düşmemek için,
toplumsal sağlığımızı ve ortak değerlerimizi lekelememek, imanlarımız
yitirmemek için bunların kökünü nasıl kuruturuz sorusundayız.
Önce bir zemin etüdü yapalım. Yıllar önce bir girizgâh mahiyetinde,
toplumsal akımları Deleuze'nin *jeofelsefe* dediği bir usulle, coğrafik
zeminleri içinde analiz etmeye çalışmıştık. (Bak.*Derin Devlet ve Muhalefet
Geleneği*, İst.1996)
Bu analiz tekniğiyle ülkemizdeki sol ve İslamcı akımları, *kıyılar, dağlar
ve vadiler* olarak tanımladığımız coğrafik zeminler içinde
kategorileştirmiştik.
*Kıyılar*, politik olarak sistemin *merkezini* ve coğrafik olarak
Türkiye'nin *batısını ve metropollerini *simgeliyor.
*Dağlar*, taşra'yı, *Anadolu*'yu ve kentlerdeki taşra olarak
*gecekonduları*ifade ediyor.
*Vadiler* ise, bu akımların *radikal* kanatlarını, sert ve ütopik damarları
simgeliyor.
*Üç sath-ı siyaset *olarak tanımladığımız bu modelle, Türkiye'deki ideolojik
akımların *taşradan güç toplayarak merkeze-kıyılara-devşirilmiş kadro yığma
işlevi gördüğünü*, radikal grupların ise bu işlevde *katalizör* görevi
üstlendiğini ileri sürmüştük. Radikalizm, *sistemin tersinden yeniden
üretilmiş biçimiydi *ve bu nedenle ilk *devşirilen* kadrolar vadilerden
çıkıyordu. Bu işlem taşraya cesaret veriyor ve birikmiş tüm özlemleriyle *taşra
ilk bulduğu kanaldan kıyılara *eklemlenmeye koşuyordu. O yıllardaki Refah
Partisi yükselişini analiz etmeye çalıştığımız bu yöntem, Türkiyedeki
muhalif akımların *sistemi değiştirmek için değil, sistemden pay almak
için*koşullandığına vurgu yapmaya çalışıyordu.
Durum kabaca *Kemal Tahir*'in bir sözündeki gibiydi: "*Türkiye'de iki kesim
var*" diyordu Tahir, "*biri kapının içindekiler, diğerleri ise kapıdan
girmek için sıra bekleyenler…"* Bu analizden çıkan dramatik sonuç şuydu;
Türkiye'de sistemi *değiştirmeyi* hedefleyen, *başka bir dünya* tasarlamış,
Tanzimat'ın çizdiği batıya bağımlı rotayı yıkıp yerine merkezinde
Türkiye'nin olduğu gerçekten başka bir dünya kurma fikriyatı *yoktur*. Var
olanların hepsi *sahtedir* ve sadece sisteme yeni kadrolar yetiştiren sivil
okullar hükmündedir. Bu sahtelik o kadar barizdir ki, kriminal konularda
Gladio, MİT, Polis manipülasyonlarının en mükemmel örnekleri bu ülkeden
çıkmıştır. Bir eski solcu yazarın itirafıyla "merkez komitesi üyelerinin
hepsinin farklı istihbaratların elemanı olduğu" radikal sol örgütler bile
var olmuştur. Bu örnekler, geri kalan ana gövdenin sahteliği için de fikir
verir. 'Derin Devlet' kavramıyla 2000 yıllık Doğu Roma-Osmanlı devlet ruhunu
ifade etmeye çalıştığımız bu çalışmamızın yayınlandığı yıllarda kamuoyu
Susurluk kazasıyla ortaya çıkan işte bu manipülasyon merkezlerini
tartışıyordu ve maalesef bizim hemde susurluktan önce yayınlanan
çalışmamızda kullandığımız ve tamamen felsefî bir *siyasal entite *(varlık)
olarak analiz etmeye çalıştığımız 'Derin Devlet' kavramı, gladio ile
özdeşleşerek güme gitmişti. Oysa yapmaya çalıştığımız şey, bizim aksine *reel
devlet* dediğimiz *batıya bağımlı kurumsal yapı* ile derin devlet olarak
kavramsallaştırdığımız *Doğu Roma-Osmanlı devlet ruhunun* çelişkisini ortaya
çıkarmak ve Türkiye'deki asli dönüşüm imkânlarını bu çelişkilerin içinde
yakalama çabasıydı. Bu manada, reel devlet yani *batıya bağımlı oligarşik
güçlerin devletiyle milletin ontolojisinde (felsefe) yaşayan derin devlet
ruhunun çeliştiği,* ama öte yandan *derin devlet ruhuyla da özgürlüğün* yani
insanın kullaşmaktan çıkarak insanlaşma çabasının *çeliştiğini* öne
sürmekteydik. Bu çelişkiler diyalektiği, toplumsal hareketlerin
*oligarşi-millet
çelişkisinde* millete yaslanmakla birlikte, *milleti de tanrı-devletine kul
olma alışkanlığından çıkarma* çabasını *birlikte yürüteceği* bir siyasal
damara yaslandıkça meşrû, haklı ve sahici bir karakter kazanacağı iddiamızla
sonlanıyordu.
Şimdi hala buradayız. Evet, artık çok açık bir şekilde biliyoruz ki, üç
sath-ı siyasetin diyalektiği tıkır tıkır işliyor ve sisteme eklemlenme
çabası, milletin ontolojisindeki arızalardan besleniyor. Hem sistemi
değiştirecek hem de bu mücadele içinde *milleti dönüştürecek*, yani *hem
adalet hem özgürlük* ideasını birlikte içermeyen her hareket, sahtedir.
Sistemi değiştirmek için elimizde yeterli muhalif malzeme var. Sol eleştiri
dili, antikapitalist mücadele geleneği, yine devlet siyasetine dönük
eleştiriler… Belki en kolay ve mümkün muhalefet yöntemi budur. Herkes
kolayca olan biteni eleştirip, farklı öneriler öne sürebilir. Ama zor olanı
ve olmayınca sisteme dönük eleştirileri de boşa düşürüp sahteleştiren asıl
eksiklik, *milleti*, yani yüzlerce yıllık alışkanlıkları, karakteristik
özellikleri, bunları var eden sosyo-ekonomik ve politik altyapıyı ve en
önemlisi teolojik kökleri *eleştiriye* tabi tutmaktır. Bu ülkede aydınların
en temel özelliği olan eleştiri yeteneği ve yönteminin az gelişmiş olması
dahi bu eksikliğin bir ürünüdür. Aydınlar, kötürüm bir sosyolojinin
ürünüdür. Kendisi üzerine düşünmeyen, kendini gerçekleştirme ideası olmayan
bir toplumun aydınlarının, birer propagandist seviyesinde olmasının nedeni
budur.
Milletimizin tek* ideasının* olduğu dönem, *Osmanlı'nın kuruluş dönemidir.*
İdea: *İ-layı Kelimetullah için Nizam-ı Âlem davasıdır.* Bugün bir siyasi
partinin sloganı olmaktan öte bir mana taşımayan bu idea, aslında içinde
yaşadığımız ontolojik çürümüşlüğün eleştirisi için elimizdeki tek mihenk
taşıdır. Dünya'ya adalet ve özgürlük için nizam verme iddiasından, üç kuruş
daha kazanmak eşini dostunu geçmişini ruhunu satma çukuruna düştüğümüz
süreci çok iyi etüt etmeliyiz. Lafa zemin etüdünden girmiştik. Evet artık bugün yeni coğrafi zeminlerden
bahsedebiliriz.
Dağlar dediğimiz anadolumuz *bozkır* oldu.
Kıyılar dediğimiz metropollerimiz birer *vahşi ormana* dönüştü.
Vadiler ise, sinek vızıltılarının duyulduğu, hastalık üreten tam bir *bataklık
*durumunda.
İslamcılık, solculuk, ülkücülük… Artık eski halleriyle bile aranır durumda.
Şimdi bozkırın, ormanın, bataklığın ürünü patolojik, hastalıklı, imansız ve
şuursuz bir siyasal yekûnumuz var. Hepsi sahte, hepsi dejenere, hepsi
manipülatif. Bütün ideolojik çevreler, siyasi partiler, akımlar, kurumların
tümü Tanzimatçı düzenin iğdiş ederek dönüştürdüğü birer *menfaat şebekeleri.
* En büyük menfaat şebekesi ise *reel devlet*. Şimdi işte o şebekelerin
büyük şebekeyi ele geçirme ya da orada etkin olma kavgalarını seyrediyoruz.
Üstelik başta devlet olmak üzere, tümü emperyalizmin istihbarat şubeleriyle
içli-dışlı. "*Nasılsanız öyle yönetilirsiniz*" mi diyelim, "*böyle başa
böyle tarak*" mı diyelim, "*tencere-kapak"* hikayesi mi diyelim, geldiğimiz
yer işte budur.
Lafı uzatmadan, önerimizi söyleyelim; 50 yaşın üzerindeki büyüklerimize
saygımız vardır. Onları bir kenara kayarak söyleyelim, 30 yaşın üstündeki
nüfusun büyük çoğunluğu artık bir insan çöplüğüdür. İdeolojik kavgalar,
hayat gailesi, üst üste gelen darbeler, küresel salgın, AB'cilik, döneklik
ihtiraslar ve daha birçok şey, 30 ilâ 50 yaş arası nüfusumuzu deforme etmiş,
işe yaramaz bir yığın haline getirmiştir. Bu yaşlardaki insanların çoğu,
batılı toplumlardaki gibi, uzun bir süre uyanamayacakları bir rüyaya yatarak
dünyalık derdine düşmüş, eğlence, mülk biriktirme ve komplekslerini tatmin
peşindeki bireyci mahlûklar haline gelmiştir. Bunlardan ne kendilerine, ne
de topluma ve insanlığa bir hayır gelmez. Zaten bu nüfus şu anki iğdiş
edilmiş ideolojik aşiretlerin ya da siyasi partilerin taşıyıcısı
durumundadır. Sokaktaki insan denilen, renksiz, kokusuz, tepkisiz kitlelerin
çoğunluğu da işte bunlardır.
Bu topraklarda, *her şeye sıfırdan *başlamak için *30 yaşa kadar* olan genç
nüfusun bir dava sahibi kılınması gerekir. *Hala davası olanların tek
hedefi, işte bu 30 milyon civarındaki genç kitleler olmalıdır.* Gençliğin
henüz iğdiş edilmeden bir dava sahibi yapılması için, yeniden o eski *fikir
ocakları, samimi cemaat ve örgüt ortamlarının o ilk tabii kuruluş dönemi
idealizmleri yeniden yaratılmalıdır.* İlerde bir gün karşılığını alırım diye
değil, tamamen vermek için, *malını, zamanını, bilgisini, yeteneklerini
hiçbir karşılık beklemeden bu genç insanlara verecek idealist bir
kadro *gerekmektedir.
İlk, orta ve lise çağındaki gençlerle ilgilenecek *idealist dervişler*,
onlara hayatı, doğruyu, yanlışı öğreneceği mütevazi sohbet mekanları,
tamamen amatör ruhla ve fikir temelli bir faaliyet ateşi yakmak
gerekmektedir.
*Dava ise bellidir*. Bu millete yeni ve uydurma deli gömleği giydirmenin bir
alemi yoktur. Davamız *İ'layı Kelimetullah*'tır. Allah'tan başkasına kul
olmama çabası içinde *solcu solculuğunu, İslamcı İslamcılığını, ülkücü
ülkücülüğünü *yapabilir. Hatta amerikancı veya Avrupacı olmayan namuslu –*ne
kadar olunabilirse*- liberal demokratlık yapmak ta mümkündür. İsteyen
Mustafa Kemal'i, isteyen Abdülhamit'i, isteyen jöntürkleri, isteyen Deniz
Gezmiş'i ya da Abdullah Çatlı'yı sevebilir. Din diliyle ya da felsefe
diliyle konuşabilir. Tek* ortak değer** lâ ilâhe illallah* olmak kaydıyla,
yani insanımızı kullaşmaktan, böcekleşmekten kurtarmak amacıyla bu hedefe
farklı yol ve üsluplardan yürümek serbest olmalıdır. Yasak olan tek şey *
gâvurluk* olmalıdır. Yani, *yabancı hayranlığı, millet, din, cumhuriyet ya
da tarih düşmanlığı* bu ocaklarda *yasak* olmalıdır. Bu şartlar altında, tüm
meseleler özgürce konuşulabilmeli, her tür fikir açıkça dile getirilmeli ve
son derece yaratıcı bir eleştiri dili geliştirilmelidir. Ülkemizin ve
bölgemizin, hatta insanlığın kapitalizm belasından, emperyalizm
tasallutundan, cüceleşmekten ve domuz gibi gayesiz yaşamaktan kurtaracak tek
yol, her şeye sıfırdan başlanacak ve geçmişin hatalarını içermeyecek *yeni
bir kuşak *hareketidir. Tüm eski ideolojik kimlikler, tüm 30 yaş üstü
çöpler, tüm ezberleri bir kenara atıp, geleceği işte bu yeni ocaklarda inşa
etmenin yolları bulunmalıdır. İnsanları Allah'la, Peygamber'le, Vatan'la,
Millet'le ya da demokrasiyle veya çağdaşlıkla kandıran tüm şer odaklarına
kapılar kapatılmalı, bütün tarikat, cemaat, grup, loca ve çetelerin gençlik
üstündeki tasallutuna karşı seferberlik başlatılmalıdır. Bu şebekelerin şu
ana kadar iğdiş ettikleriyle yetinmeleri sağlanmalı, *gelecek kuşaklara el
atmalarının önüne geçilmelidir.*
Türkiye, konumuz bağlamında önümüzdeki en az *10 yılını aslında kaybetmiştir
*. Zira, bahsettiğimiz iğdiş olmuş dönekler ve zırdeli gömlekli beşer
tayfasının ihtiras tramvayı hala *müşteri *doludur. Bunlar daha birkaç AKP
üretecektir.
Çalabildikleri kadar çalacak, namazla hırsızlığı, hacla zinayı, bencilikle
mümin görünmeyi garip bir şekilde bir arada götüren *yeni tip münafıklığı *tüm
topluma kanıksatacaklardır. Eğer bir *milletin devleti *olduğuna inansaydık,
ilk işinin işte bu münafıklıkla mücadele yasaları çıkarmak olduğunu
savunabilirdik. Ama ne var ki, bunların en büyük *suç ortağı *bu gün
*oligarşinin
devletidir.* İstihbaratıyla, medyasıyla, bürokrasisiyle oligarşi kendine
yeni kullar bulmuştur ve bunları uzun süre kullanarak hem kendini gizleyecek
hem de ABD-İngiliz projeleri için *vitrinde* tutacaktır. Maalesef, bu
nedenlerle önümüzdeki 10 yılı kayıp yıllar olarak görmek zorundayız. Bu
nedenle, işte ondan sonrası için, bir daha ne oligarşinin bu devşirme
kullarının peydah olmayacağı, sağlam yürekli, imanlı, adam gibi adamları
yetiştirecek ocakların, okulların "vira bismillah" demesi gerektiğine
inanıyoruz. Allah için, insanlık için, halk için, özgürlük ve adalet için –*ki
bunların hepsi aynı şeydir-* bir şeyler yapmak isteyen, olan bitenden
rahatsız olan ve aynı zamanda var olan çeteler ve aşiretlerden hiç birine
mensup olmayan yığınlarca namuslu insanın bundan sonra yapabileceği tek
hayırlı faaliyet, bizce budur.
Öyle ya da böyle, Tanzimat parantezi kapanacak, Türkiye o eski görkemli
günlere tekrar kavuşacaktır.
Mesele şudur ki, bu görkem ve *ayağa kalkış*, Dünya Yahudi Partisi,
Anglosakson Güçler ya da benzeri bir şer gücün *adına* olmasın. Aksine, bu
Milletin ayağa kalkışından, tüm ezilen, mahrum, mağdur ve mustazaf
insanlıkta ayağa kalksın. Son 300 yılın, Afrika'nın, Hindistan'ın,
Kızılderililerin hesabı sorulsun. Bu tarihi hesaplaşma, bu *gâvurla büyük
rövanş,* bizim ayağa kalkışımız sayesinde başlasın. Davamıza sahip çıkmak
işte bunun için de bu kadar önemli. Bu nedenle bundan sonra *davası olmayana adam demeyeceğiz.* Onları sadece tiksinerek ve nefretle anacağız.
Ve andolsun ki,
bu toprakları atalarımızın temiz hatıraları ve
şehitlerimizin aziz ruhları için,
hiçbir zaman bu aşağılık münafıklara
ve gavura teslim etmeyeceğiz.
Mit folgendem Code, können Sie den Beitrag ganz bequem auf ihrer Homepage verlinken
Weitere Beiträge aus dem Forum Aydin Düsünceler
Ähnliche Beiträge wie "'DAVAsı olmayan ADAM değildir!'"
Adam raus - Winki rein - Sabe (Freitag 13.07.2007)
Adam Green - goch (Donnerstag 20.01.2005)
[Konzert-Tipp] Adam Green - Thomas (Montag 03.09.2007)
Eric/Adam - tiffany (Dienstag 17.07.2007)
Wieder was..... - rockyhund (Dienstag 04.01.2011)
Adam Sandler - Anonymous (Samstag 14.08.2004)
Felgen schwärzen - Aidos (Dienstag 18.01.2011)
erkek adam renkli takim tutmaz - Anonymous (Montag 18.10.2004)
50.Geburtstag Johann Adam am 27.11.2004 - fcbmarkus (Samstag 27.11.2004)
ADAM bei der "ultimativen Chart-Show ??? - Solli-Ant (Montag 17.09.2007)
