Harpagos, Astyages, Abdullagos ve Şemdinos_Selim Çürükkaya

DERSİM-ZAZA ARŞİVİ
Verfügbare Informationen zu "Harpagos, Astyages, Abdullagos ve Şemdinos_Selim Çürükkaya"

  • Qualität des Beitrags: 0 Sterne
  • Beteiligte Poster: dersim
  • Forum: DERSİM-ZAZA ARŞİVİ
  • Forenbeschreibung: Dersim-Zaza Platformu
  • aus dem Unterforum: PKK_A. ÖCALAN
  • Antworten: 4
  • Forum gestartet am: Dienstag 05.12.2006
  • Sprache: türkisch
  • Link zum Originaltopic: Harpagos, Astyages, Abdullagos ve Şemdinos_Selim Çürükkaya
  • Letzte Antwort: vor 13 Jahren, 8 Monaten, 21 Tagen, 20 Stunden, 24 Minuten
  • Alle Beiträge und Antworten zu "Harpagos, Astyages, Abdullagos ve Şemdinos_Selim Çürükkaya"

    Re: Harpagos, Astyages, Abdullagos ve Şemdinos_Selim Çürükkaya

    dersim -

    Harpagos, Astyages, Abdullagos ve Şemdinos_Selim Çürükkaya


    Harpagos, Astyages, Abdullagos ve Şemdinos


    Salı, 23 Haziran 2009

    Selim Çürükkaya / Geçenlerde Fırat haber Ajansında “Ergenekon PKK ilgisi” başlığı altında dizi bir yazı yayınlandı. Yazıyı hazırlayanlar, İmralı da tutuklu olan Abdullah Öcalan’ın yaptıkları açıklamaları refarans alarak konuları irdelemişlerdir. Öcalan’ nın bu güne kadar söylediklerini “resmi tarih” olarak kabul edersek, bu dizi yazıyı da “yalaka tarih” olarak değerlendirmek mümkündür.
    “Resmi” ve “yalaka” tarih hakkında çokça yazılar yazdım.

    Bu dizi yazıda “Şemdin Sakık, Mehmet Şener, ben ve kardeşim Sait Çürükkaya hakkında yazılanlarla ilgili bazı notlar yazmak isterim.
    Onlara geçmeden önce Türk Genel Kurmayı ile Öcalan’ ın tavırları arasındaki benzerliğe dikkat çekmek istiyorum.


    Türkiye'de kirli, kokuşmuş, pis ilişkiler ortaya döküldükçe, Türk Genel Kurmay Başkanlığı bu ilşkileri birkaç kişinin üzerine yıkarak devleti, kendisini ve sistemi temize çıkarmaya çalışır.
    Nitekim Türkiyedeki resmi sisteme göre işlenen bütün kötülüklerin sorumluları, “yeşil”, “Çatlı”, “üç beş itirafçı,” “Veli Küçük” ve buna benzer kişilerdir.

    Öcalan' da kendi cephesinden aynı taktiğe baş vuruyor. Ona görede Kürt cephesinde işlenen bütün cinayetlerin, karanlık işlerin, katliamların, barbarlıkların sorumluları, “Hogır”, “terzi Cemal”, “Kör Cemal, Şemdin Vb. leridir.
    Oysa artık herkes biliyor ki; balık baştan kokmuştur.
    Türkiye Cumhuriyetinde son kırk yılda olmuş bütün karanlık,kirli işler bizzat Türk Genel Kurmay Başkanlığının bilgisi dahilinde vukuu bulmuştur.
    Ve yine PKK içinde ki karanlık kirli işlerin tümü, bizzat Öcalan’ ın tezagahladığı işlerdir.

    Bu konular benim için artık tartışma götürmeyecek kadar açıktır.
    Ama beni hayrete düşüren şey başkadır.

    1970 lerin Ortalarında Öğretmen okulunda okurken Herodot tarihini okumuştum.
    Orada Medler ile ilgili anlatılanlar bana bir masal gibi gelmişti.

    Bu coğrafyada masalların gerçek oduğunu görebilmem için zamana ihtiyacım vardı.
    Otuz yıl sonra Kürdistan toprakları üzerinde Tarih öylesine bir tekerür etti ki; izlerken dilimi ısrımak ve sizlere bu satırları yazmak dışında bir şey yapamadım.
    Nasıl mı? Diye soracaksınız!
    Anlatayım!
    Tarihçi Herodot’ un anlattığına göre; Millattan Önce beşyüz yıllarında Med' lerin zalim mi zalim bir kralı varmış.

    Adıda Astyages’ miş.
    İşte bu Astyages, gece bir rüya görmüş.
    Medane adlı kızının kadınlık organından bir asma ağacı çıkmış ve bütün dünya onun gölgesinde kalmış.

    Hemen ve acil olarak rüya yorumcularını, akıllı adamları huzuruna çağırmış
    Gördüğü bu rüyanın ne anlama geldiğini soru vermiş.
    Bir dizi görüşmeden sonra krala ''kızınız evlenecek, bir çocuk doğuracak ve bu çocuk bütün dünyaya hakim olacak'' haberi verilmiş.
    İktidarının elinden gideceği korkusuna kapılan kral, onlardan kral çıkmaz inacıyla kızı Medane’ yi bir Persli ile evlendirmiş.
    On ay sonra Medane bir oğlan çocuk doğurmuş.
    Astyages çocuğu annesi ile birlikte saraya çağırmış.
    Bebeği başkomutanı Harpagos’ a teslim eetmiş:“Çocuğu götür dağa bırak, öldükten sonra haber ver, iki kişi göndereceğim, kontrol edip gömsünler” demiş.
    Harpagos çocukla birlikte Akabatana sarayından dışarı çıkmış ama kralın emrine uymamış
    Yani bebeği ölüme terk etmemiş..
    Bir yerde Astyages' in sığırtmacı ile karşılaşınca , çocuğu ona vermiş.

    Sığırtmacın karısı Kıynık, o gün ölü bir çocuk doğurmuş.
    Ve sığırtmaç çocukarın yerini değiştirmiş:
    Medane nin oğlunu karısının kucağına vermiş
    Ölü oğlunu dağa bırakmış ve Astyages' in adamları yanlış çocuğu gömmüş.

    Aradan yedi yıllar geçmiş
    Köyde büyüyen “çobanın oğlu” Kyros, arkadaşlarıyla oyun oynamış.

    Oyunda kendisi kral, bir Med soylusunun oğlu suçlu rolündeyken onu döverek yaralamış.
    Babası bu durumu krala şikayet etmek için gitmiş
    Kral çoban ile oğlunu saraya çağırmış
    İşkenceye alınan sığırtmac bildiği her şeyi anlatmış.

    Öfkeye ve korkuya kapılan kral, sarayda bir ziyafetin verilmesi için hazırlıkların yapılmasını buyurmuş
    Baş komutanı Harpagos ile sekiz yaşındaki oğlunuda yemeğe davet etmiş.

    Davet günü saraya gelen Harpagos’ un yanındaki oğlu girişte alınmış.
    Kasaplara emanet edilmiş, çocuğu kesen kasaplar eti aşçılara teslim etmiş.

    Yemek servisi yapıldığında Harpagos’ un önüne oğlunun etinden hazırlamış yemekler konulmuş.
    Yemeklerin ardından meyve sepetleri gelmiş.
    Harpagos önüne konulmuş sepetin üzerindeki örtüyü kaldırınca, oğlunun kesilmiş ellerini kafasını ve ayaklarını görmüş.

    Bu olaydan sonra Astyages tekrar rüya yorumcularına ve akıllı adamlara danışmış.
    Bu kez akılı adamlar şu açıklamayı yapmış: “Çocuk oyunda kral olduğu için, artık gerçekte kral olmayacaktır”

    Kyros ölümden kurtulmuş, annesi ile birlikte Persli babasının yanına dönmüş..
    Başkomutan Harpagos tekrar ordularının başına geçmiş, ama oğlunun etini yeme gibi bir trajedinin esiri olmuş.
    Kyros büyüdüğünde Med ordularının baş komutanı Harpagos ona bir mektup yazmış.

    Bütün gerçekleri tek tek ona izah etmiş.Mektubun son satırında; Senin deden böyle zalim bir adamdı demiş ve bir öneride bulunmuş:
    “Sen Persleri topla, Med ordusunun üzerine yürü, ben ordumla birlikte senin saflarına geçerim bu zalimi hal edelim” demiş

    Bu öneriye uyan Kyrus Persleri toplamış, onları ikna etmiş, med ordusunun üzerine yürümüş, Harpagos ordusyla Perslerin safına geçince, Med İmparatorluğu dağılmış.

    Zalim Astyages, tutuklanmış, elleri, gözleri bağlanmış ve ömür boyu cezasını çekmek için tek kişilik bir hücreye atılmış.....


    Bu olaylar Millatan önce beşyüz veya beşyüzelli yıllarında bu topraklar üzerinde yaşandı. Fakat biz okuyunca, masal sandık.
    Milattan ikibin yıl sonra aynı topraklar üzerinde biz Kürtlerin kralı Abdullagos ile Kürtlerin Baş Komutanı Şemdinos şahsında yaşananları bizzat Şemdinos’ un yazdığı bir mektuptan size aktarmak istiyorum.
    Okuyun, varın karşılaştırmayı siz yapın:

    “Dolayısıyla tasfiye edilmem dikkat ve sabır isteyen bir çalışma gerektiriyordu. Bu da yılların işiydi. Zatı âlileri bu gerçeğin farkındaydılar. O nedenledir ki, tasfiye planını adım adım uygulamaya koydu. Önce, çok yoğun çatışma ve risk bölgelerine göndererek oralarda imha olmamı sağlamaya çalıştı.

    Komplo bir:

    1994 yılında, bir uçağa bindirerek Şam'dan Tahran'a gönderdim, oradan da apar topar Ağrı Dağı'nın yamacına aktarıldım. 1993 yılında "zaten defterini dürmüştüm" diyen Öcalan, 1994 yılının baharında tasfiyemi sağlamak için bu riskli yollara düşürmüştü. Bölge koşullarının her açıdan aleyhimize olduğu bir dönemde, kâh zorlayarak, kâh küfür yağdırarak, kâh korkaklıkla suçlayarak, kâh feodal damarıma basarak beni Ağrı Dağı'nın çıplak ve karlı arazisine sürdü. Kekliklerin bile gizlenemeyeceği o çıplak yaylalarda yoğunlaşan operasyonların içine attı.

    Ağrı Dağı'na ulaştığımda örgüt militanlarının çoğu imha edilmiş, kalanları İran'a sürülmüş, İran'a ulaşmış olanların birçoğu Türkiye'ye teslim edilmişti. Serhat Bölgesi denilen bu alan her anlamda bir kıskaç altındaydı: Her taraf asker, her taraf kar, her taraf çıplak, her şey aleyhimizdeydi. Ağır kış koşulları, Türkiye-İran İşbirliği, Bölge'nin yeni ve örgütsüz oluşu, daha önceki kayıpların bıraktığı olumsuz etkiler vb. gibi nedenler, Bölge'yi mayın tarlasına çevirmişti. Bölge'de çalışma geliştirmeyi bir tarafa bırakalım, en değme komutanın hayatta kalması bile "öldürmeyen Allah öldürmez" dedirtecek cinstendi. Komuta yeteneklerimin tek bir tanesini konuşturmama imkân sunmayan bir bölgeye dönüşmüştü. Enver Paşa oralara yanlış hesap ve çılgınlıkları sonucunda gitmişti, ben ise Öcalan'ın tasfiye planının gereği olarak sürülmüştüm.

    Kara kışın bütün şiddetiyle sürdüğü ve her tarafın karla kaplı olduğu bir dönemde yaylalık bir araziye sürülmeme anlam verememiş, yine iyi niyetle yaklaşmıştım: "Bu alan zor durumdadır, önemli bir alandır, başkası yapamadığı için beni gönderdiler" diye düşünmüştüm. Bu duygu ve düşüncede olduğum için, bana ulaştırılan bütün talimatları harfiyen uygulamaya çalışmıştım.

    Tabii ki yıllar sonrasında gönderildiğim bu bölgenin içine sürüldüğüm bir bataklık, bir ölüm tuzağı, beni imhaya süren planın bir parçası olduğu gerçeğini anladım.

    Hazretlerin planı şuydu: Çıplak arazide gizlenemeyip çatışmaya gireceğim, birincisinde olmazsa ikincisinde, üçüncüsünde veya dördüncüsünde imha olacağım. Beni "şehit" ilan edecek ve bu biçimde hem benden kurtulacak, hem de emeklerimi sömürecek.

    Planı akıllıcaydı ama bazen şansımın yardımıyla, bazen yılların birikimiyle, bazen iklim koşullarının karşı tarafın hareketini sınırlandırması sayesinde, bazen de hareketli olmam nedeniyle girdiğim birçok çatışmaya ve yaşadığım birçok operasyona rağmen imha olmadım.

    Denizde kum, zatı âlilerinde komplo eksik olmaz.

    Komplo iki:



    Serhat Bölge'sindeki operasyonlardan kurtuluşuma memnun olmayan Öcalan, geri çekilmemi sağlaması gerekirken, Serhat Bölgesi'nden Dersim Bölgesi'ne intikal etmemi istedi. Bu, oldukça riskli ve uzun bir yol yürümeyi göze almaktı. Zira daha önce bu yolu kullanan her grup bir biçimde darbe yemişti. Tüm zorluk ve risklere katlanarak yola çıktım ve yirmi beş gün yürüyerek Dersim Bölgesi'ne geçtim. Kıldan ince, kılıçtan keskin bu yolda da tasfiye olmadım.

    Komplo üç:



    Çıktığım yolda operasyonlarla boğuştuğum bir sırada, bu tuzağı da aşabileceğimi düşünmüş olmalı ki, Dersim'deki militanlarla ilişki kurup, "Şemdin alana geliyor, ona karşı dikkatli olun" diyerek uyarıyor. Bu uyarı, artık bana yaşam alanı bırakmayacağının mesajıdır.

    Beni askerle karşı karşıya getirmekle emeline ulaşamayınca, bu sefer de hem askerle hem de örgüt militanlarıyla karşı karşıya getirerek sonuca gitmek istedi. Hem bir bölgeyi bana teslim ediyor, hem de militan yapısını oldukça şaibeli ifadelerle bana karşı uyarıyor. Böyle bir atmosfer içinde herhangi bir yöneticinin başarılı olması düşünülemez. Büyük bir ihtimalle, DR. Baran gibi bunalıp intihar edeceğimi bekledi ama olmadı..



    Komplo dört:



    Bu tarzla tasfiye olamayacağımı iyice anlamış olmalı ki, Dersim Bölgesi'nde faaliyet yürütmeme yeterli zaman tanımadan, beni Kuzey-Irak kampına çağırdı. Zira orada kurduğu tezgâha güveniyordu. Ne de olsa, o tezgâhta yüzlerce örgüt elemanı can vermiş, o tezgâhtan geçenlerden kurtulan olmamıştı.

    Kuzey Irak kamplarında kurulan tuzağın bir gereği olarak "Merkez Karargâh"ta görevlendirildim. Eleştiri adı altında müritlerinin hışmına uğradım: Beni zorlayıp, derin bir suçluluk psikolojisine iterek, özgüvenimi sarsmak istediler. Bir yandan eleştiri adı altında ağır hakaretlere, bir yandan da örgüt içinde küçük düşürülmemi sağlayacak ve saygınlığımı sarsacak davranışlara maruz bıraktılar. Ayrıca, Serhat ve Dersim'de gerçekleştiremedikleri fiziki imhayı bu alanda denemeye devam ettiler. Bu nedenledir ki, ilk işleri güvenlik birimini dağıtma girişimi oldu. Ancak buna izin vermeyip, güvendiğim birkaç insanı yanımdan ayırtmadım.

    Politik olarak zayıf bir konumdaydım ama yılların savaş tecrübesi derin bir sezgi kazandırmıştı: Neyin, nereden ve nasıl gelebileceğini az çok tahmin edebilecek olgunluğa ulaşmıştım. Bana bakan gözlerdeki kini ve sinsiliği anlayabiliyor, sıradan bir merhabalaşmada bile gözüm gibi koruduğum ve yıllarca yoldaşım dediğim insanların düşmanlıklarını görebiliyordum. Velhasıl burada da kıyasıya bir mücadele yaşadık. Bu mücadelede siyasal olarak yenildim ama fiziki olarak etrafımda oluşturduğum güvenlik çemberi sayesinde tasfiye olmaktan kurtuldum.

    Yine tasfiye olmamıştım... Ama tasfiye kararı masada duruyordu; uygulanması için başka biçimler deneniyordu.

    Komplo beş:



    Beni tasfiye etme çabası devam ediyordu. Bu doğrultuda Botan Bölgesi'nde görevlendirildim. Bu görevlendirmenin tasfiye planının bir parçası olduğunun farkındaydım ama görevi reddetme gibi bir seçeneğim de yoktu. Gönülsüzce de olsa yeni görev alanıma doğru yola koyuldum. Irak-Türkiye sınırını geçip Cudi Dağı'na tırmandığım akşamın sabahında, telsizle iletilen talimatla, hiçbir gerekçe gösterilmeden, görevimden alındığım, sıradan bir savaşçı gibi çalışmalara katılmam gerektiği söylendi. Bu tasarrufu takip eden bir ay içinde silahıma da el konuldu. Yoğun operasyonların yaşandığı bir ortamda, silahsız dolaşmak zorunda bırakıldım. Yetki ve silahım elimden alındıktan sonra, operasyonların yoğunlaştığı Şırnak alanında aylarca bekletildim. Bu biçimde vurulmam daha kolay olacaktı. Ama umulan olmadı, şans eseri de olsa kör bir kurşuna hedef olmaktan kurtuldum. Yine şansım yaver gitti. Yine vurulmadım.

    Komplo altı:

    Tutuklu ve elleri bağlı vaziyette Kuzey-Irak kamplarına getirildim. İfadem alınmadan, bir metre karelik deliğe sıkıştırıldım. Ardından tutuklu vaziyette Şam'a çağırıldım. Yılların emekçisi olarak, eli bağlı biçimde sınırları aşıyor ve geçtiğim her yerde teşhir ediliyordum.

    Getirildiğim Şam'da da aylarca tutuklu kaldım. Her hafta bir grup örgüt elemanının karşısına çıkartılıp küfür ve her türlü hakarete maruz bırakıldım. Sözüm ona "eleştiri ve öz eleştiri" denilen, özünde onur kırıcı geçen bu süreç altı ay sürdü.

    Bu kişilik bitirici süreç tamamlandıktan hemen sonra, tekrardan Türkiye'ye gönderildim. Bu sefer seçilen bölge Hatay'dı.

    İki seçenekle karşı karşıya kalmıştım: Ya gitmeyi kabullenme ya da her gün küfür yeme. Yani "kırk katır mı, kırk satır mı?" gibi bir durum. Ya her gün ölüp ölüp dirilmeyi ya da fiziki ölümü göze alıp bu ortamdan kurtulmayı kabullenecektim. Tercihimi, her gün öleceğime, gidip bir seferde ölmekten yana yaptım. O dönemde, Şam yakınlarında kaldığım eve birkaç günlüğüne misafir olan Abûlmelik Fırat'ın "Şemdin, seni Hatay'a öldürtmek için gönderiyor, çok dikkatli olmalısın, belki de gitmemen gerekir" uyarısında bulunmasına rağmen, yine de Hatay'a gittim. Başka bir seçeneğim de yoktu.

    Şarjörlerini dolduramayacak kadar acemi ve çocuk yaştaki otuz gençten oluşan, kurbanlık bir sürüden farksız grubu yanıma katarak Bölge'ye gönderildim.

    Yanıma verilen militanların silahlı mücadele deneyimlerine bakarak, Öcalan'ın niyetini anladım. Amed, Serhat, Dersim, Botan ve Kuzey-Irak bölgelerinde başaramadığını Hatay'da başarmak istediğini fark ettim. Buna rağmen yine de yola çıktım, Türkiye-Suriye sınırını aşarak Hatay Bölgesi'ne girdim.

    Öcalan, beni yeni görev bölgesine gönderir göndermez, bu konuya ilişkin olarak çevresindeki kadınlara şöyle konuşur:

    "Beni anlayacak kadar gelişkin değilsiniz. Çok saf, çok aptalsınız. Sizin gibi yapsaydım çoktan iflas etmiştim. Bu örgütü nasıl kurduğumu düşünüyorsunuz! Hiçbir şey sandığınız gibi oluşmadı, gelişmedi. Taktiksel yaklaşımlarla sizi etrafıma toplayabildim... İyi ki sizin gibi saf değilim. Örneğin, şu bizim Şemdin'in durumunu ele alalım: Size ve aptal yardımcılarıma kalırsa, onu hemen buracıkta mahkeme edip en ağır cezaya çarptıracaktık. Aptal mıyım, sizin tarzınızla hareket edebilir miyim? Tabii ki yapmam. İstediğiniz gibi yapsaydım halkın tantanasına cevap verebilir miydim? Adam kurnaz, hem halkı hem de gerillayı kendisine bağlamış. Ona bir şey yapmaya kalkışsam ya da bir kazaya kurban bile gitse, başta düşman olmak üzere, bizi tanıyan her çevre bu durumu eşeleyip kullanacaktı. ‘Siz vurdunuz, siz vurdurttunuz' demeyecekler miydi? Gel de şuna buna cevap yetiştir. İsteğinize uyup idam etseydik başımıza belayı sarmış olacaktık. Dua edin ki size uymadım. Peki, ben ne yaptım? Dikkat ederseniz bir dizi eleştiriye tabii tutuktan sonra Hatay'a gönderdim. ‘Kendine komutanım diyorsan git kendini kanıtla' dedim. Kendisini kanıtlamak için gitti. Orada belli bir gelişme sağlarsa(ki bu imkânsızdır) ne âlâ; operasyonlara dayanamayıp tasfiye olursa şehitler kervanına katılacak. Her iki durumda da savaşımız karlı çıkacak. İşte, benim farkım budur. Dehalığım buradadır. Ceza hukukum budur. Şemdin'e verilebilecek en büyük ceza da böyle olur..."

    Hayatta kalabilmek için bile olsa, silahlı mücadele geliştirmek zorundaydım. Bütün çabalarıma rağmen bunu başarmadım. Zira başta silahlı mücadele olmak üzere her şeye karşı inançsızlaşmıştım, umutsuz ve moralsiz düşmüştüm.

    Operasyonlar yoğunlaşınca, iki ay operasyon ve çatışma ortamında kaldıktan sonra, yaralıları yanıma alarak Suriye'ye çekildim. Bunun dışında tek seçeneğim vardı, o da grubumla birlikte ölüme yatmaktı.

    Geri çekilişim, hem korkaklık hem de kışkırtma olarak değerlendirilip yeniden tutuklama gerekçesi yapıldı. Hem de, tek bir gün bile dağa adım atmamış, bırakalım herhangi bir çatışmaya girmeyi, silah bile eline almaktan korkmuş ve sefil yaşamının rahatlığı içinde hayallerle gerçeklerin farkını unutmuş Öcalan tarafından korkaklıkla suçlandım.

    Suçlamalarını, her seferinde beni tasfiye etmede başarısız kalmanın hıncıyla derinleştirdi, fütursuzlaştırdı, histerik hezeyanlara dönüştürdü. Bu paranoyakça kuruntularını gerçeklikle karıştırarak şizofreni sınırlarına yaklaştırarak şu değerlendirmeyi yaptı:

    "O, Türk Genel Kurmaylığı'nın adamıdır. Onun Yeşil ile çalışmış olma ihtimali vardır. Kutsal savaşımızı içten darbelemeye çalışıyor. Yerime göz dikmiş olabilir. Aile olarak örgütü ele geçirmeye çalıştığı zaten ortadadır; bir taraftan Kardeşi Sırrı, bir taraftan kendisi örgütü kuşatmaya çalışıyorlar... Buna artık dur demek zorundayız. Bu büyük savaşı Şemdin'in tasfiyesine uğratamayız... "

    Hayatımın en verimli on sekiz yılını hoyratça ve gözü karaca emrine ve emellerine adadığım Öcalan'ın bu sözlerini duymak, bardağı taşıran son damla oldu. Hiçbir belge, kanıt, bulgu göstermeksizin beni "Türk Genel Kurmayının adamıdır. Vs. vs." safsatalarıyla suçlaması, yolumu ayırmama ve kendi kendime, "Şemdin, bir an önce başının çaresine bak, yoksa gidişin an meselesidir..." deme noktasına getirdi. Çok zor bir durumla karşı karşıya kaldıktan sonra başıma gelen felaketi anlamıştım ama çok geç kalmıştım.

    Bu durumda en az iki kaçış gerçekleştirmem gerekiyordu: Kendimden ve örgütten. Tutuklandıktan sonra örgütten kaçmak kolay değildi, zira silahların namlusunda tutuluyordum. Henüz kendini bulamamış, insan olmanın derinliğine ulaşamamış, ‘ideoloji' diye yutturulan yalanlardan kurtulamamış, "ak" ile "kara" dışında renk tanımamış, örgütün "mutlak iyi" ve "mutlak kötü"leri kıskacında tepinip duran kişiliğimden kaçmak ise çok daha zordu.

    Lakin zor olanı başarmak zorundaydım.

    İfadem alınmadan ve yüzüme bakılmadan tutuklandım, iki ay boyuca militan topluluğun karşısına çıkarılarak iyice teşhir edildim, daha sonra tutuklu olarak Kuzey-Irak'a gönderildim. Elleri bağlı biçimde geldiğim Şam'dan tekrar elleri bağlı biçimde Kuzey-Irak'a götürüldüm.

    Yola çıkarılacağım gün Öcalan'a üç satırlık bir mektup yazdım. Bu uygulamanın kabul edilecek cinsten olmadığını, kaldıramayacağımı, bu kararın gözden geçirilmesi gerektiğini istedim. Bu satırlar suya yazılmış gibi oldu. Talebimi ciddiye almadan bildiğini okumaya devam etti. Zaten, bu şişkin pişkin kişiliğe talep kabul ettirmek imkânsızdı.

    Suriye-Irak sınırını geçmeye çalışırken, 40 kişilik grubumuz Dicle Suyu önünde ikiye bölündü. Tutuklu olarak içinde bulunduğum grup önden gönderildi. Tesadüfen fark edilmeden sınırı geçmeyi başardık. Ancak, peşimizden gelen grup Kuzey Irak'ta konumlanmış TSK'nin tank birliğinin pususuna düştü. On beş kişi vuruldu. Yine benim için hazırlanan tuzağa başkası girmişti.

    Tutuklu olarak getirildiğim Kuzey-Irak kamplarında iki kayanın arasına konuldum. Kış mevsimini burada, keleş namluları, kar ve yağmur altında geçirdim. Baharla birlikte silahlı örgüt elemanlarının hareketlenmesi gündeme geldi. Yapılan toplantıda hakkımdaki nihai karar, birkaç ay sonra yapılacak olan ‘6. Kongre'ye bırakılarak, tutukluluk halim kaldırıldı.

    Bu, birkaç ay içinde faili meçhul bir cinayete kurban gitmem demekti. Yaşamımın nasıl noktalanacağı kesinlikle kararlaştırılmıştı. Buna hiçbir kuşkum da kalmamıştı. Neyse ki artık netleşmiştim! Bu netlik, ayrılma ve ayakta kalma gücü verdi.

    Ve örgütten ayrılma kararı verdim. Bilirisin, bu örgüte gönüllüce girilebilir ama gönüllüce çıkılamaz. Bu örgütten ayrılmak için ancak kaçman gerekir. Ve ben de on sekiz yılımı verdiğim örgütten kaçtım.

    Yukarıda saydığım uygulamalarına rağmen, kaçarken bir silahlarını yanıma almadım, paralarının nerede saklı olduğunu bildiğim halde gidip almadım, tek bir militana zarar vermedim. Evet, kaçarken içim doluydu, ama Öcalan'a karşı öfkeyle doluydu, kaderleri benimkine benzeyen militanlarla bir sorunum yoktu.

    Bence bu kararı vermem isabetli olmuştur. Hatta bence geç verilen bir karardır. İtiraf etmeliyim ki, bu kararı da öyle büyük aklın sonucunda değil, başka çarem olmadığı için verdim.

    Şuna kesinlikle emenim ki, bu kararı vermekte biraz daha geç kalsaydım, yaşam şansını yitirebilirdim: Ya kaza süsü verilmiş bir suikastla ya da KDP ile yaşanan çatışmaların birinde öldürülecektim. Özellikle KDP eliyle öldürülmek istendim; zira KDP'nın karalanması ve Kürtler nezdinde tecrit edilmesi kolaylaşacaktı.

    Suriye-Irak sınırını geçişte yaşanan çatışmada, KDP'lilerin eline geçen yaralı militanların üzerinde, Öcalan'ın "Merkez Karargâh Yönetimi"ne hitaben yazdığı bir mektup ele geçmişti. KDP'nın yanına gittiğimde mektubu bana gösterdiler. Mektupta şunlar yazılıydı: "Şemdin iflah olmaz birisidir. Bu kadar uğraşmamızdan sonra değişim göstermedi. Türk Genel Kurmayı ile ilişki içinde olduğu kesinlik kazanmıştır. Savaşımızı tasfiye etmeye ve örgüt ortamımızı yozlaştırmaya çalışıyor. Nereden bakılırsa bakılsın tehlikeli bir konumdadır. Gözünün yaşına bakmadan gerekenleri yapın ama halkın muhtemel tepkisini de göz önünde bulundurun..."

    Son cümlesinin tercümesi şuydu: Öldürün, ama ustaca!

    Yani, beni öldürmek de, yaşatmak da onlar için bir sorun haline gelmişti. Zira Örgütün daha önce karşılaştığı ve tasfiye etmek istediği kadrolara benzemiyordum. Gerek Bölge halkı nezdinde bıraktığım etki ve gerekse örgütsel konum ve emeğim açısından kolay bir lokma değildim. Bu nedenle, adım adım geliştirilen tasfiye senaryosu bir türlü denk getirilemeyen bir oyuna dönüştü. Dirim, yapması gerekeni yapmıştı, sıra cansız bedenimin rantından demlenmeye gelmişti ama bir türlü başarılı olunamıyordu.

    Öyle ya, yaptığım bunca hizmetin ödülünü almanın zamanı gelmişti; Öcalan'ın madalyasıyla ödüllendirilmeyi hak etmiştim(!) Bu dönemin "kahramanı" seçilme "şerefi" bana nail olmuştu. Bu "şan", "şeref", "onur" bana bahşedilmişti.

    Ölmeliydim ama nasıl? Öyle ölmeliydim ki, ölüm de dirim kadar sömürülebilsin.

    Dönemin "en büyük kahramanı" sayılabileyim. Bu kadar ünü-namı yayılmış Şemdin'i vurdurt, "şehit" ilan et ve istediğin düşmanına karşı silah olarak kullan taktiği uyguladı. Ancak, yukarıda sıraladığım isimlerin çoğunda başarılı olamadı; boğazıma geçirilen yuları koparmayı, pençesinden kaçmayı ve maskesini düşürmeyi başarmıştım. Bu kez taktik tutmamıştı. Zat-i âlileri bu sefer rüzgâra karşı tükürmüştü. Ağzından dökülen her salya damlası yüzüne gözüne bulaşmış, benim için kazdığı mezara kendisi yuvarlanmıştı. Baltayı taşa da değil, dizine vurmuştu: Planları gerçekleşmemişti, yeni bir Kongre'ye yeni bir kahraman yaratmadan gitmek zorunda kalmıştı. O çok arzuladığı ölü Che Guevera' sını yaratamamıştı. Adımı "kahramanlar" listesine değil, "hainler" listesine yazmak zorunda kalmıştı.

    Yedi gün yedi gece aradıktan sonra keçisini bulamayan köylünün, "rahmetli babamın ve annemin hayrına olsun" demiş. Öcalan'da, beni öldürtüp "şehit" ilan etmeyi başaramayınca, devlet güçlerinin eline geçmemi bulunmaz bir nimet saydı. "Size dememiş miydim?" edebiyatı yapmaya, ne kadar "hain" olduğumu anlatmaya koyuldu. Çoktan iflas etmiş bu taktiğini temcit pilavı gibi militanların ve halkın önüne sürdü.

    Tabii ki, her zaman ve her yerde aptallar vardır. Örgüt safları da aptallarla doludur. Zaten örgütün ilk işi saflarına giden gençleri aptallaştırmaktır. Aptalları en belirgin özelliği ise her söylenene baş sallamalarıdır. Benim hainliğime de baş sallayanlar az çıkmadı.

    Tabii ki korkunç bir trajediydi benim için. Çok karmaşık duygu ve düşünceler içindeyim."
    Şemdin Sakık’ ın mektubundandan: www.madiya.net




    http://turkce.kurdistan-aktuel.org/yazarlar/selim-cueruekkaya/2323-harpagos-astyages-abdullagos-ve-emdinos.html



    Re: Harpagos, Astyages, Abdullagos ve Şemdinos_Selim Çürükkaya

    dersim -

    Astyages, Harpagos, Abdulagos ve Şemdinos 2


    Astyages, Harpagos, Abdulagos ve Şemdinos 2



    Cumartesi, 27 Haziran 2009

    Selim Çürükkaya / Değerli okuyucular yukarıda gördüğünüz gibi Kürtlerin bir numaralı komutanı Şemdin Sakık’ ın gidip Türk devletine sığınması için; Abdullah Öcalan elinden gelen her şeyi yapmış, neticede oğlunun etini Şemdin' e yedirmeden daha beter bir hale getirmiştir.

    Bununla yetinmeyen Abdullah Öcalan, Örgütten ayrılan Şemdin Sakık‘ın Türk devletinin eline geçmesi için MED- TV den Türk Genel Kurmayına çağrıda bulunarak: “Askerlerinizi öldüren Şemdim Sakık’ tır. Şu anda kuzey Irak’ ta kalmaktadır. Eğer sizde haysiyet ve şeref varsa, gider alırsınız demiştir.” Bu çağrının hemen ardından kendisine yapılacak olan suikasti, önceden Yalçın Küçük aracılığıyla haberdar eden Mesut Yılmaz’ a yine Yalçın Küçük aracılığıyla bir mektup yolllamış, Şemdinin alınıp götürülmesi için görüşlerini söylemiştir.

    MED- TV’ yi izleyenler hatırlarlar, koltuğuna kurulan Ergenekoncu Yalçın Küçük, Öcalan ‘ a hitaben: “Sayın başkanım, verdiğiniz mesaj gerekli yerlere ulaşmış, bayramdan sonra müjdenizi alacaksınız” demişti.
    28 Nisan 1998 Günü yarasa operasyonuyla Şemdin Sakık’ıın yakalanıp Türkiye’ ye götürüldüğü mesajı, büyük bir ihtimalle yine Yalçın Küçük aracılığıyla Öcalan’ a verilmiş ve Öcalan rahat bir nefes almıştır.

    İşte Şemdin bu noktadan sonra artık bir Harpagos olarak Türk devletinin saflarına geçişe hazır hale getirilmiştir.
    Kürt aydınları ve politikacıları bunu görmek istemiyor. Görenlerde sesiz kalmak istiyor!.
    Gerillaları, komutanları, yurtseverleri devletin safına iteni suçlu olarak görmüyor, bütün suçu, devlet saflarına zorla itilenlerde buluyor!
    Ama bir zamanlar geldi, binlerce insanı zorla devletin safına iten adamın kendisi devletin saflarına tıpış tıpış gitti. Herkesi ihbar etti, Şeyh Said ve Seyit Rıza’ yı bile Türk devletine baş kaldırdıkları için işbirlikçi, dolayısı ile hain olarak değerlendirdi..
    Mustafa Kemal’ i, Alpaslan’ ı, Yavuz Sulatan Selim’ i göklere çıkardı.

    Kürtler için bağımsızlık, federasyon ve otonominin gerekli olmadığını söyledi.

    Birde Kürdistan’a gidip Kürt öldürürken öldürülen askerlerin ailelerinden özür diledi.
    Bütün bunlardan sonra bir hücereye konuldu.
    Oda Astyeges gibi ömür boyu oraya mahkum oldu.


    Şemdin Sakık’ın, yazımın birinci bölümünde anlattığı her şey, noktasından virgülüne kadar eksiktir, fazla değildir. Çünkü aynı yöntemler sadece Şemdin Sakık’ a değil, Türk devletine karşı direnmiş, devletin baş edemediği bütün yurtsever Kürtlere karşı uygulanmıştır. Bu yöntemler karşısında insanlar ya Öcalan sistemine tamamen teslim olmuş, ya intihar ederek kendilerini ortadan kaldırmış, ya ortadan kaldırılmış, yada gidip Türk devletine teslim olmuşlardır. Öcalan sistemine sorumlu düzeyde katılan herkes bu dört akibet ile karşıkarşıyadır. Şöyle bir çevrenizi yoklayınız, bir kaçını hemen bulursunuz. Bu akibeti bozabilenlerin sayısı, çok azdır maalesef!


    Dizi yazıyı hazırlayıp Fırat Haber Ajansı sayfalarında yayınlatanlar, bilmeden kendilerini ele vermişler, bakınız ne demişler:

    “Şemdin Sakık’ın ismi 1992-98 yılları arasında Türkiye ve dünya basınında, “Apo’dan sonra en etkili adam”, “Büyük askeri komutan”, “Aslında ARGK'yi yöneten, kuran adam”, “Gücün hakiki sahibi”, “Şu eyalette de çıktı, işte gördük, Amanos’ta da çıktı. Şuraya geldi, bütün eyaletleri fethetti” gibi manşetler atılarak, adeta Sakık’ın PKK’nin en önemli kişisi olduğu izlenimi yaratıldı.”

    İşte işin püf noktası, Öcalan sisteminde böyle görülen herkesin önüne yukarıda izah ettiğim seçenekler konulur “Git düşmana sığın, intihar et, dört dörtlk köle ol, veya kafaya bir kurşun!
    Bunu anlamayanlar, ya dizi yazıyı hazırlayanlar gibi ahmak, yada art niyetli olanlardır.

    **********************************



    PKK Merkez komite üyesi Mehmet Şener’ in durumuna gelince, dizi yazıyı hazırlayanlar, İmralı cezaevinde Kürtlerin mücadelesini tasfiye etmek ve bitirmek için gece gündüz çalışan Abdullah Öcalan’ dan alıntılar yaparak Mehmet Şener’ in Ergenekoncu olduğu imasında bulunuyorlar. Mehemet Şener’ in ve Onun ailesinin en yakın tanıklarından biris benim. Gerçi Kürtler içinde binlerce onbinlerce tanık vardır. Ama buna rağmen Öcalan ve onun yalakalarının yalanları henüz geçer akçedir maalesef!



    Ben Mehmet Şener ile 1981 Aralık ayının sonlarında Diyarbakır cehenneminin 35. Koğuş olarak bilinen hücre bölümünde karşılaştım. Yedi yıl boyunca aynı hücrelerde birlikte kaldık. İşkencelerin gece gündüz sürdüğü, kalas jop darbeleriyle tutukluların Türkleştirildiği, ancak ölümü göze alabilenlerin ayakta kalabildiği bir zamandı. İşte böyle bir ortamda ve zamanda Orhan Aydın tarafından açıklanan bir listede adı olan arkadaşlar, Diyarbakır zindan tarihinde “Birinci ölüm orucu” olarak isimlendirilen eyleme başladılar. Bu arkadaşların içinde Mehmet Şener de vardı.

    Arkadaşlar o işkenceler altında tam olarak kırkbeş gün ölüm orucunu sürdürdüler. Yanlış okumuyorsunuz; kırk beş gün, kırk beş gece hiçbir şey yemediler. Yedi gün de su içmediler. Kırkbeş gün sonra dönemin cezevi iç güvenlik amiri Esat Oktay Yıldıran ile anlaşma yaparak, geçici de olsa bize yapılan işkenceleri durdurarak, eylemin 30. Günü Cin Ali’ yi şehit vererek direnişi noktaladılar.

    Ölüm orucu bittikten on gün sonra, devlet verdiği sözü tutmadı. İşkenceleri yeniden başlattılar. Direnenlerin içinde Mehmet Şener yine vardı. Uzun uzun anlatmak istemiyorum. Mehmet Şener o duvarlar arasında başlayan bütün direnişlerde yer almıştır. Bütün acıları çekmiştir. Uygulanan bütün işkence yöntemlerinden nasibini almıştır. Çok önemli bazı direnişlerde bizzat önderliği üstlenmiştir.

    Bütün bunları kim inkâr edebilir?
    İnkâr edemeyen art niyetliler, 1984 te, cezaevi tarhinde “barikat direnişi” olarak adlandırılan direnişin sonunda “tek tip elbise giyelim, diğer kuralları red edelim” önerisini cezaevindeki örgütün yönetimine getirdi diye, onu suçlarlar.
    Bu art niyetli kişilere söyleyeceğim şudur:
    O duvarlar arasında direnen herkes geçici yenilgiler yaşadı.

    Ali Erek haricinde hangimiz istiklal marşı okumadı?
    Tek tip elbiseyi hangimiz giymedi?
    Belli bir dönem hangimiz, şehit olan arkadaşlarımız dahil, “Türküm doğruyum” ile başlayan marşlarını okumayı red edbildik?
    Hele bu gün Öcalan’ a kulluk edenler, Mehmet Şener aleyhine dizi yazıyı kaleme alanlar, Öcalan’ ın durumuna bakıp biraz utansınlar!

    Öcalan şu anda İmralı' da istiklal marşını okumayı red mi ediyor?
    Her sabah “andımızı iç” deseler, red mi edecek?
    Türk komando elbisesi giydirseler, giymeyecek, direnecek mi?
    Kemalizmi savun deseler, hayır mı diyecek?
    Allah aşkına güldürmeyin beni!

    Mehmet Şener’ e yapılan işkencelerin milyonda biri Öcalan’ a yapılsa; değil tek tip elbise, Genaral elbisesi giyer, Qandil’ i bombalama emrini verir!

    Fotoğraf: Mehmet Şener' in Annesi Saliha Şener, kimselerin korkusundan ben Kürdüm diyemediği zamanlarda mitingde Kürtçe konuşma yapan kahraman bir ana

    Devam edecek

    http://turkce.kurdistan-aktuel.org/yazarlar/selim-cueruekkaya/2356-astyages-harpagos-abdulagos-ve-emdinos-2.html



    Re: Harpagos, Astyages, Abdullagos ve Şemdinos_Selim Çürükkaya

    dersim -

    Astyeges Harpagos Abdulagos ve Şemdinos 3


    Astyeges Harpagos Abdulagos ve Şemdinos 3



    Pazartesi, 29 Haziran 2009

    Selim Çürükkaya / Mehmet Şener, daha genç yaşlarında tutuklanmış, Diyarbakır zindanına konulmuştu. Mücadelesinde gerçekten de samimiydi. Bu yüzden aile fertlerinin hemen hemen tümü ya profesyonal olarak PKK ye katılmış, yada evde kalarak mücadeleye destek vermişlerdir.

    Mehmet Şener’ in Küçük kardeşi M. Şerif Şener, Bacıları 12 Eylül öncesi Suriye’ ye çıkmışlardı. Ve M. Şerif Şener uzun süre Abdullah Öcalan ile aynı evde kalmış, ona korumalık yapmıştır. Yine Mehmet Şener’ in en küçük kardeşi dağa gerilla olarak çıkmıştı. Abisi İhsan Şener tutuklanarak Diyarbakır cezaevine konulmuş, korkunç işkencelere tabi tutulmuştu.

    Mehemet Şener’ in annesi Saliha Şener ise efsane bir kadındı.
    Eğer biz kürtlerin vicdanı, kolllektif bilinci ve namuslu aydınları olmuş olsaydı, Gorki’ nin anası Saliha ananın eline su bile dökemezdi.
    Bu fedekâr ve cefakâr kadın, tek gün okula gitmemişti, yani okuma yazması yoktu, türkçe de bilmezdi. Ama 12 Eylül darbesi gelir gelemez, bizlere işkenceler yapılır yapılmaz, Saliha ananın gözüne uyku girmez oldu.

    Gecesini gündüzüne kattı, cezaevinin kapısından ayrılmadı, ailelerimizi, yani analarımızı babalarımızı, kardeşlerimizi etrafında topladı, kolorduya yürüdü, emniyet müdürlüğünün kapsını işgal etti.
    Açlık grevelerimize dışardan açlık grevleri başlatarak destek verdi

    Turgut Özal’ ın Kenan Evren’ ın yakasına yapıştı, Erdal İnünü’ ye tercüman aracılığıyla Diyarbakır cezaevinde olan bitenleri anlattı.
    Parti binalarında, camillerde binleri açlık grevine yatırdı.
    O bütün bunları sadece kendi oğlu için yapmadı.
    Müthiş yurtseverdi ve oğlunu Kürdistan’ a feda edecek kadar kararlıydı..
    Biz tutuklular onun çocuklarıydık.
    Yemin ediyorum, hepimizi oğlu kadar seviyordu ve aramızda hiçbir ayrım yapmıyordu.
    İşkence döneminde, erkeklerin altına işedikleri bir ortamda, bu yurtsever kadın, görüşme kabinlerine "tilili" çekip girerdi.
    Kural tanımayan, bu kahraman kadın kaç kez tutuklandı, hangi işkence yöntemlerinden geçti, düşmanlarına karşı kendini nasıl savundu, onları nasıl çaresiz bıraktı, bir gün gelir namuslu Kürt aydınları bu kadının yaşadıklarını araştırıp yazdığında "besleme" ve "yalaka" yazarların yüzü kızarır.

    Saliha Şener deyip geçmemek lazım.
    O kadın tarih yazmıştır, 12 Eylülden sonra Kuzey Kürdistan da ki sivil direnişin ilk başlatıcısı Saliha Şener’ dir demek abartı değildir. Askeri Cuntayla birlikte Diyarbakır cezaevindeki tutuklulara karşı korkunç işkenceler yapıldı. Bizler bu işkencelere karşı direndik. Diyarbakır cezaevindeki bu direnişlere paralel olarak, dışarda cezaevleri kapısındada ailelerimiz direnişe geçti.
    İşte bu direnişleri örgütleyen, aileleri harekete geçiren, kadınlardan biri hatta en önemlisi Saliha şenerdir.
    Ve sadece cezaevi kapısında değil, kendi evi artık bir direniş odağıdır.

    Yirmi dört saat doludur

    Çaresizler hep orada toplanır ve Saliha ana onlara çare bulur, yol gösterir.

    Rabia Şahin ve Sakine Arat onun sağ ve sol kolu gibidir
    İşte Bu üç kadının başlattığı sivil direniş, meyve verdi ve bu gün milyonlar onların diktiği ağacın meyvesini yeyip yaşıyorlar, ama, ağacı dikenleri bilmeyecek kadar gafildirler.
    Bu da tarimizin bir ironisidir.

    Böyle bir annenin oğlu Mehmet Şener, alnının akıyla cezaevinden tahliye oldu.
    Yakalanıp askere götürüldü, bir fırsatını bulunca askerden kaçtı, soluğu Bekaa vadisinde aldı.

    Politikayı iyi bilen, acıların deryasında pişmiş, zaferleri ve yenilgileri yaşamış Mehmet Şener, Öcalan’ ın Şam’ da kurduğu salatanatla karşlaşınca muhtemelen benim gibi hayal kırıklığı yaşamıştır.
    O ki arkadaşlarına değer veren onlar için ölümlere gidip gelen di.
    O ki bir kuru ekmeğini arkadaşlarıyla paylaşandı

    Ama Şam ‘ da karşılaştığı Öcalan böyle değildi.
    Onun nezdinde Kürtler aşağılık yaratıklardı.

    Gerillalar ise "kure kereydi"

    Her şeyi kendisi yaratmıştı.
    Direnişi kendisi yapmıştı, parayı o bulmuştu, sillahları o temin etmişti.
    Ondan olmazsa Kürt halkı bir günde helak olacaktı.

    Bütün bu saçma sapan sözlerini Mehmet Şener’ in karşısında genç gerilla adaylarına karşı sarf ediyordu.
    Mehmet Şener zeki adamdı.
    Başkaları gibi kül yutmazdı.

    Fotğraf: Kitlenin önünde başı beyaz örtülü kadın Saliha Şener bir gösterinin en önünde yürürken


    Devam edecek

    http://turkce.kurdistan-aktuel.org/yazarlar/selim-cueruekkaya/2375-astyeges-harpagos-abdulagos-ve-emdinos-3.html





    Re: Harpagos, Astyages, Abdullagos ve Şemdinos_Selim Çürükkaya

    dersim -

    Astyages, Harpagos, Abdulagos ve Şemdinos 4


    Astyages, Harpagos, Abdulagos ve Şemdinos 4



    Pazar, 05 Temmuz 2009

    Selim Çürükkaya / Mehmet Şener askerden kaçıp Şam’ a ulaştığında, bizzat Öcalan’ın evinde kalırdı.
    Onunla birlikte yer, içerdi.
    Belindeki silahıyla onunla dolaşırdı.

    Mahsum Korkmaz Akademisine gittiğinde, birinci dereceden sorumluluklar üstlendi.
    Uzun bir süre Suriye Kürdistan’ında sorumlu düzeyde görevler yaptı.
    Henüz Öcalan’ı anlamaya çalıştığı ve eleştiri yapmadığı dönemde Öcalan’ ın ona karşı tek bir eleştirisi yoktur.


    Yani Mehmet Şener, cezaevinin iyi bir direnişçisidir:
    Hayrilerin Kemallerin Mazlumların arkadaşıdır.
    Cezaevinde tünel kazıcılarının önderlerinden biridir.
    Ve yenilmez bir iradedir.

    Öcalan, M. Şener’ in böyle olduğunu ve kendisine boyun eğeceğini düşündüğünden dördüncü kongre için Güney Kürdistan’ a görevli olarak göndermiştir.

    Mehmet Şener, Güney Kürdistan’ a gitmeden önce, Öcalan ve onun kurduğu barbar sistem hakkında çok şey öğrenmiştir.
    Soruşturmaya alınan kurbanlardan öğrenmiş, kendisine çok güvenen eski kadrolardan öğrenmiş ve Öcalan’ın özelliklerini çok iyi bilen bayanlardan öğrenmişti.
    Ama o her şeyi kurallara uygun olarak yapmak istemişti.
    Ona göre, akıllı olmak, bireysel tepkiler içine girmek, mücadeleye zarar verici yöntemlerden kaçınmak, bunun için her şeyi kongrede hal etmek gerekiyordu.
    Öyle yapmaya çalıştı.
    Kongre başladığı tarihlerde, işlediği örgüt içi suçlardan dolayı olağanüstü kuşkucu yeteneklerı gelişen Öcalan’ ın bir kulağı Mehmet Şener’ deydi.
    Gece gündüz “Acaba benim gerçek yüzümü kavramış mı?” sorusu kafasını kurcalıyordu.

    Dayanamadı, Şam’ da ve Mahsum Korkmaz Akademisinde Şener’ e yakın olanları soruşturmaya bile aldı
    Ona göre: “evet Şener onu kavramıştı.”
    Uykuları kaçtı, tam bu sırada kongre kararları bir kurye aracılığıyla kendisine ulaştı.
    “Bundan sonra PKK partisinde stratejik önderlik, PKK Merkez Komitesidir”
    “PKK de herkes, başkan da dahil, yaptığı harcamaları kongreye sunmak zorundadır”
    Şam Beyrut ve İran faaliyetleri hakkında soruşturma başlatılmalıdır”

    Bu üç karar ve kuşkuları ona herşeyi anlatmaya yetmişti.
    Hemen harekete geçti.

    Artık Öcalan’ a göre Mehmet Şener cezaevinde direnmemişti.

    12 Eylül darbesinden önce bile ajanlaşmıştı.
    Annesi Saliha Şener dahi Türk ajanıydı
    Kemal Mazlum ve Hayri’ yi o ölümlere sürüklemişti
    Diyarbakır Cezaevi tünelini o düşmana jurnallemişti
    Cazevindeki herkesi o kandırmıştı.
    Bu yalanlarını hemen en yakın olan adamlarına kabul ettirdi.

    Şener’ i kongreye katılanlara katlettiremeyeceğini anlayınca, ona akıl verenlerin onayıyla, Mahsum Korkmaz Akademisinde hemen üç kişilik bir istihbarat örgütü kurdurttu. Başına psikopat Abdurrahman Kayıkçı, yardımcı olarak Terzi Cemal ve Hayri konar’ ı atadı. İşte bu üç kişilk örgüt aracılığıyla Mehmet Şener ve gerçeği fark eden diğer yurtsever Kürt gerillaları yok edecekti.
    Psikopat Abdurrahman Kayıkçı ‘ yı katliam’ ı yapmak için; Güney Kürdistan’ a kongre nin yapıldığı alana yolladı.

    Abdurrahman da Bekaa’ da çok şey öğrenmiş, ama bütün inançları yok olmuştu.
    Yakalandığı tuzaktan kurtulmak ve gerekirse düşmana sığınmak bile istiyordu.
    Bu ruh hali ile Güney Kürdistan’ a gitti.
    Bir numaralı sorumlu olarak Şener’ i sorgulamaya başladı.
    Ama inançlı kararlı ve bilinçli Mehmet Şener ‘ in sözleri karşısında tam olarak yıkıldı

    Onun ve arkadaşlarının kaçmalarına yardımcı oldu

    Kendine göre kendisini de kurtardı.

    Öcalan bu kaçış haberini alır almaz küplere bindi.
    Şener için, "koltuğumu elimden almak istiyor, iktidarıma ortak olmak istiyor" derken
    "Beni tasfiye etmek istiyor, ben tasfiye olursam PKK tasfiye olacak, PKK tasfiye olursa Kürdistan davası tasfiye olacak, Kürdistan davası tasfiye olursa Kürtler yeryüzünden silinecek!" yalanını da koltuk yalanına ekledi.
    Ve hemen acil olarak Diyarbakır cezaevinden tahliye olanları Bekaa vadisine çağırdı.

    Ellibeş gün ve ellibeş gece Mehmet Şener, arkadaşları ve cezaevinde direneler aleyhinde konuştu.
    Bu konuşmaları "1991 Temmuz ve Ağustos çözümlemeleri" olarak kitaplar halinde basıldı
    Bunlar parti görüşleri olarak Avrupa’da, dağlarda şehirlerde binlerce kişiye topluca okutuldu.
    Ve hemen ardından Bekaa da “zindan konferansı” olarak adlandırılan bir dizi toplantı yapıldı.

    Burada " Meral Kıdır" isminde, Öcalan gibi karanlık bir kadın tarafından Öcalan’ ın konuşmaları kongre raporları olarak oya sunuldu.
    Onaylama dışında hiçbir seçeneği olmayan katılımcıların oy birliği ile onandı.

    Bu kararlar Suriye istihbaratına Öcalanın evinde "Tekin Kızılay" ın gözlerinin önünde teslim edildi.
    Suriye ve Öcalan' ın adamlarının ortak bir operasyonu sonucu M.Şener katl edildi.

    Ben Selim Çürükkkaya olarak bu olayın en yakın tanığı, bu olayın bütün detaylarını bilen biri olarak Mehemet Şener in katliamı böyledir diyorum.
    Ben Mehmet Şener ile yedi yıl aynı hücrelerde kaldım.

    Ve Mehmet Şener Öcalan’ı ve sistemini eleştirmeye başlayınca ben Bekaa' daydım.
    Şener’ in ne savunduğunu orada bilmiyordum, ama Öcalandaki korkuyu, telaşı her gün görüyor ve söylediği yalanları duyuyordum.
    Ve diyorum ki;
    Eğer M. Şener Diyarbakır zindanında direnmeseydi

    Eğer M. Şener o cezaevinde itirafçı olsaydı
    Eğer M. Şener Tüneli ele verseydi

    Eğer M. Şener kongrede yukarıda sıraladığım kararları kogreye aldırmasaydı.
    Öcalan Şener’ e karışmaz, onu başkanlık konseyinin başı yapardı
    Gerçek budur.
    Onu izah etmek bana düşüyor.

    Yalanın ömrü uzun olmayacaktır.

    Bu gerçeği ne “resmi tarih”, nede “yalaka tarih” gizleyemeyecektir.
    Nitekim daha aradan 18 Yıl geçmeden Mehmet Şener, in gerçeği karanlıkları aydınlatmış ve gören körler dışında herkese bir şeyler göstermiştir

    Devam edecek


    http://turkce.kurdistan-aktuel.org/yazarlar/selim-cueruekkaya/2417-harpagos-astyages-abdullagos-emdinos.html



    Mit folgendem Code, können Sie den Beitrag ganz bequem auf ihrer Homepage verlinken



    Weitere Beiträge aus dem Forum DERSİM-ZAZA ARŞİVİ

    A. Öcalan Hakkindaki Ajanlık İddiaları - gepostet von dersim am Samstag 16.02.2008
    KHULÊ 70 ê SERRU : 70 YILLIK YARA - gepostet von dersim am Dienstag 28.10.2008
    Stammbaum der iranischen Sprachen: Irani Dillerin Soyagaci - gepostet von dersim am Mittwoch 27.12.2006
    Bagire_Bagire gölü - gepostet von dersim am Sonntag 14.10.2007



    Ähnliche Beiträge wie "Harpagos, Astyages, Abdullagos ve Şemdinos_Selim Çürükkaya"

    NEWS: Dresden - Nürnberg Update Online - gepostet von 120 151-6 am Donnerstag 06.07.2006
    bräuchte 1000 getreide - gepostet von g-unit-the-real am Sonntag 20.08.2006