Verfügbare Informationen zu "MEHMET CAHIT SENER ve MUCADELESI"
Qualität des Beitrags: Beteiligte Poster: dersim Forum: DERSİM-ZAZA ARŞİVİ Forenbeschreibung: Dersim-Zaza Platformu aus dem Unterforum: PKK_A. ÖCALAN Antworten: 9 Forum gestartet am: Dienstag 05.12.2006 Sprache: türkisch Link zum Originaltopic: MEHMET CAHIT SENER ve MUCADELESI Letzte Antwort: vor 13 Jahren, 5 Monaten, 12 Tagen, 6 Stunden, 40 Minuten
Alle Beiträge und Antworten zu "MEHMET CAHIT SENER ve MUCADELESI"
Re: MEHMET CAHIT SENER ve MUCADELESI
dersim -MEHMET CAHIT SENER ve MUCADELESI
Şükrü Gülmüş : Devrimci İtiraflarım
Devrimcilik‘ ünvanının yanına şunu da ekliyorum. ‚Devrimci-itirafçı!..‘ Öcalan’ın stratejik ajanlığına karşı; halkıma, insanlığa, gerçeğe ve gelecek kuşaklara devrimci-itiraflar yapıyorum. Yapmaya devam ediyorum. Çünkü artık şuna inanıyorum. Bu gökkubbe altında herşey açık olmalı. Devrimci ilkelerimin başında şunu yazmayı bir şart olarak görüyorum.
----------------------***-----------------
1995’lerde, Avrupa’da çıkan Özgür Ülke Gazetesi’nde rahmetli ve değerli kardeşim Burhan Karadeniz benimle bir ropörtaj yapmıştı. Çok zor koşullarda ve kendini dayatarak yayınlattı. Ordaki ropörtajda benim için ‚Devrimci Gazeteci Şükrü Gülmüş‘ diyordu.
Bu onların değil, sevgili Burhan Karadeniz’in belirlemesiydi. Ben onlara göre; ‚Ser-OK’larına karşı çıkan, eleştiren ve işe yaramazın tekiydim. Okuduğumda gülmüş ve garipsemiştim. İçimden de ‚Aşk olsun sana Burhan aşk olsun. Demek sevgime sadık bir arkadaşmışsın‘ dedim. Evet bu az şey değildi. Benim gibi bir adamla ropörtaj yapmak, ‚Devrimci Gazeteci‘ demek ve bunu gazetede yayınlatmak az şey değildi.
Şimdi ben kendimi aynen Burhan’ın gördüğü gibi görüyorum.
O yok. Onun yerine de ben tuşlara vuruyorum.
‚Devrimcilik‘ ünvanının yanına şunu da ekliyorum.
‚Devrimci-itirafçı!..‘
Öcalan’ın stratejik ajanlığına karşı; halkıma, insanlığa, gerçeğe ve gelecek kuşaklara devrimci itiraflar yapıyorum. Yapmaya devam ediyorum. Çünkü artık şuna inanıyorum. Bu gökkubbe altında herşey açık olmalı. Devrimci ilkelerimin başında şunu yazmayı bir şart olarak görüyorum.
Hedefine Apo ve Apoizmi koymayan hiç bir birey, örgüt, hareket ve parti iflah olmaz!..
85 yıllık ömrü olan Kemalizm ile Apoizm bütünleşti. İlk başlarda Kemelizm’e bir tepki ve karşı koyuş hareketi olarak çıkan Abdullah Öcalan ve onun teşkilatı, süreç içinde gerçek yüzünü gösterdi. Kemalimz’in ve Kuzey Kürd Özgürlük Hareketinin önünde en büyük engel durumuna geldi. Ben bu engeli asıl hedef haline getirdim. Çünkü Kemalimz; eskimişti, yıpranmış, çivisi çıkmış, şirazesi dağılmıştı. Türkiye’de bunun önemli payandaları hala var. Ancak ülkemiz Kürdistan’da bunun asamesi okunmuyordu. Halkımız arsında Kemalizm yerle yeksan edilmiş. Kazancı Bedih bile onu turabiye çevirmişti. Ama Öcalan ve onun Ankara Şurekası, bunu tersine çevirdi. Neo-Kemalizm’e kan, can verdi. Artık Apoizm, Kürdistan’ın Kemalizmidir. KCK=CHP, Abdullah Öcalan=Mustafa Kemal’dir.
Bu nettir.
Gerçektir.
Ancak, üstü biraz Kürdlükle cilalıdır. Türk Solculuğu ne ise, ‘Apoculuk’ da odur. Hafif kazıyın hemen ne olduğu ortaya çıkar.
Özünde ikisi de, dört dörtlük faşist bir karektere sahiptir.
Yani CHP; altı okuyla, Deniz Baykal’ıyla, icaraat ve söylemiyle, Devlet Bahçeli’yide geçen bir faşist bir partidir.
Peki o zaman KCK’nin, Abdullah Öcalan’ın durumu ne?
Bana göre aynı taraktan,aynı kaynaktan beslenen ‚kısmi eksileri ve farklılıklarıyla- birer faşist partidir.
Bu nedenle artık Atatürk ve Öcalan, CHP ile KCK birlikte anılmalıdır.
Kürt görünümlerine, Kürdçe söylemlerine bakarak aldanmayalım.
Aldananlar varsa yazık. Uyanlar varsa, vicdan değil cüzdan öndedir.
*
Ahmet Altan’a Teşekkür Ederim(!)
Neden mi?
Nedeni çok basit. Eğer o Abdullah Öcalan ve Mandela’yı karşılaştırmasaydı, gündeme taşımasaydı; bizim bunları söylememizin bir kiymet-i harbiyesi olamazdı. Aslında -gerek bilerek, gerek bilmeyerek- sayın Altan yine Kürd ve Kürdistan davasına hizmet etmiştir.
Kemal Dino’nun yazısına yer vermek zorunda kalmıştır. Böylelikle Öcalan ve Öcalanist düşünce sahiplerinin de rengini belirleme, sözlerini söyleme ve bunu yayınlama hakkı mecburiyeti hasıl olmuştur. İşte teşekkürüm bu yüzdendir. Şimdi ben yıllardır bana dayatılan ve bu nedenle hederken bir de beter bir azap içine giren Şener Ailesi’nin de tüm fertlerini rahatlatacak bir açıklama yapmak zorundayım. Ki ben bunların içinde hala birazcık akli meliklerine sahip Şerif Şener’e şunu önerdim.
‚Gelin ana merkez ve hedefe Abdullah Öcalan’ı koyun. Abiniz, kardeşiniz ve büyük değeriniz/değerimiz Mehmet Cahit Şener’in katil ve katillerini isteyin. Cenazesini isteyin. Ben tanıklık yapmaya hazırım‘ dedim. Ama onlar buna gelmediler. Bazıları gibi Abdullah Öcalan’a karşı gibi durup, sadece saman alevi gibi parlamayı daha yararlı gördüler.
Bu nedenle ben; Mehmet Cahit Şener’in katli dönemindeki tanıklığımı; halkıma, kamuoyuna en açık haliyle yapmacağım.
*
Bir Alçak Daha Gitti!...
Yıl 1992.
Yer: Suriye/Başkent Şam.
Biz Abdullah Öcalan’ın evindeyiz.
Bir oda. Karşı koltukta oturan Abdullah Öcalan. Karşısında ben ve Orhan Aydın var. Konuşuyoruz. Ben ve Orhan yatağın kenarına lütfen oturmuşuz. Öcalan karşımızda evin sahibinden çok; buyurgan bir eda ile saçma-sapan –her zamanki- kelalaka konulardan dem vuruyor. Biz de dinliyoruz. O ara Suriye Kürdü Muhafız Hamit içeri girdi. Heyecanlıydı. Gelip Öcalan’ın kulağına bişeyler fıslıdadı. Öcalan’ın şeş-beş gözleri fıldır fıldır oynamaya başladı. Elindeki kehribar tesbihi sağ elden sol avucuna atarak,
-Bir alçak daha gitti! dedi.
Biz ne olduğunu bilmiyoruz daha. Ben Orhan’a, Orhan bana baktı. Orhan’da bet benz kalmadı. Limon sarısı bir surat oluştu. Ben ona ‘Sakin ol hele bakalım’ dedim. Ardından Öcalan’ın nazik bir yerinden giriş yaparak;
-Başkanım sanırım bu sevinciniz önemli bir hedefin vurulmasıdır, dedim. Öcalan bana baktı, baktı ve derine gitti. Kendisini kaybetti.
-Tabiii.. O alçağı hiç biriniz durduramadınız. Ama ben ne yaptım? Onunla ilgilendim. Yakınlık gösterdim. Yanıma oturtum. Ayakkabılarını bile bağladım. Ve onu çözdüm. Adam zeki, adam kurnaz. Sizin gibi mi? Bin tanenizi cebinden çıkarırdı. Ona imkan olanak verdim. Ona Avrupa’yı önerdim. Git. Her olanağı sana açarım, dedim. Ama o ne yaptı? Gitmedi. Beni dinlemedi. Benim apoletlerime, benim yerime göz dikti.
Bunu bikez daha söylüyorum. Hepiniz bilin ve öğrenin!.. Ben buraya bileğimin hakkıyla geldim. Benim yerime göz dikecek olan beni tepeler ve gelir. Öyle kolay kolay olmaz bu. Benim apoletlerimi sökeceksin haa.. Ben seni omzuma koyacağım haaa.. Alır sen bok çukuruna atarım. İşte senin yerin burası. Git, geber bakalım. Geber de benim yerime göz dik. Yok öyle sen yoruldun. Seni ruhani lider yapalım. Sen bizim Humeynimiz ol.. Ben bu numaraları yutmam. Karşında çocuk mu var. Sen bu çocuk halinle beni mi kandıracaksın...
Mesele anlaşılıyordu.
Yine bizden biri gitmişti.
Ve bu kesin Mehmet Şener’di. Artık buna şüphem kalmamıştı. Ama bu sefer benim içime bir kurt düştü. ‚Nerde, ne zaman ve nasıl vurdular?‘
Aksine soramıyoruz da. Evindeyiz. Onunla eşit şartlarda da değiliz. Bunu sormaya kalkıştığımızda başımıza neler geleceğini tahmin bile edemiyoruz. En uygunu biraz rahatlamasını beklemekti.
O çıktı. Odasına gitti. Biz evde olanlarla fısır fısır konuşuyoruz. Helîn var. Zehra var. Hamit var. Ben Muhafız Hamit’e yanaştım.
-Ne iş Hamit? Nerde vuruldu Şener?
-Kamışlı’da...
-Bizimkilerden bir zaiyat var mı?
-Yok. Ama böyle şeyleri ne sen sor, ne ben yanıt veririm. Başkan duyarsa beni de seni de mahfeder..
Sustuk. Kimsede çık yok. Bıçak vursan kimseden kan çıkmaz.
Ben Ölülere Karşı Savaşmam!..
Ertesi gün, kütüphaneye geçtim. Kapıyı kapattım. Daktiloyu alıp raporumu yazmaya başladım. 11 yılı 11 sayfada yazdım. Bitirdim. Okuyurdum ifademi. O ara kapı zorlandı. Baktım kendisi. Açtı ve beni gördü.
-Ne yapıyorsun burda?
-Raporumu yazıyordum başkanım.
-Acelelesi yok. Zamanın var. Acele etme, yazarsın.
Oturdu. Sakinleşmişti. Bana kadın üzerine bazı sorular sordu. Tek tek yanıtladım. O zaman da ‚tamam Cezaevi İç Örgütü benim hakkımda raporlar yazmış, buraya kanısına kapıldım. Neden olmasın ki? Karasu’nun bir cezaevinden bir başka cezaevine yazdığı raporun orjinalı burda onun eline geçiyorsa... Mehmet Şener’in tüm ifadeleri dosya içinde bana sunuluyorsa.. Bu adam neler bilmez ki.
Şener konusuna geldi.
Ben tek cümleyle yanıt verdim.
‚Başkanım ben ölülere karşı savaşmam. Sanırım dün Şener vurulmuş. Benim için artık bu dosya kapandı.‘
Bana bu konuyla ilgili hiç bir şey demedi.
Çünkü ben artık neden İzmir’den buraya getirildiğimi anlamıştım. Beni Şener'e karşı sahaya sürecekti. Ve ben Batmanlı, Şener Batmanlı... İçerde birbirimize karşıydık. Benden daha iyi ona karşı koyacak bir enayi bulamazdı. Peki ama ben Şener’i vurur muydum?
Bunu çok düşündüm.
Evet Şener’e karşıydım. Onun içerdeki icaraatlarına baktığımda hiç de hoşnut değildim. Karasu’yu yöneten oydu. Karasu bir kuklaydı. Ama asla ve asla onu vurmazdım. Şener ne hain, ne ajandı. Sadece bazı temel konularda anlaşamıyorduk. O hala bu işin liderliğini yapamayacak kadar ham ve çocuktu. Ben asla ve asla Şener’i bir halk ve dava lideri, hele de Kuzey Kürd Hareketinin lideri görmedim, görmezdim. Ama yetenekli bir gençlik kadrosuydu. İyi bir lider yanında usta bir kalfa olurdu.
Kadınlara düşkündü.
Siyaseti iyi biliyordu.
Mazlum’un öğrencisi olacak kadar politik uyanıklığı vardı.
Ancak, zaaflıydı. İlk polis sorgulaması ve cezaevindeki bazı suçları onu çok zorlardı. Ben onu lider olarak görmezdim. Ama onun da onlarca kadrosu vardı. Bence Öcalan’la yetki paylaşımı istedi. 4. Kongre’de:
‚Başkan da kongreye karşı sorumludur. Gelir ve giderin hesabını vermesi lazım..‘ demesi bile kellesinin gitmesine yeterdi. 4. Kongre delegeleri onu yanlız bıraktı. Bu onun için bir şans olabilirdi. Bence Şener Öcalan’ın tartışmasız lider ve hesap sorulmayan adam imajını sarstı. Bu da olumlu bişeydi. Parti ya parti olurdu yada Öcalan‘ın bir tarikatı. Nitekim Şener vurulunca ikinci şık devreye girdi. Parti, parti olmadı ve parti; Abdullah Öcalan’ın şirketi oldu.
Öcalan Şener’i kendi bahçesinde kendisine karşı asla yaşatmazdı.
Suriye gibi bir yerde; hem Şener hem Öcalan fazlaydı.
Şener kime dayanacaktı?
Kendi kadrolarına ve kendi Kesire’sine( Sakine)‘ye mi? O konuda da başarılı olamamıştı. Çünkü Öcalan üç şeyi kimseyle paylaşmazdı.
Bir Para
İki Kadın
Üç İktidar.
Bunların da ne olduğunu daha önce yazdım. Para.. Kadın.. İktidar yerine Karizmayı koyun. İşte Öcalan PKK’si.. Dünyevi bir teşkilat/örgüt ve bir tarikat.. Kim bunları bırakır ki?
Muhabarat’ın Bilgisi, Urfalının Sadakatı
Şener’i vuranı da biliyorum. Onunla da konuştum. Benimle ülkeye giriş yapan bir Urfalıydı. Cesur ve mert biriydi. Benimle uzun bir zaman sorgulamada kaldı. Onun üzerine tek bir ifade vermedim. Beraber bir karakola götürülürken bile ‚Hocam, polistan Akrebi kapayım. Vuralım bunları kaçalım‘ demişti. Benim değil kaçmaya, yürümeye bile takatım yoktu. ‚Bırak kalsın. Ceset gibiyim. Nereye giderim bu halimle‘ dedim.
Bana güveniyor ve seviyordu.
Şener operasyonunu bir bu yüzden, bir de ona karşı olduğumu bildiğinden söyledi.
‚Hocam bize bilgi El Muhaberattan geldi. Kamışlı'da bir dairede kalıyorlardı. 5. kattaydılar. Kapıyı vurduk. Silahla anında müdahele ettik. Kadın kendini Şener’in önüne attı. O da bizi taradı. Tesadüfen tuttuğum keleşe çarptı kurşunları. Yoksa ben de gidiyordum. Sonra orda halletik işlerini‘ demişti.
Bu olayı bilip de yaşayan tek insan bu adam.
İkincisi Muhafız Hamit ve elbette Abdullah Öcalan…
Son Söz:
Öcalan yanlız Şener’in değil, onlarca arkadaşının, yoldaşının ve sıradan insanın katilidir. Katiller baş durumunda. Tapılan durumunda. Onu herkes birine benzetiyor. Ahmet Altan Mandela benzetmesi yapınca herkes hopladı. Sahi bu Mandela’nın arkadaş katilliği var mı? Bazıları lider olunca insanları vurma hakkı mı elde ediyorlar?
Bunu sormak gerekir?
Ve sanırım bir yerde okumuştum.
‚Liderler, sıradan insan değillerdir. Onlar davalarına kavuşmak için insan vurma hakları var‘ deniyordu. Yoksa Abdullah Öcalan bu söyleme mi yaslanıyor? Bilemiyorum. Ama ben bir liderin arkadaş katilliğini asla ve asla benimsemiyorum. O lider de olsa bana göre bir katildir.
Ve ben katilleri baş görmem. Onları izlemem.
Bu da benim en doğal hakkım.
Olmaz olsun ne böyle lider, ne de onun sunacağı ülke ve özgürlük.
Katllerimize tapmamızı kimse bizden isteyemez. Ama onlar isterlerse baş tacı edebilirler.
Bu da onların sorunu.
17 Nisan 09
http://www.nasname.com/Yazarlar/sgulmus/3571.html
Re: MEHMET CAHIT SENER ve MUCADELESI
dersim -Hilvan ve Batman, Şener İle Mazlum_Sukru Gulmus
Hilvan ve Batman, Şener İle Mazlum
Nasname Arşivinden bir yazı alalım. Alalım ve Hilvan'la beraber biraz da ogünün Batman'ına bakalım. Çünkü bu yazıyı 17.12.2005'de Yayın Editörümüz Şükrü Gülmüş kaleme almış ve dizi olarak devam etmişti. Önce okuyun ve daha sonra neden buna gerek duyuldu yanıtını eminiz kendiniz de rahatlıkla bulacaksınız. Şimdilik yorumsuz veriyoruz. Selam ve devamla. Nas-Edi
-Siyahaltın Diyarının Çocukları-
BATMAN YÜREKLİ ŞENER
Birinci Bölüm
Şener’in Kısa Öz Yaşam Öyküsü
Zaman tüneline girip, biraz gerilere gidelim.
Ve mesela, diyelim. Diyelim ve zamanın bir diliminde duralım.
Varsayalım ki; 1954”lerin Kürdistan”ındayız. Biz Kürdistan, diyoruz hala.Onlarsa yani egemen güçlerimizden evlad-ı Osmanlı TC; ise, en fazla “şark, doğu, güney-doğu” diyor. Deroğlu der. Eloğlu, beyoğlu bu der mi der.Bunu diğer „efendilerimiz“ bir başka türlü der. Bizse bu türlüye „tırşık“ deriz inadına inadına.
Suriye ve Irak“lı Arabın dilinde ismimiz “Ekrad”, ülkemizin adıysa” wetenıl Ekrad”dır. Acem ve Irani“lerin dilindeyse bir başka türlü dile getiriliriz.
Acem ve Arabı orda bırakalım. Biz esas güzergahıma geçelim.
İnsanoğlu bu, dünya bir yana, yaşamı bir yana.
Herhengi bir tehlike anında; öncelikle varlığını koruma altına almak ister.Onun içinde Kürtler hep dağlara, dağların doruklarına gitmeyi, oraları mesken etmeyi ve sırtlarını onlara dayamayı daha emin görmüşler.
Ama bu kez TC yetkilileri tankları ve toplarıyla,işgal ordularıyla değil, dağların karnını yaracak makinalarıyla geldiler. Bu kez Kürtten sonra, sıra dağların bağrının deşilmesindeydi . Ve o tarihlerde, yani 1954“lerde Raman ve Meymuniye dağları binlerce fersah tarandı, delik deşik edildi. Ve petrol bulundu. Kürtler hayret etti. AğladI. Sızladı. Toprağın kanı aktı. Kürdistan analarının ırzına geçildi ve kan aktı,aktı,aktı… Simsiyah.. Buna karaaltın, dedi egemenler, Kürtse, kara gözyaşlarımız, gitti Kürdistan anamız, dediler. Feryat figan ettiler ve bir anlam veremediler bu Rome“nin işine. Kürdün gözü biraz daha korktu.
Petrol bulunmuştu.
Bunu toplamak ve rafineri edip taşımak gerekiyordu.
Bu dağların bağrından akan siyah kanı, ovalarda depolamak gerekiyordu.
Bunun için yer arayışına gidildi.
Ellerinde esir bir halk Kürtler ve talan altında ülkeleri Kürdistan vardı.
Aradılar..
*
Dümdüz bir ova.Uçsuz bucaksız. Dağsız, duldasız bir şirin köycük; İluh. Asıl ismini nerden alır? Kim ve kimler kurdu bu köyü? Onların tümü de orda kalsın.Kürdün bir koca ülkesi gitmiş.
İluh“un seceresini tutmak nerden akıllarına gelir Kürdün.
İluh”un hemen yanıbaşında bir tepe var. Ona İluh”lular şintepe, derler. Ve köyün evleri sanki elle yapılmış gibi, etrafına dizilmiş. Akşam olduğunda damlara serilir yataklar. Bir yandan Raman dağı adeta gökle sevişir, Botan çayı serenada çıkan bir sevdalıdır. Giresıra”da Süryani ustalar demiri tava getirirler. Meryem Han radyoda, ta Erivan”dan onlara seslenir.
Giresira bisira lem lem lem Meyro
Gir hopane bisire lem lem lem Meyro
Meré Meyro esire lem lem le Meyro
…………………..
…………………..
*
Gün döndü. Zaman vuruldu. Devran değişti.
Ve yıl, yılı kovaladı.
Zamanın akrebi, yelkovanı bir karayılan gibi soktu.
İluh, élih oldu.élih, Batman batman oldu. Dert üstüne dert birikti Kürdün yüreğinde.Sintepe, Yeşiltepe oldu ve tümden yasa boğuldu.
Batman”a rafineri kuruldu. Petrol bulundu, betbereket kalmadı. Her şey bir anda sehirli bir değnek değmişçesine değişti.
*
1976“nın bir yaz akşamında;karayağız bir delikanlı ayağını attı Batman toprağına.
İlkkez geliyordu. Kürttü ama Kürtçenin Zaza lehçesini çatpat konuşuyordu.
Onu ilk tanıştırdıklarında: „Benim adım Mühsin“ dedi.
Oysa doğru söylemiyordu. Yalan ve riyanın hakim olduğu ve iç bir olgu haline geldiği bir yerde doğru söylemenin bir anlamı olmazdı. Ama gerçekliğinde ve asıl künyesinde şöyle yazılıydı:
Adı: Mazlum
Soyadı: DOĞAN
Memleketi: Karakoçan
Ana adı: Kebire
Baba adi: Kazım
Mesleği: OTÜ öğrenci
Ve siyasal sicili; profesyonel devrimciydi. Batman”a Haki Karer”den sonra gelen Kürdistan Devrimcilerine mensuptu. İlkinde küçük bir grupla ilişki kurdu. Bu grubun en yeni yetmesiyse Mehmet Cahit ŞENER“di.
Burda bir derin soluk alalım ve Şener“le beraber onun ailesi üzerinde duralım ;
Bu aileden hayatta kalan ve halen yarım yamalak yaşamakta ayak direten, ailenin en büyüğü olan İhsan Şener’den baba ve ana tarafının aile seceresini kısaca dinleyelim.
Babamın essas kökeni, MITANİ Kürtlerinden gelmedir.Fransızların Suriye’yi
isgalleri döneminde babam ŞEVKET’in babası SADIK ve kardesi ALİ
Türkiye KÜRDİSTAN’ına kaçarak AMEDE bağlı Koperiyê köyu ağasının kahyası
olarak köye yerleşirler.Daha evel Sadık ve Ali’nin babası MEHMET ve babası
İBRAHİM, BERİYA SENGALÊ de SİMKO isyanlari döneminde katliama
uğrayarak dağılmışlar.Halen akrabalarımız Suriye’de vardırlar. Zaten
Koçero ve Suriye’deki akrabalarımız zaman zaman birlikte serhedê’den canlı
hayvan alıp Suriye’ye götürüyorlardı. Bu birliktelikleri 1962-63-64’lere
kadar sürüyordu. Ondan sonra ilişkilerimiz koptu.........
ANNEM SALiHA!
ANNEM’in ANNESİ KESİDE; Hazro MIREGİ Mahmut ağanın özbe öz kızıdır.Yani
Annem SALİHA anne tarafından HAZRO miri MAHMUT ağa’nın özbe öz torunudur.
CEMÊ CETELÊ’nin ÛNLÛ isyanci KADOSU annemin dayısıdır.
ANNEM’in babası ise özbe öz GRESIRA’lıdır. Çok genis bir sulalesi vardır.
Ve kendileri ağa olmamakla beraber GRESIRA’nın arazi olarak 3/2’i
onlarındı.3/1 ise Ermeni ve Asurilerindi.Fakat kendileri Ermeni ve
Asurilerle kardeş gibi geçiniyorlardı. Aşiret olarak CAKKALLI olarak tarihte
geçiyor Cakkalli aşireti de çesitli kolara ayrılmışlar GRESIRA
tarihinde. Bu konuda bazı Fransız araştırmacıların araştirmaları vardır.
Ama adlarını bilmiyorum. Sadece duymuşum.
Babam ŞEVKET ise babası ve amcası öldükten sonra ki bu SÊX SAİT dönemine
rastlıyor,ondan sonra kendisi ve kardeşi annemin babasının yanına
sığınıyorlar ve orada babam annemin babasının yanında daha küçük
iken rençber olarak çalışıyor ve annemle evleniyor.Annemin babası bu
evliliği istememekle beraber çaresiz razı oluyor.Annemin babasi öldükten
sonra, o yıllarda BATMAN’a rafineri ilk geldiği dönemlerde babam TPAO’nun ilk
işçilerinden biri olarak işe başlıyor. Annemin babası öldükten sonra annemin
amcazadeleriyle arazi ihtilafinin giderilmesi için o dönemlerde kadastro
çalışmaları vardı. Ki o zaman ben dünyaya gelmiştim. Bu arazi ihtilafindan
dolayı babam bir kaç gün işe gitmediği için işten atılıyor. Yani artık
TPAO’da çalışmıyor.
O yıllarda TCDD’yolları da yeni yeni Batman’a gelişinde babam da
TCDD’yollarına geçici işçi olarak çalımaya başlamış.Daha sonraları ise
devamlı kadrolu olarak ölünceye kadar TCDD’yolları işçisi olarak
çalıştı. Aynı zaman da babam bu kurumun ilk işçisi olduğu için,sandikal
döneminde sendikacı olarak işyeri baştemsilcisi olarakta sandikacılık
yapıyordu. Annemin arazileri ise önceleri babam arazileri icare olarak
veriyordu. Daha sonraları babam arazileri zorla satarak 1965-66’larda GRESIRA
ile akraba bağlarının dışında, toprağımızdan koptuk.
Babam 12 EYLÜL gelmeden evel Şener’den dolayi iki kez yakalandı ve
Temel binbaşının ağır iskencelerine maruz kaldı. Ve bir daha ölünceye kadar
ayağa kalkamadı. 12 EYLÜL’den 3 ay sonra da öldü.Ölürken babam 57
yaşında idi.
*
ANA GİBİ YAR,BABA GİBİ DİYAR…
Devrimciliğe ilk başlayanların el kitabı; Maksim Gorki’nin ANA’sıdır, dersek pek abartı olmaz.Ve her devrimci aynı zamanda Pavel’e öykünmüştür. Onda ya kendini bulmuş ya da onunla bütünleşmiştir.
ANA ne zaman öncü, oğul nerde artçıdır? Bunu iyi belirlemek gerekir. Ama bir gerçek var ki; analar gücü, SEVGİ’den ve her ANA sevgisi de ilmik ilmik emekle örülmüştür.
Kürdistan’da ve hatta dünyanın siyasal coğrafyasında; SALİHA ANA’(veya KÖR SALİHA)yı-dost ve düşman- bilmeyen, tanımayan hemen hemen yok gibiydi. Yok gibiydi diyoruz çünkü, onun o ihtaşımlı varlığını bir sahte putperest lanetleyene kadar. Yukarıda, büyük oğlu İhsan Şener onun yaşamının bir kısmını verdi. Biz ilerde onun destansı yaşamını da yazıp sizlere aktaracağız. Bu onun şahsında başta TÜM KÜRDİSTANLI ANALARDAN VE ONLAR GİBİ DEVRİMCİ ANALARDAN ÖZRÜMÜZÜ SUNACAĞIZ.
Bu ara duraktan sonra, biz yine mecramıza dönelim ve Batman’ın 1976-77’lerine bakalım.
--------------------------------------------------***------------------------------------------
KOÇ TOHUM
ALESTA BAKIŞLI
MAHİR RENÇBER
Tohum tektir ve tek kalır ekilmeyince.
Batman“ın çok kısa bir panoromasını şöyle vermek mümkün;
Batman, kozmopolit bir yeni yerleşim birimi olduğundan yeniliklere açık bir yerdi. Öz Batman“lilar çok küçük bir azınlık olarak kalmışlardı. Onlar da İlohlular Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği etrafında birleşmışlerdi. Bunların genel olarak mali durumları iyiydi. Tarlaları olanlar ise sınıf atlamışlardı. Zengin toprak sahipleri ve Batman“da esnaflıkla beraber komprodorlaşmaya gitmişlerdi.
Bu kesimin iki önemli ayağı vardı. Köydeki ayağı toprak ağası, şehirde ise; komprodorluktu. Devletle de ilişkileri iyi olunca; bunu yerel yönetimlere ve milletvekilliğine kadar götürenler vardı. Bunların en köklü olanı ise; Ramanlılardı. Ramanlılar; Mala Emine Perixane olarak nam yapıp, zamanında TC“ye bile kafa tutmuşlardı. Ama en son olarak Mustafa Ramanlı’yla ‚Kürtlük ve yurtseverlik” 72”lerdeki Diyarbakır Sıkıyönetim yargılamalarıyla son bulmuştu. TC onları da tatlı su balıkları seviyesine getirmişti.
Batman”ı DDY adeta ikiye böler.Üst kısım Sitedir. Yani petrol rafinersininin olduğu yerdir. Burada rafineri ve tüm ünitelerinin yanında, orda yönetici ve yetkililerin evleri ve bir kısım çalışanın evleri vardır. Bunun yanında, sinemadan yüzme havzuna, diskolardan her türden sportif sahalara kadar her şey bulunurdu.
TPAO adı altında yapılanmaya başlanan rafinerinin hissedarları arasında; TC’nin medarı iftiharı, ‚sanat güneşi’ Zeki Müren %10 hissedardı. Ama Batman’ın halkına düşense ya yazın tozu ve sineği, kışında çamuru ve rafinerinin artık suları ve kortık olarak tabir edilen çöplükleriydi.
Batman, parsel parsel olarak adeta bir tarladan araziye geçilir gibi, paftalanmıştı.
Birinci ve en verimli paftanın başına çörüklenenler; TC’nin mükim ve kadim temsilcileriydi. Sitede hüküm sürenler: Müdür, mühendiz ve tekniker takımı... Ordu mensupları, polis teşkilatı.
İl olmadan mülki amir, kaymakam/valilik hazretleri.
İkinci paftanın başındaki yerel işbirlikçi takımı ; Köyden gelen ağa/komprador acentacı takımı..Şeyhler, beyler…Nufüs sahipleri…
Üçüncüsüyse geriye hiçlik/pislik ve dert içinde kıvranan büyük bir çoğunluk olan halk kalıyordu.Böylesi bir yerde ise TPAO veya bir başka kurumda işçi olmak, devamlı kadrolu bir memuriyet elde etmek bir imtiyazdı. Sınıf atlamak ve bir anlamda sınıfına otomatikman ihanet etmekti.
Adım başında bir çayhane düşerdi Batman’a. Çökerdi bu küçük iskemlelere işsiz güçsüz Kürt gençleri, ya al kızı/ver papazı yada şangır şungur tavla sesleri gelirdi.Batman’da açık, net ve berrak bir sınıf çatışması vardı. Fakat bunu gösterecek ve buna soyunacak adam gibi adam yoktu.Bunu ilk sezenler illegal örgğtlenmeyi hedef alan Kurdistan Devrimcileri oldu. Bunun için de Haki KARER adındaki arkadaşlarını buraya gönderirler.
Haki buraya uygun insandı. Ama doğru bir karar, yanlış bir yöntemin kurbanı olur. Çünkü, Haki Kütçe bilmez ve özü bir Türk’tü. Onu tanıyan bir başkası hemen ‘Bu Türkün burda ne işi var! Kimbilir belki de MİT ajanıdır’ demesi ve bunu fısıltı radyosuna vermesi yeterli geldi diskalfiye edilmesi için. Ve mecburen Haki, Batman’ı terk eder. Onun yerine ‚Bana da bir şans tanıyın’ diyen Mazlum Doğan, Muhlis adıyla giriş yapar.
İlk fırsatta, şansı yaver gider ve bir damarla kontak kurar. Bunlar o dönemde halen yeni mezun olan öğretmenlerdir. Şükrü Gülmüş ve üç KILIÇ kardeşlerdir. Büyükten küçüğe doğru;Mele Hikmet, Habip ve Nesim KILIÇ’tır. Sanat Okulunda öğretmenlık yapan A.Yıldız evini kendilerine tahsis eder ve başlarla bir Ramazan ayı boyunca eğitim çalışması ve siyasal konuları konuşup tartışmaya.
Karar verip bir formasyon elde edilince ana çekirdek grup ete kemiğe bürününce; bu kez seminerler dizisine başlarlar. Bunlarda Mele Hikmet medrese kökenli bir aydın ve yurtsever olduğundan taraftar olarak kalır. Ama diğerleri teorik ve profesyonel kadro adayları olarak yollarına koyulurlar.
Batman’da o zamanlar bir tek dernek vardır. Batman Halk Kültür Derneğidir. Her kesim bu dernek bünyesindeki yerini almıştır. Henüz ortada praksiyonel ayrışma yoktur. Bu durum Haki KARER’ın 77’de Antep’te vurulmasından sonra, yani panoya BİR DEVRİMCİ ÖLDÜ YAŞASIN DEVRİM yazısı yazılıp, Haki’nin afişleri asılınca dananın da kuyruğu kopar ve var olan alt oluşumlar gün yüzüne çıkar. Ayrışma dernekleşme düzeyine ve fikirler aleni yerini alır.
Bu aralarda Mehmet Şener, daha yeni yetme bir delikanlıdır. İkinci, üçüncü eğitim gruplarına giremiyecek kadar küçüktür. Batman’da en ciddi ilk siyasal toplantı; site havuzunun arka ormanlarında yapılanıdır. Mahsum Korkmaz; siyasal şiddeti savunmakla dikkatleri üzerine çeker. Grupta temel usta Mazlum’dur hala. Herkes bir birine heval der ama onun ismi KEKO’dur. Teorik yönde gelişim gösteren Veysi GÜZEL’dir. Ama onunsa tipik bir kendini beğenmişliği ve kariyerist, gelişen arkadaşını engelleme gibi zaafları vardır.
Mehmet Şener’in öne çıkması ve kadro adayı çalışmalarına alınması daha sonraki dönemlere takabül etse de; Şükrü,Habip ve Nesim’in tayin yerlerine gitmeleri ve Mazlum’un artık Mehmet Şah GÜNDÜZ’lerde kalmalarının imkansızlaşması neticesinde; Şenerler’de kalmayla başlar. Ama Mazlum onu bir çırak gibi sürekli yanında bulundurur, iyi bir kalfa yapıncaya kadar da her şeyiyle ilgilenir.Ve Şener yaşıtlarına oranla çok daha iyi başarı grafiği çizer. Kavrama yeteneği, hareketliliği ve örgütçülüğü epey gelişir.
Batman KD ve PKK hareketinde en fazla kadroyu üreten bölgedir. Bunda Mazlum’un iyi bir eğitmenliğinin yanında, Batman gençliğinin zeka düzeyi, kavrama yeteneği ve ataklığının da payı büyüktür. Yeni bir yerleşim birimidir Batman. Ve eski şehir kalıntılarına pek bulaşmamıştır. Zaten KD’lerinin ilk dönemlerde temel pilot alanları bu ve buna benzer yerlerdi. Kırdan şehire, taktiği gibi, en yeni kasaba ve ilçeden ana şehre inme vardı.
.............
..................
*
İlk belediye seçimlerinde KD, İbrahim Ramanlı’yı aday göstermişlerdi. Ve 127’ye yakın oy almışlardı. Bu bir sınama ve yoklamaydı. Ama ikincisinde güçlü ve hazırlıklı girdiler. Ordudan ayrılan teğmen Edip Solmaz’ı aday gösterip Ramanlılara karşı diklendiler. Edip,kişilikli, yurtsever ve halk arasında sevilen bir insandı. Garzanlıydı. Xerzi olarak isimlendirilen Garzanlılar da haylı fazlaydı Batman’da.
Baki Karer o zamanlar eyalet sekereteri olarak, bizzat Batman Belediye Başkanlık meselesi üzerinde duruyordu. Tüm eyalet çapındaki güçde buraya yığdırılmıştı.Ve bundan dolayı da Ramanlıların tarihsel saltanatına son verilmişti. Edip Beldiye başkanıydı, Mahsum silahlı güçler komutanı, Şener de o zamanlar bölge komitesi sekreteri olarak görev almaya başlamıştı. Emine/Elif (Diğer adıyla Mediha Bahtiyar) Batman Kadın Komitesinin başındaydı.
Batman, parça parça ele geçiriliyordu. Varan bir belediye başkanlığı…Ardından devrimcilerin gündeminde Kürdistan’ın en yoğunluklu işçı sınıfının olduğu TPAO’nun Petrol-İş Sendika Başkanlığı gündeme alınmıştı. Onun için de Adana’da Kimya mühenisi olan ve Batman Kısmet mahallesi eski sakini, Garzanlı Selahattin Çelik biçilmiş kaftandı. Selahattin getirtilip bunun ön çalışmalarına başlatılmaya ramak kala ; ani bir infaz kararıyla Edip Solmaz öldürüldü.
Bunun failleri olarak Ramanlılar tesbit edildi ve kıran kıran bir çatışma başladı Batman’da. Oluk oluk kanlar akıldı. Onlarca insan şu veya bu taraftan vuruldu. En sonunda bu sıkıyönetimle bir demir perde indi ve askerler belediyeye de başkan oldular. Petrol-İş seçimleri ilga ettiler. Sendika başkanı olarak gelen Selahattin, petrol için çıktığı dağlara silaha sarıldı. Şener yakalandı. Mahsum 1980’lere doğru sınırları aştı. Mahsum, mahsum mahsum bir insanken efsane adam EGİT oldu. Dağdan dağa mekik dokudu. Cesedini Kasaplar Derasinde köpekler kendi aralarında paylaşırken, Apo o kurumlu haliyle, onsuz nerdeyse heykelini dikti. MAHSUM KORKMAZ ASKERİ AKADEMİSİ!...
*
Dervam edecek
http://www.nasname.com/tr/981.html?print
Re: MEHMET CAHIT SENER ve MUCADELESI
dersim -Mehmet Cahit Sener_
Vejin
“Söz onurdur onuru olan konusur”, Mehmet Cahit Sener Ana Sayfa Canli Söylesiler FELSEFE Bilim Yazarlar Mehmet Cahit Sener ANISINA Bildiri ve Duyuru iletisim: m.serif-sener@hotmail.com
--------------------------------------------------------------------------------
Mehmet Cahit Sener
http://vejin.files.wordpress.com/2008/07/abim_21.jpg?w=223&h=240&h=240
Mehmet Cahit Sener/ Foto: Vejin
KAMUOYUNA PKK’DEKİ AYRIŞMAYLA İLGİLİ AÇIKLAMAMIZ.
Devrimci güçlerin birlikte hareket etmeye can alıcı bir ihtiyaç duyduğu ve halkımızın, ihtiyacı duyulan bu birliği yakalama şansının tarihinde en fazla olduğu bir ortamda, partimiz PKK’de arzulanmayan ve arzulanmadığı oranda da zorunlu hale gelen bir ayrışma yaşıyoruz.
Halkımızın savaşçı öncüsü PKK’de yaşanan ayrışma, hiç şüphesiz, düşman karşısında PKK’nin savaş gücünü parçalayacağından ve ayrışmayı, ideolojik ve politik olarak yeterince kavrayamayan savaşçı yapıyı ve geniş halk kitlelerini moral yönünden etkileyeceğinden, geçici bir süre için de olsa, objektif olarak, düşmana daha rahat hareket etme olanağı verecektir; düşmanı rahatlatan bir gelişme olacaktır ve savaş cephemizi de bir süre uğraştıracaktır. Bu birbirine karşı savaşan güçlerin, birbirlerinin zaaflarından faydalanma kuralının mantıki sonucudur.
ayrışmalar, geçici olarak düşmanı rahatlattığı ve taktik üstünlük olanakları sunduğu halde, “ne olursa olsun birlik” anlayışının ve pratiğinin de süreç içinde, düşmanı üstün duruma getirdiği ve stratejik zaferler sunduğu bilinen bir tarihi gerçektir. Savaşçı güçler taşıdıkları zaafları tasfiye etmeden ve sorunları çözüme ulaştırmadan zafere yürüyemezler. Zaaflar içeren hiç bir yürüyüşün zafere ulaştığı görülmemiştir.
Bundan dolayı PKK’deki ayrışma, devrimci birliğe en fazla ihtiyaç duyulduğu bir ortamda, birliğe karşı gelişen bir tavır değil, sonunda bizi, parti ve halk olarak yokolmaya götürecek olan “ne olursa olsun birlik” anlayış ve pratiğine karşı gelişen bir tavır olarak ortaya çıkmıştır. Parti ve halk olarak yokedilmemizin önüne geçmek ve yürüyüşümüzü sağlıklı bir rotaya oturtmak için yapılan bir müdahale niteliği taşımaktadır.
Dünya devrim tarihine bakıldığında, iktidara yürüyen güçlerin, tarihsel dönemeçlere girdikleri süreçlerde, devrimci örgütlerde oldukça sık rastlanan ayrışmaların yaşandığı görülecektir. Bu basit bir rastlantı değildir, tersine, birlikte hareket eden güçlerin farklı sınıf karakterlerinin yolaçtığı tarihsel bir zorunluluktur. Sınıflar, iktidar konusundaki farklı eğilimlerini en yoğun olarak iktidarın eşiğinde yansıtmakta, yaşama geçirmektedirler; iktidar karşısındaki tutumlarını açıkça ortaya koymaktadırlar.
Mevcut iktidara karşı mücadele eden güçler -ki bunlar ayrı ayrı sınıfsal kökenli güçlerdir- farklı çıkış noktalarından hareketle, farklı hedeflere yönelirler. Çıkış noktaları ve hedeflerinde farklı olsalar da, mücadele süreci içinde, geçici olarak, birlikte hareket edip, kendi konumlarını güçlendirmeye çalışırlar. Ancak, sınıf karakterlerini değiştirmedikleri sürece, eninde sonunda ayrışmayı yaşarlar; çünkü aralarında sınıfsal farklılıklar olan güçlerin tam olarak örtüşmesi mümkün değildir. Kimi zaman da yaşam, birlikte hareket eden güçlerden birinde değişim yaratır ve buna paralel olarak, değişime uğrayan gücün yürüyüşü ve hedefi değişir. Bu değişim de sonunda zorunlu olarak ayrışmayı gündeme getirir.
Dünyanın Avrupa özgülünde devrime gebe olduğu, devrimin eşiğine geldiği bir ortamda, II. Enternasyonal partileri, resmen büyük bir ihanetin içine girerek, devrime sırt çevirdiklerinde, hemen hemen bütün partilerde, küçük devrimci marksist gruplar kendi partilerinin yönetimlerine ve II. Enternasyonalin önderliğine karşı tavır alıp, devrimci mücadeleyi yürütme çabası içine girdiler.
Dünya devrim örgütü olan II.Enternasyonal’deki ayrışma, Bolşevik partinin etkisiyle, uluslararası düzeyde, Enternasyonal’e üye partiler arasında bir ayrışmayı, tek tek ülkelerde ise, Almanya’daki Spartaküs hareketinde görüldüğü gibi, parti içi ayrışmaları gündeme getirdi.
Bu, II. Enternasyonal partilerinin içindeki sınıf mücadelesinin doğal ve bir o kadar da zorunlu sonucuydu. II. Enternasyonalin resmi önderliği Enternasyonalin ruhuna aykırı hareket ederek, alınan bütün kararları askıya almış, burjuva iktidarlara yamanmaya çalışarak ihanet etmişti; bu ihanet karşısında, Bolşevik Parti, II.Enternasyonal partilerine karşı devrimci, ideolojik bir mücadele içine girerken, bu partilerdeki küçük devrimci gruplar da, partilerinden ayrılarak, resmi önderliğe karşı muhalefete geçtiler.
Bu dünya devrim tarihinde yaşanan bir trajediydi. Gerçekten de burjuvazinin büyük handikaplara sahip olduğu bir ortamda, dünya partisi durumundaki II.Enternasyonal’in uluslararası düzeyde ayrışmaya uğramasının yanı sıra, her ülkede de bir iç ayrışma yaşıyordu.
Şayet II.Enternasyonal’in resmi önderliği ve bu önderliğe bağlı olan partiler devrimci tavır sahibi olsalardı, şüphesiz dünya devrimine ulaşılırdı. Ancak, daha savaş patlak verir vermez, söz konusu partiler gerçek kimliklerini ortaya koyarak, burjuvazinin kuyruğuna takıldılar. Ve eğer böyle bir ayrışma olmasaydı, ne olacaktı? Rusya’da devrim gerçekleşmeyeceği gibi, diğer ülkelerde de burjuvazi istediği gibi at koşturacak ve kendi hedeflerine rahatça ulaşmanın olanaklarına kavuşacaktı.
Bu ayrışma bir trajediydi ve tarihe sınıfsal değil de, duygusal olarak yaklaşanlar, sınıfsal bakış açısını yitirenler, yaşanan ayrışmayı kavrayamadıklarından, “aman ayrılmayalım, birliğimizi koruyalım” şiarıyla hareket ederek, sonunda cehenneme gitmek bile olsa, birlikte hareket edelim mantığını izlediler. Burjuvaziye yamanmak, onun koltuk değneği olmak, dünya proletaryası için elbette cehennemin dibine gitmekti ve hiç bir proleter öncü, öncülük ettiği sınıfı cehennemin dibine gönderme amacında olamazdı. Bunun için de ayrılık kaçınılmazdı; kurtuluşa giden yol, burjuvazinin kuyruğundan kopmak ve kapitalizm yolundan ayrılmaktı.
Nitekim, bu ayrışma dünya devrimine giden yolu açmasa da, önemli bir alanda, Rusya’da devrime ulaşmanın garantisi oldu.
Ayrılıklara karşı birlikleri savunmak doğrudur. Ancak, bu ne olursa olsun, birlik anlamına gelemez; ve hiç bir zaman böyle bir sonuç çıkarılamaz. Kiminle, nasıl ve neden birlik soruları sorulmadan ve bu sorulara tutarlı cevaplar verilmeden, ayrılıklara karşı, birlikler savunulamaz.
Ayrılıklar, kimi zaman oldukça basit gibi görünen nedenler yüzünden çıkmaktadır, fakat bu basit gibi görünen nedenler, içlerinde büyük ayrılık tohumlarını da barındırırlar. Rus devrimcileri, tüm Rusya için bir komünist partisi yaratma çabasıyla RSDİP’in II. Kongresini yaptıklarında, tam birliğin sağlanacağı anda, büyük bir ayrılık yaşandı. Böylece ünlü Bolşevik-Menşevik ayrışması ortaya çıktı. Parti üyeliği konusunda çıkan tartışmanın ilk etapta basit bir kural tartışması olduğu sanıldıysa da, tartışma sürecinde, sorunun basit bir kural sorunu olmadığı, küçük burjuvazi ile proletaryanın devrime yaklaşım sorunu olduğu ortaya çıktı. Çok geniş katılımlı bir parti isteyen küçük burjuvazi, aslında bir gevezelik kulübü istiyordu; proletarya ise, geniş tabanlı devrime öncülük edecek, militan bir parti istiyordu. Sorun, devrim isteyip, istememekte düğümleniyordu. Bolşevikleşme, lafazanlığa karşı alınan devrimci tavır ve eylemle başladı.
Partimiz PKK’de yaşanan ayrışmayı, tarihi gerçeklerden ve yaşanan süreçten bağımsız olarak ele almak ve dünya komünist hareketindeki deneylerden soyut olarak çözümlemek mümkün değildir. Ayrışmamızın temeli, hiç kuşkusuz, sınıfsal olgulardır. Farklı ideolojik ve politik tavırlar arasındaki mücadele böyle bir sonuç ortaya çıkarmıştır.
Her PKK’li kadronun rahatlıkla görebileceği ve yine her devrimci-demokrat kişinin rahatlıkla değerlendirebileceği gibi, ilk ortaya çıktığı dönemdeki PKK ile bugünkü PKK gerçeği arasında nitel bir fark vardır. Bu faklılığın nedeni ise, PKK’nin süreç içinde değişmesi ve dönüşüme uğramasıdır.
Özellikle 80′li yılların başında -hatta daha 79′da- parti hareketimiz içinde önemli önderlik görevlerinde bulunan Mazlum, Hayri ve Kemallerin ve bu önderlerimizle birlikte PKK hareketini oluşturan kadroların büyük çoğunluğunun düşmana tutsak düşmesi ve bir çok arkadaşın şehit olması, partinin önderliğinin teorik düzeyini oldukça geriletirken,her türlü feodal ve küçük burjuva anlayış ve pratiğin de parti içinde yayılmasına imkan verdi.
İlk çekirdek olarak şekillenişinden 80′e kadar geçen çok kısa süre içinde yükselen ve giderek bütün Kürdistan halkını kucaklayan devrimci bir hareket durumuna gelen partimiz, kadroların devrimci mücadeledeki tecrübesizliği ve önderlik hattının yanlış ve savaştan kaçan yönlendirmeleri sonucunda önemli kayıplara uğradığı bir ortamda, 12 Eylül Faşizmiyle karşı karşıya geldi.
12 Eylül Faşizmi karşısında partimizin yaşadığı gerçek, ülkede cezaevlerinde militanca devrimci direniş, yurt dışında ise feodal kökenli küçük burjuva önderlik ile sömürgeci yapıyla ilişkili küçük burjuva kesimler arasında tam bir kör döğüşü oldu. Yurtsever, proleter kadrolar ise önderlik hattını işgal eden bu kesimler arasındaki iç çekişme ve çatışmalar arasında kalarak, yaşanan kaosa bir çözüm getirememenin ruh haliyle hareket etmeye başladılar; kendilerini bu çatışmalardan soyutlayarak, bir an önce ülkeye dönüp, savaşma ve düşmanla hesaplaşma pratiği içine girdiler. Yurtsever, proleter devrimci kadroların, savaş olsun da nasıl olursa olsun mantığını temel almaları, parti politikasının ve örgütün tamamen feodal küçük burjuva ve liberal küçük burjuva kesimlerin eline terkedilmesine yolaçtı.
Partideki bu çekişmeden güçlü çıkan, Apo’nun şahsında temsilini bulan feodal küçük burjuva despotizm oldu. Gerçekte, partililik diye bir derdi kalmayan liberal küçük burjuva kesimler, açık reformist bir dönüşümü gündeme getirerek, önderlik hattını ele geçirmek istediler; mücadeleden kaçmakta liberal küçük burjuvaziden hiç bir farkı olmayan, kopuşmaya kadar onlarla birlikte hareket eden ve kişisel nüfuzuyla onları etkili görevlere getiren Apo ise, partideki egemenliğini korumak, savaşma arzusuyla dolu olan kadro yapısının desteğini almak ve onlara dayanmak için sahtekarca savaş borazanlığı yaptı. Kendisini parti içindeki siyasal entrikalardan ve çekişmelerden alabildiğine uzak tutan savaşçı yapı Apo’yu destekleyince, liberal küçük burjuvazinin ortaklığından kurtulan Apo, partiye tamamen egemen olmanın olanaklarına da kavuşmuş oldu.
Özellikle III. Kongrede Bizans entrikalarını aratmayacak cinsten oyunlarla, önderlik hattındaki bütün kadroları birbirine kırdıran ve ‘suçlu bir pratik’ edebiyatıyla önderlik hattını tümden suçlu ilan eden Apo, bu kez de gerçekten savaşın en ağır yükünü omuzlayan kadroları kendine yedeklemeyi hedefledi. Büyük bir tasfiyeyi gerçekleştirerek, partide tek ses ve tek güç durumuna geldi. Dünya komünist hareketinde hiç bir yerde görülmedik biçimde, bir partinin genel sekreteri, kendisi dışında, tüm merkezi suçlu ilan ediyordu. Ülkeye adımını bile atmayan Apo, savaşı yöneten önderlik hattının suç ve hatalarından kendisi bağımsızmış ve bunların ortağı değilmiş gibi, yaşanan olumsuzlukların faturasını, savaş alanındaki önderliğe yükleyip, savaşçı kadroların desteğini almaya çalıştı. Kongreden başka her şeye benzeyen ve tamamen talimatlar, tutuklamalar ve zor yoluyla alınan özeleştiriler biçiminde gerçekleşen III. Kongre süreci, PKK’nin, kelimenin tam anlamıyla, şeyh-mürid kurumuna dönüştüğü bir süreç oldu.
Apo’nun PKK’yi tam bir feodal despotizmle idare etmeye başladığı ve kendi görüşlerini uygulamasının önünde hiç bir engelin kalmadığı III. Kongre sonrası süreç, savaş pratiğinde de açığa çıktığı gibi, tam bir feodal savaş ağalığı sürecidir.
Partinin III. Kongresini izleyen bir kaç yıl içinde 50.000 kişilik peşmerge gücüne ulaşılması ve Botan’ın kurtarılması hedeflendi. Bu güce ulaşmak için de zorunlu askerlik yasası çıkarıldı. Özcesi, IV. Kongremiz kurtarılmış bölgede yapılacak ve tüm Kuzey’in kurtuluşunun eşiğine varmış olacaktık.
Bu kararlar alındığında, tüm ülkede çalışma yürüten toplam kadro ve savaşçı sayısı 50′nin üstünde değildi. III. Kongrede merkezi tasfiye etmek için büyük bir savaş edebiyatı yapan Apo, yeni dönem için parti yapısının önüne koyduğu görevlerle, partiyi aşırı bir yüklenme içine soktu.
Apo’nun planlamaları doğrultusunda harekete geçilince, kısa sürede büyük biskoyla karşılaşıldı. Doğanın mantığı gereği yanlış yanlışı doğurur. İçine girilen uygulamalarla, onbinlerce peşmerge gücüne değil, onbinlerce karşı-devrimci çete gücüne ulaşıldı. Geçmişte çok daha az gücü olmasına rağmen Botan’ın her tarafında rahat hareket etme imkanı bulan gerillamız, bu dönemde, nispeten büyüdüğü halde -ki bu büyüme Apo’nun dayattığı rakamın onda biri bile değildir- daha dar alanlara sıkıştı kaldı. Bütün bunlara ek olarak, halkın bağrında kanla açılan korkunç tahribatlara da neden olduk.
Her zaman olduğu gibi bu kez de, pratikte yaşanan fiyaskonun sorumlusu, Apo’nun gözünde, savaş içinde yer alan kadro yapısıydı. Apo, hiç de ustaca olmayan ve oldukça yavan kaçan bahanelere sarıldı. Çeteciliği yerle bir edeceğiz derken, köy baskınlarına yeşil ışık yaktı; kendisinin teşvik ettiği bu eylemler olumsuz sonuç verince de “biz böyle mi söyledik” demeye başladı. Bizzat kendisi, zorunlu askerlik yasasını israrla savunup, pratikte uygulanmasını sağladığı halde, daha sonra “siz askerlik kanununu yanlış uyguladınız” edebiyatına sarıldı.
III. Kongrede kurtarılmış bölge oluşturmayı karara bağlatarak, yapıya dayatan Apo, bu karara göre konumlanmaya başlayan, ama mevcut güç ve kapasitesiyle üstünden gelmesi mümkün olmayan bir görev üstlenen savaşçı yapıyı “siz kurtarılmış bölge şiarını yanlış anladınız” diyerek yerden yere vurmaya ve abuk sabuk kurtarılmış bölge teorileri üretmeye başladı.
Apo, kendi haklılığını ispatlamak için de, tıpkı III. Kongrede olduğu gibi -hatta ondan da ileri bir düzeyde- kadroları sahte özeleştiriler yapmaya zorladı. Sahte özeleştirilerle kendilerini yerden yere vuran kadrolar, partiden kopmamanın bir gereği olarak, Apo’yu yüceltme tavrını benimsediler. Ancak kendi dediklerine kendileri de inanmadıklarından, pratikte yine kendi bildiklerini uygulamaktan başka bir şey yapmadılar. Zaten bundan başka bir şey de yapamazlardı. Ordusuna anlaşılmaz hedefler gösteren Apo, savaş alanına adımını atmaktan korkan bütün ödlek generaller gibi, kadrolara ve savaşçılara küfürler yağdırmaya devam etti.
Başını Hakilerin çektiği, Mazlumların, Hayrilerin, Kemallerin ve Agitlerin manevi önderliğini yaptığı yüzlerce şehidimizin kanıyla yükselen PKK hareketine, Apo’nun uygulamaya koyulan anlayışı, direkt yönlendirme ve talimatları sonucu, yalnızca 87 yılı içinde, yüzü aşkın kadın ve çocuğun kanı sıçratıldı. Sömürgeci Türk jandarmasının dipçik ve kurşun zoruna dayanan zorunlu askerlik uygulamasına benzer bir pratiğin içine girilerek, daha sonra bir fırsatını bulup kaçacak olan yüzlerce çocuk yaşta insan kaçırıldı ve askere alındı; savaştan kaçanların ailelerine baskı yapılarak, onlarca aşiret ve binlerce Kürt köylüsü parti karşıtı tavırlara sürüklendi. Partinin zorundan kaçanlar, kendilerini halkımızın baş düşmanı TC’nin kucağına atarak çeteciliği güçlendiren kaynak durumuna geldiler.
Bu pratik, yani zorunlu askerlik uygulaması tutmayıp, sol ve demokratik kamuoyunun tepkisini üzerine çekince, Apo, bu kez de parti içinde yeni bir suçlu edebiyatı başlatarak, daha düne kadar övgü düzdüğü kadroları hedefledi ve tüm suçu bu kadrolara yükledi. Türk burjuva basınına, bazı ilerici yayınlara ve demokrat kişilere bu pratikle hiç bir ilgisinin olmadığını ve bu pratiğe karşı olduğunu açıklayan Apo, büyük bir utanmazlık ve iki yüzlülükle, kendi kadrolarını savaş suçlusu ilan etti; kimi zamanda, tam bir köylü kurnazlığıyla bu olguyu bütünüyle inkar yoluna giderek, tutarsızlık içine giriyordu. Bu tavır, geçici bir süre için de olsa, Apo’nun yanılgıya uğrayan bazı demokrat ve aydınların desteğini kazanmasını ve dolaylı olarak onları da kendine suç ortağı yapmasını sağladı.
Yaptığı planlamalar ve gösterdiği hedeflerle savaşı tam bir çıkmaza sokan Apo, başarısızlığın nedenini yine kendi dışında aradı, fakat bu kez dayanacak bir kesim bulamadığından tüm parti kadrolarını suçlu ilan etti ve eleştirmeye başladı. Parti içinde, kadroları teker teker suçlu konumuna düşürüp, onlarda tam bir kişilik erozyonu yaratarak, uydulaştırmayı kendi önderliğinin yegane teminatı haline getirdi.
Yapılan eleştirilerde, istisnasız bütün parti kadroları, objektif olarak düşmana hizmet eden ya da düşmanın uzantısı olan kişiler olarak değerlendirildiler; tek kaygısı partiyle birlikte yürümek ve parti dışı kalmamak olan kadrolar da, yaptıkları sözde özeleştirilerle, kendilerinin küçük burjuva, feodal ve objektif olarak düşmana hizmet eden kişiler olduklarını kabul edip, adı parti yargısı olan Apo yargısına boyun eğdiler.
Parti içinde kadroları böl ve yönet taktiğini esas alan Apo önderliği, hiç bir kadronun başka bir kadroya güvenini bırakmadı ve güvenilecek tek kişi olarak kendisini öne sürdü. Bu tavır, partiyi her geçen gün özünden boşaltırken, devrimci kadro tipini de tükeniş noktasına getiriyor ve Apo’yu partinin tartışılmaz tek yargıcı konumuna yükseltiyordu.
Eleştiri-özeleştiri süreçleri adı altında gerçekleştirilen kişiliksizleştirme süreçlerinden geçen kadro yapısı, kendine saygıyı ve güveni önemli oranda yitirdi; savaşa da inançsızca ve/veya intiharvari bir tavırla yaklaşmaya başladı. Bu durum, bir çok kadronun mücadeleyi askıya almasına yolaçarken, bazı değerli kadrolarımızın da intiharvari eylemlere itilerek ölümüne neden oldu.
Partimizi gerçek bir güç haline getiren, kanla yoğrulmuş yoldaşlık bağları, Apo’nun despotik idaresi altında tamamen yok edildi. Bugün, her parti kadromuz, geçmiş günlerin yoldaşlık bağlarını yadederek yaşamakta ve bugünkü ilişki tarzı ve karşılıklı yaklaşıma lanet etmektedir. Lanet edilen şey, kadrolar arasındaki karşılıklı güvensizliktir. Ve eğer bir partiye güvensizlik egemen olmuşsa, hiç şüphesiz, o partinin önderliği de gıdasını bu güvensizlikten alan bir kurumdan başka bir şey olamaz. Diğer bir deyişle, PKK’nin bugünkü resmi önderliği, insanlar arasındaki ilişkileri zehirleyen güvensizlikle beslenerek varlığını sürdürmektedir. Bu durum, ancak faşist önderliklerin toplumda yarattıkları güvensizlik ve ihbar süreçleriyle karşılaştırılabilir. Faşist diktatörlüklerin yegane yönetim kabiliyetinin, toplumların özünün boşaltılması ve kendine güveninin yitirilmesinden kaynaklandığı bilinen bir şeydir.
Partimiz PKK, kadrolarının 80 öncesi birikimi ve sürekli olarak yükselen teorik düzeyiyle gerçek bir partileşme yönünde gelişirken, 80′li yılların başında uğradığı kayıplar yüzünden, tersi bir sürecin içine girdi. Yukarıda açıklamaya çalıştığımız nedenlerden dolayı da, özellikle 80′li yılların ikinci yarısından itibaren bir parti hareketi olmaktan çıkıp, despotik bir aşiret ilişkisine dönüştü. Apo’nun şahsında partiye yansıyan feodal toplum yapısı, bir virüs gibi, hem parti kültürümüzü ve ahlakını, hem de tek tek parti kadrolarını tükeniş noktasına getirdi.
Bugün Apo’nun önderliği altındaki PKK’de tek bir parti kurumu bile yoktur. Parti tüzüğü, parti komiteleri diye bir olguya kesinlikle rastlanmaz. Ortada bir parti tüzüğü olmadığı için de tek karar mekanizması Apo’dur. III. Kongreden bu yana, en azından 3-4 Merkez Komitesi değiştirilmiş ve bunların hiç biri de demokratik bir seçimle gelmemiştir; tamamen Apo’nun tasarrufuyla atanmışlar ve görevden alınmışlardır. Öyle ki, bir çok kez, Akademi’den (Lübnan’dan) Merkez Komitesi üyesi ve hatta koordinatör olarak pratik sahaya gönderilen kadrolar, daha göreve başlamadan veya henüz yeni başlamışken, ardından gelen bir başka talimatla ve hiç bir gerekçe gösterilmeden görevden alınmışlardır. III. ve IV. Kongreler arasında on Merkez Komitesi üyesi soruşurmaya alınmıştır; bunlardan ikisi idam cezasına çarptırılmışlardır. İdam cezasına çarptırılanlardan biri Irak Hükümetine, öteki ise İsveç Hükümetine sığınmıştır. Soruşturmaya alınanlardan beşi parti üyeliğinden çıkarılmış, biri de sıradan parti üyeliğine düşürülmüştür. Geriye kalan Merkez Komitesi üyeleri ise ya ‘özeleştiri süreci’ ya da ‘uygulama süreci’ olarak adlandırılan dönemler içinde tutuklanmış, baskı görmüş ve özeleştiri vermek zorunda bırakılmışlardır. Bu süreçlerden kurtulan sadece ve sadece iki kişi vardır: bunlardan biri Apo’nun kardeşidir, öteki ise Apo’nun bugünkü Avrupa sorumlusudur. Her iki şahıs da bugüne kadar pratik sahaya adımlarını atmamışlardır ve salt Apo’nun uydusu oldukları, onun talimatlarını uyguladıkları için Merkez Yürütmeye yükselerek, ipleri sağlam kazığa bağlamanın aracı olmuşlardır. Parti içinde hiç bir zaman Apo’nun eleştirisine uğramamış olan bu iki şahıs, bırakalım eleştiriyi, şişirme bir övgüyle, partinin polis şefleri durumuna getirilmişlerdir.
Eğer bir parti merkez komitesi, sadece dört yıl içinde böyle bir uygulamaya uğruyorsa, orada hangi partililikten söz edilebilir? Dünya devrim tarihinde böyle bir örneğe rastlamak mümkün olsaydı, durum biraz olsun anlayışla karşılanabilirdi. Buna rağmen Apo, bir kez daha durumu açıklamanın bir yolunu buldu ve “hepiniz suçlusunuz, idamlıksınız, ama biz yine de af ediyoruz” diyerek kadrolara hakaret etti. Hakaret edilen, baskı altında tutulan ve kişiliksizleştirilmeye çalışılan kadrolar, bugüne kadar savaşın tüm yükünü omuzlayan, kanını döken, şehit düşen kadrolardır. Apo ve çevresindeki iki, üç uşak kişilikli adam ise, bugüne kadar ülkeye ve savaşa adımlarını dahi atmadıkları halde, “savaşamıyor, savaşı beceremiyorsunuz” edebiyatıyla, komutanları ve savaşçıları suçlamaya kalkmaktadırlar.
Apo’nun kadroları kendisine bağlı tutmasının tek yolu, onları beceriksiz ve güvenilmez kişiler olarak lanse etmesidir. Her nedense, bir türlü becerilemeyen ve başarıyla yürütülemeyen savaşı yürütme işini üstüne almayan Apo, “benim ülkeye gelmem provokasyon olur, çünkü düşman bana ulaşmak için bütün gücünü üstümüze yollar ve eziliriz” bahanesini öne sürerek, devrim kaçkınlığına kılıf hazırlamaktadır. Yeri geldiğinde kadroları suçlamak için, “siz Kürdistan dağlarının kıymetini bilmiyorsunuz, bu dağları kullanmasını bilseniz, yenemeyeceğiniz ordu yoktur” diyen bu savaş kaçkını, her nedense Kürdistan dağlarının kendisini koruyacağına inanmamaktadır.
Yaşanan gerçek nedir? TC’nin bugüne kadar Apo’yu yok etmeye yönelik tek bir saldırısı bile yokken, ülkedeki gerillamız, her yıl kendisini yok etmeyi amaçlayan yeni bir ordu saldırısıyla karşı karşıya kalmaktadır.
89′da Serxwebun gazetesinde çarşaf çarşaf yayınlanan bir ajan saldırısı senaryosu uyduruldu. Partinin başına çöreklenen bu savaş kaçkını, salt “TC bana böyle yöneliyor, beni vurmak için her türlü girişimi uyguluyor” imajını yaratmak için, oniki kadro adayını öldürttü. Hepsi de mücadeleye katılmak için gelen bu devrimci arkadaşlarımız, TC polisinin dahi uygulamadığı işkence yöntemleriyle ve Esat Oktayvari itiraflarla ajan olduklarını söylemeye zorlandılar ve kurşuna dizildiler. Yine aynı durumda olan onun üzerinde devrimci kadro adayı, parti içinde yapılan devrimci bir müdahaleyle ölümden kurtarıldı; bunlardan bazıları daha sonra şehit düştü; bazıları da şu anda düşmana karşı savaşmaktadır.
Apo, yapılan eleştiriler karşısında, sözde ne kadar demokrat olduğunu göstermek için, parti kadrolarına “isterseniz hizip kurun ve benimle öyle mücadele edin” demektedir; fakat öte yandan da, kendisinin verdiği talimatlara en ufak bir eleştiri yöneltildi veya bu talimatların benimsenmediği hissettirildimi, böyle bir tutum içine girenleri, komplocu, provokatör ya da parti üzerinde hesapları olan kişiler olarak ilan edip ve sonunda da işkence ve fiziksel olarak yok etme de dahil her türlü yöntemi uygulayarak tasfiye etmektedir. Öyle ki, her hangi bir bildiride veya raporda “Yaşasın Başkan Apo!” sloganını atmamak veya “Parti Önderliğine söz veriyorum” dememek, parti içinde soruşturma gerekçesi olmaktadır.
Partiyi kendi babasının tekkesi gibi yöneten savaş kaçkını önder bozuntusu, partili arkadaşları da kendi mülkü gibi görmekte ve öyle kullanmaktadır. Bugün partimizin tepesine çöreklenen bu despot yüzünden partimizde tam bir ahlaksal yozlaşma ve çürüme yaşanmaktadır. “Her şeyinizle önderliğe bağlanacaksınız ve önderliği uygulayacaksınız”, “Tüm sevgiler bende birleşmeli, bende (önderlikte) birleşmeyen hiç bir sevginin pratik anlamı yoktur. Yurt sevgisi, parti sevgisi, yoldaşlık sevgisi, önderlik sevgisinde anlam bulur” diyen Apo, onlarca bayan yoldaşımızı kendisiyle ahlaksız ilişkilere zorlamış, bir çoğunu düşürmüş, düşüremediklerini de, “partiyi kavramamış, bizi kavramamış” kişiler olarak niteleyerek, üzerlerinde ağır baskılar uygulamış, bazılarını da ajan olduklarını öne sürerek katlettirmiştir. Bu durumda olan bayan arkadaşlarımızdan bazıları hala tutuklu bulunmakta ve işkence altında, ajanlık senaryosuna yarayacak itiraflar yapmaya zorlanmaktadırlar.
Apo, kendisine olumlu yanıt vermeyenleri, yukarıda anlattığımız şekilde, Dehakvari yöntemlerle ezerken, böyle onursuz bir ilişki içine girmeyi kabul edenleri ise, kadrolar arasında birer muhbir gibi çalıştırarak, muhbirlik ağını geliştirmekte, bazılarını da en üst düzeyde görevlere atayarak ödüllendirmektedir. Parti içindeki kadın-erkek ilişkileri, Apo’nun sarayında haremlik-selamlık ilişkilerine dönüşmüş ve bir çok bayan arkadaşımıza, bu kişi tarafından cariye gibi davranılmıştır.
Partinin bu şekilde dönüşüme uğramasının bilimsel olarak açıklanması, Apo yönetiminin sınıfsal karakterini ortaya çıkaracaktır: bu da feodal komploculuktur. Büyümek isteyen feodalin her yolu mübah gören makyavelizmi, bu şekilde partiyi özünden boşaltırken, partinin dışa dönük siyasetini de içerikten yoksun bırakmaktadır.
Nitekim, bu savaş kaçkını önderlik, partimizin ulusal politikasını da tamamen tasfiye etmiş bulunmaktadır. 12 yıldır ülkeye adımını bile atmayan sahtekar önderlik, yurt dışında, şehitlerin kanı ve Kürdistan halkının emeğinin ürünü olan milyarlarca liralık servet birikimini elinde toplayarak, tam bir feodal-burjuva gibi palazlanırken, öte yandan da ulusumuzu emperyalizme ve TC’ye pazarlamaya başlamıştır.
Ağzı her açıldığında KDP’yi TC ile ilişkilerinden dolayı eleştiren Apo, sömürgecilerin ülkemizi böl-parçala-birbirine kırdır politikasını en kötü şekilde uygulamanın şampiyonluğunu yapmaktadır. 90′da başlayan ve Kuveyt’in işgaliyle doruğuna ulaşan Irak-PKK ilişkilerinde, Apo’nun Saddam’a verdiği güvence, PKK’nin bulunduğu alanlara hiç bir Güney Kürdistanlı gücü sokmayacağı biçimindeydi. Bunun karşılığında da PKK Irak-Türkiye sınırını kullanacak ve biraz da silah yardımı alacaktı. Nitekim, bunun bir gereği olarak, 91′in Ocağında, Irak tarafından partiye 9 silah ve 30.000 Dinar para verilmiştir. Bu ilişkilerin ve alış-verşin bedeli ne oldu? Kürdistan halkı, bizzat Apo’nun talimatları ve yönlendirmeleri nedeniyle,91′in kış ve bahar aylarında büyük bir ihanete daha uğradı. Irak ve ABD’nin başını çektiği emperyalist savaşın hemen ertesinde, bütün Güney Kürdistanlı halk kitleleri ayaklanarak, şehirleri birer birer ele geçirip, düşürürken, Saddam yönetimiyle taktik ilişki yürütüyoruz adı altında, Irak’ın gizli servisiyle aleni ilişkiler sürdürüldü. Ayaklanmaların başladığı anda, Irak Kürdistanı’nda 2000 civarında silahlı gerillamız vardı ve bölgede bizden başka silahlı güç yoktu. Buna rağmen, “bu ayaklanmalar bastırılacak, yönetimle aramızı bozmayalım, duruma müdahale etmeyelim” talimatlarıyla, Güney Kürdistanlı halk kitleleri öncüsüz ve savunmasız bırakıldı. Gerçekten de tarihimizde ve özellikle de 20. yüzyılın hiç bir döneminde kurtuluş olanakları bu denli oluşmamıştı. Bu olanaklar kullanılmadığı gibi, takınılan tavır nedeniyle de partimiz, Güney Kürdistan’daki halk kitlemizin öfkesini ve antipatisini topladı.
Ağzı her açıldığında ilkel milliyetçi ve feodal küçük burjuva güçleri ülkeyi satmakla ve savaştan kaçmakla suçlama sevdalısı olan Apo’nun, 91′in başlarında, güneydeki kurtuluş olanaklarını nasıl tepelediği ve kaça sattığı tüm halkımız tarafından merak edildiği gibi, devrimciler, yurtseverler ve bütün parti kadroları ve savaşçılar tarafından da anlaşılmayan ve anlaşılmadığı içinde rahatsızlık duyulan bir konudur.
Nitekim ayaklanmalar bastırılıp da büyük göç başlayınca, bazı parti kadrolarımız “ne olursa olsun duruma müdahale edeceğiz” diyerek, tamamen yurtsever ve devrimci kaygılarla harekete geçip, savaşçı yapıyla birlikte, halkımızın peşine düşen Saddam güçlerine karşı savaşmaya başladılar; Zaho mıntıkasında bir taburu savaş dışı bıraktılar, onlarca askeri ölümle cezalandırıp, bir çok araç ve gerece de el koydular. Daha büyük eylemler ve saldırılara hazırlanan güçlerimiz, Apo’nun telsizle gönderdiği talimatla durduruldu. “Irak yönetimiyle eski taktik ilişkilerin yolları aransın ve askeri tavrımız durdurulsun” talimatından sonra, partimiz yeniden “taktik ilişkiye” zorlandı.
Kendi gücümüzle ve giderek halkı da içine alacak olan savaşçı tavrımızla, bir çok alanda denetimi ele geçirebileceğimiz halde, halkımız emperyalistlerin sahte kurtarıcılığına emanet edildi ve başta ABD olmak üzere, tüm emperyalist güçler halkın umudu haline getirildi.
Oysa partimizin, 90′ın 12. ayının son on günü içinde ve savaş ortamında yapılan IV. Kongresinin aldığı kararların “Acil Hedefler” bölümünde, Güney Kürdistan’da uygun koşullar doğarsa, bağımsızlık ilan edilecek, hükümet kurulacak ve bunun sağlanması için gerilla ve cephe düzeyinde gerekli hazırlıklar yapılacak, deniliyordu. Daha IV. Kongremizin aldığı kararların mürekkebi bile kurumadan, bu kararlar yok sayıldı ve tam bir ihanet politikasıyla, yukardaki tavır geliştirildi.
Ulusal bağımsızlık politikamız, uzun süreden beri PKK’deki Apo önderliği tarafından tamamen tasfiye edilmiş durumdadır. Yaşanan gerçek, bağımsızlık ve devrim hedefimizin, artık sadece edebiyatının yapıldığıdır.
Ulusal mücadeleye katılan Kürt feodalinin tavrı, kendi gücüne güvenmemek ve mutlaka bir dış güce dayanmaktır; bu da olmazsa, kendini egemen güce pazarlamaktır. Sözde yıllardır partimizin bağımsızlık savaşını halkımızın bağımsızlığını ipotek altına almış olan güçlerin kucağında yürüten ve bu güçlerin talimat ve yönlendirmeleriyle hareket eden Apo, özellikle 80′li yılların ikinci yarısından itibaren, değişen uluslararası siyasetle birlikte kontrolü altında bulunduğu güçlerin de değişime uğraması sonucunda, kendi sınıf karakterini daha açık bir biçimde ortaya koymaya başladı.
Sovyetlerden beklenen ve bir türlü gelmeyen destek umudu tümden yitirilince, daha düne kadar Gorbaçov önderliğine karşı olumsuz bir tek söz bile söylememek için kendini zorlayan önderlik, bir anda Sovyetleri emperyalist bir ülke olarak ilan etti ve bunun uzun bir geçmişe dayandığını söylemeye çalıştı. Geçmişe yaklaşımın özeleştirisi yapılmadan ve parti kurullarında tartışılmadan -doğru ya da yanlış olmasının önemi yok- bir günde Sovyetlerin emperyalist ilan edilmesi, önderliğin ne kadar tutarsız bir tavır içinde olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Hiç kuşkusuz, bu ne ideolojik, ne de politik yaklaşımla açıklanabilir. Sorunun özü, politikadaki pragmatizmdir, ilkesizliktir.
Apo, M. Ali Birand’la yapılan son görüşmede aynen şunu söylüyor: “Ben ABD’nin her şeyine karşı değilim; ABD’nin TC’nin özel savaşını desteklemesine karşıyım”. Özcesi, M. Ali Birand’la ABD’ye ulaştırılmak istenen mesaj, “Kürt sorununa önereceğiniz ve öteden beri TC’ye dayattığınız özerklik çözümüne hazırım, savaş diye bir derdim yok” mesajıdır. M. Ali Birand ile Özal’a ulaştırılan mesaj ise şudur: “Özal cesur olsun, O bir adım atsın, biz iki adım atarız”. Özal, hangi noktada cesur olacak? Bağımsız bir Kürdistan adımını mı atacak? Karşılığında sen iki adım atarak ne vereceksin? Özal’ın böyle bir adım atmayacağı açıkken ve ancak reformist bir çözüm için adım atabilecek durumdayken, senin atacağın iki adım nedir? Bütün bunlar, M. Ali Birand ile Apo arasındaki sırlardır. Öyle ki, hiç bir partilinin bu görüşmede hazır bulunmasına izin verilmemiş, MY üyesi arkadaşımız bile dışarı çıkarılmıştır.
Siyasi yorumlarında belli bir olgunluğa ulaşan gazetecilerin bile bir kısmı, Apo’nun son basın açıklamalarındaki yaklaşımını yüzeysel değerlendirdiler ve onu “ne yaptığını bilmeyen biri ” olarak nitelediler. Aslında , Apo’nun yaşadığı sıkıntı, reformist çözümleri parti yapısına nasıl kabul ettirebileceğidir. Yoksa Apo’nun hedefinde bir belirsizlik yoktur, belirsizlik, böyle bir çözüm karşısında, parti içinde çıkması muhtemel bir direnişi nasıl kırabileceği ve etkisizleştirebileceği noktasındadır.
Özal Hanedanlığı TC’yi, emperyalistlerin Kürt formülüne hazırlarken, bazı özel elçilerle Apo’ya da mesaj ulaştırmış bulunmaktadır. Özal’la büyük ölçüde gizli bir anlaşmaya varmış olan Apo ise, partiyi buna hazırlamak için yoğun bir çaba içine girmiş bulunmaktadır. Apo’nun PKK’yi reformist bir çözüme yanaştırma planı iki aşamalı bir taktiğe dayanıyor: Önce gerçekten dürüst ve savaşı yürütebilecek kadrolar tasfiye edilecek ve böylece savaşımız bir çıkmaza sokulacak, ardından da “ben ne yapayım, savaşı yürütemiyor, götüremiyorsunuz” denilerek özerklik planına yatılacaktır.
Dürüst devrimci kadroların tasfiyesi, zaten öteden beri, her türlü yöntem uygulanarak sürdürülmektedir ve 91′in başından bu yana da büyük bir hız kazanmıştır. Bazı kadrolar görevlerinden alınarak, daha alt düzeylerdeki görevlere düşürülmüş, bazıları hakkında soruşturma açılmış, bazıları tutuklanmış, bazıları hakkında ise ölüm cezası kararı alınmıştır ve bu kararların uygulanması aşamasına gelinmiştir.
Bunlar Apo’nun PKK’yi tamamen bitirme planının parçaları olarak gündeme gelmekte ve keskin bir savaş edebiyatının arkasında gizlenmektedirler. Savaşa bu kadar sevdalı olan bir generalin, bir komutanın, neden ordularının başına geçmediği, neden savaş alanına gitmediği sorusu ise hep askıda kalıyor tabii. Eğer bunca insan bu savaşı yürütemiyorsa, halkın bir an önce kurtuluşa ulaşması için, en beceriklimiz olan sen neden silahını kuşanmıyor ve binleri aşan şehidimize analık eden dağlarımıza gelmiyorsun?
Gelmek istemiyor, çünkü bireysel yaşamını örgütlemiştir. Gelmek istese de gelemiyor, çünkü sahibi onun boynundaki ipi sağlam kazığa bağlamıştır. Apo’nun boynundaki ip vasıtasıyla kazığa bağlanan, savaşımızdır, politikamızdır, ideolojimizdir, örgütümüzdür. Partimiz PKK’de yaşanan böyle acı bir gerçekle karşı karşıyayız.
Apo’nun önderliğindeki PKK’de öteki devrimci yurtsever örgütlere yaklaşımda da büyük bir yozlaşma vardır ve gıdasını iki yüzlülükten, güvensizlikten alan bir örgütler arası politika yürütülmektedir. Apo’ya göre PKK dışındaki bütün örgütler, şu ya da bu oranda emperyalizm veya TC ile ilişkilidir. Ve hepsi de PKK’yi ve Apo’yu tasfiye etme esasından hareket etmektedirler.
Devrimci ve demokrat güçlerle ilişkilerde ideolojik mücadele ve politik dostluk ilkesinden kesinlikle habersiz olan ve buna zerre kadar önem vermeyen Apo önderliğinin tek hareket noktasını ‘ajan olup olmama’ oluşturmaktadır. Bu tavır, PKK’nin öteki sol güçlerle ideolojik düzeydeki mücadelesini sıfıra indirirken, politik ilişkiyi de yaranma ve kuyrukçuluk düzeyine düşürmüştür.
Örneğin, Devrimci Birlik Platformu adı altında dört siyasi güçle kurulan ilişkinin Apo için pratik anlamı, bu platformu bir vitrin olarak kullanmak, bu platformda yer alan sol, devrimci güçleri kendine bağlamak ve PKK’nin bir propaganda aracı haline getirmektir. Sahibi Apo’yu nasıl bağlamışsa, hangi yöntemlerle avucuna almışsa, Apo’nun da izlediği yol budur.
Özellikle 88′den sonra bazı Türk demokrat ve aydın çevreleri ve kişilerle geliştirilen ilişkiler vardır. Bunlar çok ilginç ilişkilerdir. PKK’yi tanımak ve ilişkiye geçmek isteğinde olan bir çok dürüst, demokrat kişi ve grup, öyle bir yaklaşımla ele alınmıştır ki, kelimenin tam anlamıyla kullanılmışlardır.
Parti kadrolarının döktüğü şehit kanı ve emeğinin ürünü olan mücadelesi PKK’yi gündemleştirirken, PKK gerçeğini yakından tanımak ve tavırlarını gözden geçirmek niyetinde olan ve bu niyetle ziyaretlerde bulunan bir çok demokrat-aydın, Apo’yla temas ettiklerinde, Apo bunlara yalnızca kendi kişiliğinin propagandasını yapmış ve yapılan bir çok feodal komplocu eylem nedeniyle yıpranmış olan imajını düzeltme çabası içine girmiştir. Özellikle, sol kamuoyunda tanınan bazı kişilerin -açık ya da gizli- desteğini alarak, görüntüyü kurtarmayı esas almıştır. Nitekim, bunların gayet samimi ve dürüst yaklaşım sahibi olan bir bölümü, Apo’nun feodal komplocu çizgisinin yalanlarla örülü propagandasının aracı haline gelmişlerdir. PKK’yi Kürdistan halkıyla karşı karşıya getiren kontravari eylemlerin bir kısmını inkar yolunu seçen ve bunların PKK tarafından yapılmadığını iddia eden Apo, bu kişileri de yalanlarına ortak etmiştir.
Kontrgerillanın “yap-sahip çıkma-düşmana yık” mantığının aynısını uygulatan Apo, bir yandan söz konusu pratiği besleyen talimat ve yönlendirmeleri geliştirirken, öte yandan da gelen tepkiler karşısında “PKK’nin bu olaylarla ilişkisi yoktur, bunları TC yapıyor” yalanlarını yaymaktadır. PKK’yi ulusal kurtuluşçu bir gerilla hareketi olarak gören ve bu nitelikteki bir hareketin böyle eylemler yapmayacağını bilen demokrat ve aydın kişiler de “bu eylemler PKK’nin değildir” diyerek, dolaylı olarak Apo’nun gerçeklerin üstünü örtme çabasının aracı haline gelmektedirler.
Gerçekten de, bu tür eylemlerin, PKK’nin çıkışı, gelişme ruhu ve gerçek çizgisiyle hiç bir ilişkisi yoktur. Tepedeki feodal-komplocu, despot kişiliğin partiyi ve savaşı yönetme ve yönlendirme tarz ve anlayışının bir sonucudurlar. Haklı bir savaşın yalan ve sahtekarlıklarla yürütülemeyeceği, bunun proletaryanın haklı savaş anlayışıyla bir ilişkisinin olmadığı, olsa olsa, toplumdaki sömürücü kesimlerin çapulcu, talancı karakteriyle açıklanabileceği herkes tarafından bilinen bir gerçektir.
Nitekim, “biz yapmadık, TC yaptı” denilen eylemlerin büyük bir kısmı IV. Kongremizde mahkum edildi ve bunlara neden olan anlayışların eleştirilmesine ve sorumluları hakkında soruşturma açılmasına karar verildi.
Görüştüğü her gruba ya da kişiye partiyi şikayet eden ve kadroları yağcı, boyun eğen ve baskıcı kişiler, kendisini ise, bulunmaz bir önder ve demokrat bir kişi olarak tanıtan Apo, öteki örgütlerle kendi arasında kişisel bir bağ kurma çabası içine girmiştir. Örneğin, Lübnan’da Dev-Sol’a her türlü zorluğu çıkaran Apo, yüz yüze görüşmelerde bu zorlukları kadrolara yüklemiş ve kadroları Dev-Sol’a şikayet etmiştir. Tipik feodal-küçük burjuva kurnazlığıyla kişisel yatırımlar yapmanın anlamı, ilişkilerde partiyi tasfiye etmek ve karşı tarafı kendine çekmekten başka bir şey değildir.
Kürt yurtsever-demokrat güçlerle geliştirilen -daha doğrusu geliştirilmeyen- ilişkiler ise başlı başına bir iki yüzlülüktür. Kuruluş döneminde, parti hareketimizin yol almasını yaklaşık bir yıllık bir gecikmeye uğratan en temel neden, Apo’nun TKDP ile birlikte bir oluşuma gitme çabasıydı. Feodal, küçük burjuva yapısı gereği, başını Ömer Çetinlerin çektiği bazı feodal kökenli kişilerle hareket etmeyi esas alan Apo, bu çevreyle giriştiği kişilik, benlik çatışmasından sonra yolunu ayırınca, sanki daha önceki dönemde onlarla birleşmenin israrlı savunucusu değilmiş gibi, tüm Kürt güçlerini düşman ilan etti. Partimizin, öteki güçlere ideolojik yaklaşımını, sürekli olarak, kendi kişisel tavrıyla bastırmaya çalışan Apo, daha sonraki süreçte bunu ana yaklaşım biçimi haline getirdi.
Küçük burjuva-feodal karakterin en önemli özelliklerinden biri köylü kurnazlığıdır. Bu özelliğe sahip olan Apo, tam bir aşiret reisi gibi, geçmişte en ağır sözlerle saldırdığına, küfürler yağdırdığına, kanlı bıçaklı olduğuna, gerektiğinde, rahatlıkla dost gülücükler ve mesajlar gönderebilmektedir. Nitekim partimizin yurt dışında, oldukça zorlu dönemleri yaşadığı 80′li yılların ilk yarısında, bazı kadrolarımızın öncülüğünde IKDP’yle geliştirilen ilişkileri Apo önderliği de kabul etmek zorunda kaldı.
IKDP’siyle ilişkilerimiz, daha 80′li yılların başında, İran ve Irak’da görevli olan kadro arkadaşlarımız tarafından başlatılmıştı. Bu alanlardaki ilişkilerde gelişme sağlanınca, iki parti arasında 83 yılında bir protokol imzalandı. Bilindiği gibi, bu dönemde, silahlı gücümüzün hemen hemen tümü Irak sahasına aktarıldı ve Irak sahası geri üs olarak kullanılmaya başlandı. Irak’daki güçlerle ilişkiler kurma yolu açılmışken ve bu ilişkiler, doğru bir yaklaşımla daha da ileri götürülebilecekken, günlük faydacı yaklaşımlar ve karşılıklı yapılan hatalar ilişkileri sekteye uğratmış ve daha sonra da tümden kopma noktasına getirmiştir.
Irak’daki bütün Kürt güçleri feodal-komplocu ve emperyalizmin işbirlikçisi olarak nitelendiren Apo önderliği, daha sonraki süreçte, özellikle de 88 yenilgisinden sonra, bu güçleri yok etmeyi esas hareket noktası haline getirdi. İlk etapta, bu güçleri kesinlikle Kuzey Kürdistan’a (Botan-Irak sınır hattına) sokmama kararı alındı. Ve bu kararın bir sonucu olarak, IKDP saflarında savaşan altı Güney Kürdistanlı yurtsever kadro ve savaşçı, Botan’da tutuklanıp, sorgulandıktan sonra katledildiler. Irak’daki Kürt güçleri TC’yle güç birliği yapmakla suçlayan Apo önderliği, 90 ve 91 yıllarında Saddam yönetimiyle ilişkilerini geliştirirken, KDP ve Yekiti’yi Irak-Türkiye sınır bölgesine sokmama güvencesi vermiştir.
Yine 88 yılında, Yekiti’yle bir dostluk ve işbirliği protokolü imzalanmış, fakat bu protokol, daha mürekkebi bile kurumadan, tek yanlı olarak, Apo tarafından yok sayılmıştır. Buna gösterilen gerekçe de Talabani’nin Amerika ziyaretiydi. Apo, “Biz protokolü imzaladıktan sonra Talabani bizi Amerika’ya pazarlamaya gitti” diyordu. Oysa aynı Apo, bugün hiç sıkılmadan, M.Ali Birand’a “Ben Amerika’nın her şeyine karşı değilim” diyerek ABD’ye yeşil ışık yakmaktadır.
Diğer güçlerle hiç bir zaman dostluk ilişkisi içine girmeyen ve her zaman “bunlardan ne kadar faydalanabiliriz? ve/veya bunları nasıl tasfiye edebiliriz?” hesapları güden Apo önderliği, 90 yılı içinde KDP ve Yekiti’nin israrlı bir şekilde savundukları dostluk ve işbirliği önerisini reddetmeyi esas aldı. Bunun nedenini de şu şekilde açıklıyordu: “Şu anda Kürdistan sorunu temsilini bizde buluyor. KDP ve Yekiti bizimle birlik yaparak ömürlerini uzatmak istiyorlar. Bizim onlarla birliğimiz, onları bitmekten kurtarır. Bu açıdan kendileriyle ilişkiye geçmek yanlış olacaktır.” Nitekim, bu tavırdan dolayı, bu güçlerin bütün girişimleri sonuçsuz kaldı, arzulanan birlik ve ortak hareket sağlanamadı. Güç birliğini engelleyen bizzat Apo önderliğiyken, KDP ve Yekiti güç birliğinden kaçmakla ve TC’yle işbirliği yapmakla suçlandılar ve teşhir edildiler.
Parti içinde olduğu gibi, dış ilişkilerde de iki yüzlülüğün ve komplonun egemen olduğu bir ortamda, Apo önderliğinin Kürdistan halkına ve devrimine dayattığı makyavelist bir hükümdarlıktan başka bir şey değildir. Bu ortamda devrimci bir dönüşümün olması mümkün değildir.
PKK-DİRİLİŞ KANADININ YOZLAŞMAYA KARŞI DİRENİŞİ VE AYRILIK SÜRECİ
Birlikte hareket eden güçlerin belli bir ayrışma ve sonunda da kopma süreci içine girmesi bir anda oluvermiyor şüphesiz. Özellikle sınıf mücadelesi veren ve bu temelde iktidarı hedefleyen güçlerde kendini gösteren ayrılıklar, daha başlangıçta, embriyon halinde, birlikte hareket eden kesimlerin eğilimlerinde, yönelimlerinde vardırlar. Bu eğilimler ve yönelimler, uygun koşullar altında belli bir somutluk kazandıktan sonra, birlikte hareket edip etmemeyi belirleyen faktör, ayrılık içindeki kesimlerin sorunu ele alış tarzı ve nasıl bir çözüm istedikleridir.
Partimiz PKK, Kürdistan gibi yarı feodal ve sömürge bir ülkede, proletaryanın öncü gücü olarak ortaya çıktığından, öznel ve nesnel gerçeklerin alabildiğine çatışma içinde olduğu bir ortamdan ister istemez etkilenecek ve bu gerçeklerin ağır etkisi altında olacaktı. Ve nitekim böyle de oldu.
Yaşanan bu durum gayri iradi bir durumdu ve toplumsal yapı ve yaşamın yadsınamaz sonucuydu. Henüz güçlü bir proletaryası olmayan, proleterlerin fabrikada işçi, toplumsal yaşamda ise feodal aşiret kültür ve yaşam biçimine bağlı köylüler olduğu ve bundan dolayı da ciddi bir proleter olgunluğa ulaşamadığı bir ülkede, proletaryanın öncü örgütünü oluşturmak bir çok sancıyı da bağrında taşıyacaktır.
Proletarya, özellikle proletaryanın olgunlaşmadığı geri kalmış ülkelerde, daima aydın küçük burjuvaların öncülüğüne mahkum olmuştur. Bilimle tanışma fırsatının sadece bu kesimin elinde bulunması ve bunların toplumsal yaşamda oldukça esnek ve yaygın ilişkilere sahip olması böyle bir objektif gerçekliğin temelini oluşturur.
Aydın küçük burjuvazi ile proletaryanın arasındaki bu ilişki, kuşkusuz, salt ülkemize özgü bir durum değildir. Günümüzde çalışma koşullarının iyi, sosyal olanaklar ve kültür düzeyinin bir hayli yüksek olduğu gelişmiş kapitalist ülkeleri bir yana bırakırsak, geriye kalan bütün ülkelerin kaderi, bizim kaderimizle aynıdır. Aynı durum, yüzyılımızın başında, bütün dünya ülkeleri için de geçerliydi.
İşte küçük burjuvazinin sınıf karakterinin oldukça kaypak olması, buna karşın proletaryanın geliştikçe netleşen sınıfsal konumu arasındaki çelişki, söz konusu ilişkiyi sürekli olarak etkilemiş ve bir olumsuzluk nedeni olmuştur. Geçmişte devrimini yapmış olan ülkelerde, bugün devrimin ters yüz olması, karşı devrimci toplumsal muhalefetlerin ortaya çıkması ve sonuçta kapitalizme geri dönülmesinin tarihsel kökenleri iyice irdelenirse, sorunun temelde bir öncü-kitle ilişkisi sorunu olduğu, öncünün kitleselleşemediği veya kitlenin öncü durumuna geçemediği gerçeğinde yattığı anlaşılacaktır. Öncü neden kitleye inemedi veya neden kitleyi kendi düzeyine çıkaramadı? Bu sorunun cevabı da ancak öncünün ta ilk şekillenişinden başlayarak ve çıkış koşulları ele alınarak cevaplanabilir.
Devrim, dünyanın en geri kalmış ülkelerinde patlak vermişti ve buralarda küçük burjuvazinin devrimdeki rolü, gerek öncü içinde ve gerekse toplumsal yapıda, oldukça büyüktü. Denilebilir ki, küçük burjuvazi proletaryayı dengeleyebilecek durumdaydı ve üstelik tüm öncü örgütlerde büyük bir küçük burjuva yığılma vardı. Şüphesiz, öncü örgüt, yani parti, bir küçük burjuva örgüt olarak değil, bir proleter örgüt olarak şekillenmek ve gelişmek istiyordu. Ancak, tüm öncü partiler, bu istek ve gerçek arasındaki ağır çatışma koşullarında yol almak zorundaydılar. Bu çatışmanın proletarya lehine çözümlenmesi ancak proletaryanın güçlenmesi ve proleter yaşamın olgunlaşmasıyla mümkün olabilirdi. Devrim süreçlerinde öncünün çok önemli bir rol oynaması ve öncüdeki küçük burjuva yığılma, küçük burjuvaziyi, proletaryaya kıyasla, daha avantajlı bir konuma yükseltmiştir; ve üstten geliştirilen ve topluma dayatılan ayrılıkçı eğilimler, özel mülkiyetçi, ayrıcalıklı tavırlar, güçlenen proletaryaya denk düşen olgunlaşmış bir proleter yaşamı değil, yoz bir yaşamı dikte ettirmiş ve öncü ile kitle arasındaki bu çatışma, süreç içinde toplumsal düzeyde de baş göstermiştir.
Öncünün kitleden kopması için, her şeyden önce, kitle çizgisinin tasfiye edilmesi gerekir. Bu da, küçük burjuva kökenli kadro yapısının taşıdığı eğilimlerin güçlenmesi ve gelişmesiyle mümkündür. Devrimci komünist partilerinin bu kadar yaygın bir biçimde dönüşümünün nedeni, devrimci dönüşüm sürecinin zorluklarının doğru tarzda çözümlenmemesi, kısa vadede çözüm gibi görünen yöntemlere saplanılması ve bu yöntemlerin strateji haline getirilmesidir. Böyle bir zeminin yaratıcısı olan öncüsü durumundaki mücadele partileri, giderek bürokratlaşan aygıtlara, bürokratlaşan aygıtlar da yukardan gelen emir ve talimatlarla işleyen mekanizmalara ve demokrasiden iyice uzaklaşan diktatörlüklere dönüştüler.
Devrimci örgütlerde böyle bir dönüşümün olması için, üretkenlik olayının ortadan kalkması gerekiyordu. Bu iki biçimde gelişti: mücadele içinde yer alan kadroların önemli oranda sıcak savaş içinde yitirilmesi ve doğan boşluğun daha alt düzeylerdeki yeterince deney sahibi olmayan kadrolarla doldurulması. Alt düzeylerdeki örgütlere indikçe, bunlarda belli bir şişme olduğu görülecektir ve bu şişme, genel olarak partilerin düzeyini düşürmüştür. Yeterli üreticilik-yaratıcılık düzeyine ulaşamadığından sorunlar karşısında çözümsüz kalan kadro yapısı, üstten gelen talimatlara bağlı kalıp, sunulan her çözümü bir reçete olarak ele alıp, bunları uygulamanın aracı haline dönüştü ve amir-memur ilişkisinin objektif zeminini oluşturdu.
Komünist partilerdeki demokratik işleyişin esası olan üstten-alta, alttan-üste denetim olayının bu şekilde ortadan kalkması, en üstte mutlak bir egemenlik yoğunlaşmasını ve en üst düzeydeki kişinin mutlak egemenliğini de birlikte getirdi. Komünist partilerdeki kişisel iç diktatörlükler böyle bir mekanizmadan türedi.
Kişisel diktatörlüklerin gelişmesinin bir diğer önemli nedeni de geri toplumsal yapıdaki önderlik kültürüdür. Geri toplumlardaki egemen önderlik kültürü karizmatik önderlik tipine denk düşer. Karizmatik önderlik, kişinin, toplumun bazı değer yargılarına cevap vermesiyle ortaya çıkar. Geri toplumlar, modern örgütlenme düzeyine ulaşamadıklarından, kaderlerini kişiye bağlama, kişinin etrafında örgütlenme eğilimindedirler. Eğer kişiden topluma ulaşan mesaj güçlüyse, onaylanan kişinin her söylediğini yapmak ve ona uymak bir kültür olur. Önderin topluma ulaşan ilk mesajı önemlidir; daha sonraki pratik ve söylem sorgulanmaz; buna gerek yoktur, çünkü alınan mesaja güven vardır.
Karizmatik önderlikler, kendilerinde dönüşüm yaptıklarında, toplumsal gelişmeye olumlu katkılarda bulunabilirler; ama tersine dönüşüm yapmayan ve kendi eğilimlerini çevrelerindeki kabul görürlükle birleştirerek harekete geçiren önderlikler ise giderek toplum üstü bir güç, bir diktatör durumuna gelirler.
Bir çok devrimci, komünist partinin yaşadığı bu gerçek özgül değil, geri toplumların evrensel koşullarının bir ürünüdür. Partimiz PKK’de yaşanan yanlış ve çarpıklıkların da objektif koşulları bununla örtüşmektedir.
Partimiz PKK, Kürdistan gibi geri toplumsal yapıya sahip bir ülkede, devrimci aydın gençliğin grup hareketi olarak ortaya çıktı. Bilimsel ideolojiyi ve politikayı, yani Marksist-Leninist dünya görüşünü benimsediği iddiasıyla ortaya çıkan bu grup, Kürdistan proletaryasına öncülük yapmak istedi. Proletaryaya gerçek anlamda öncülük, ancak proleterleşmekle mümkün olurdu. Aydın gençlik grubunun proleterleşmesi ise, mücadele içinde emekçi durumuna gelmesiyle gerçekleşecekti.
Nitekim, gerçekten de bu ilk çekirdeğin ve giderek grup içinde yer alan daha başka kadroların büyük bir çabayla girişmiş oldukları mücadele süreci içinde çok önemli gelişmelerin yaşandığı görüldü. Mücadeleye adanmışlık, yaşamı bir devrimci üretkenlik olarak ele alma ve bu üretimin emekçisi olma durumu, söylemi bir iddia olmaktan çıkarıp, gerçek haline getiriyordu. Böylelikle, yalnızca proletaryanın dünya görüşünü benimsemek değil, nesnel olarak da proleterleşmek, proleter öncüyü yaratmanın zeminini hazırlıyordu.
Ancak, sınıflı toplumların iş bölümü gerçeği örgüte de olduğu gibi yansıdığından ve iş bölümü her örgüt için de bir zorunluluk haline geldiğinden, daha ilk adımda farklı mevzilenmeler ortaya çıkmak zorundadır. Bu durum bir örgütte, alt, üst komiteler, komiteler içinde farklı büro veya temsilcilikler ve bunlar arasında koordinatörlükler olarak şekillenen iş bölümünü, yani zorunlu bir bürokratik işleyişi de birlikte getirmektedir.
İlk olarak ortaya çıktığımızda, Kürdistan devrimcileri olarak çalışan grubumuz, belli bir örgütlenmeyi esas alarak hareket etti ve daha baştan komiteleşmeye doğru bir adım attı. İlk çekirdek kadromuz, hareketimizin koordinatörlüğüne Apo’yu seçti. Ağırlıkla Ankara üniversite gençliğinden oluşan grubumuz, örgütlenmeye doğru bu adımı attıktan sonra, Apo dışındaki bütün kadrolar, devrimci çalışma yürütmek için Kürdistan’ın çeşitli bölgelerine geçtiler . 75′de başlayan bu gelişme, 76′da hız kazandı. Nitekim 77′nin Mayıs ayından Haki yoldaşın vurulmasına kadar geçen süre içinde bir hayli mesafe katedildi. Bu süre içinde Apo, ülkeye bir kaç kez gidip gelmenin dışında, bütün çalışmalarını Ankara’da ve tam bir müdür mantığıyla sürdürdü.
Apo, kadrolar ve bölgeler arasında koordinatör olmak, kadrolara yardım etmek ve eğitimlerine katkıda bulunmak gibi işlevleri yerine getirmiş değildir. Ülkede çalışma yürüten arkadaşlar ise, olağanüstü bir çaba harcayarak, hem propagandacı, ajitatör, eylemci, eğitmen, örgütleyici ve hem de yeri geldiğinde örgüte para sağlamak için hammal olarak çalışmışlardır. Bu büyük bir emek kahramanlığıydı ve buna denk düşen bir üreticilik, yaratıcılık vardı.
Apo’nun bütün çalışması, bazı Türk solcularıyla ve Kürt milliyetçisi gruplarla dialog kurmak ve kendi bireysel eğitimini yapmak olmuştur. Devrimci mücadele içinde gittikçe proleterleşen kadrolar arasında büyük bir yoldaşlık ruhu egemen olur ve bu yoldaşlık ruhunun kan verdiği çok önemli bir kollektivizm ve yardımlaşma yaşanırken, örgütümüzdeki ilk önemli kriz, Apo’nun bireysel yaşam eğiliminin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Bu da Apo ile Kesire’nin evliliğidir. Değişik nedenlerden dolayı sorun yaratan bu olayda, Apo’nun takınmış olduğu tavır, ülkede çalışan arkadaşlara yansıdığında, arkadaşların tavrı “Biz burada neyle uğraşıyoruz, adam orada ne yapıyor?” biçiminde olmuştu. Bu arkadaşların böyle bir sorunla uğraşmak istememesi, esas olan görevlere önem vererek, sağ duyulu davranması, bu krizi atlatmamızda belirleyici oldu.
77′nin baharında ülkeye gelen Apo’nun bulduğu ortam, kadro arkadaşların yoktan varettikleri bir ortamdı. Ülkede böyle hazır bir zemin bulan Apo’nun çalışmaları, bazı toplantılar ve büro müdürlüğü yapmanın dışına çıkmamıştır. Eşiyle birlikte sürdürdüğü aile yaşamını yapımıza dayatan Apo’nun durumunun ciddi bir rahatsızlık yaratmamasının nedeni, genel olarak çalışmaların verimliliği ve işlerin yolunda gitmesiydi. Haki yoldaşın katledilmesi nedeniyle belli bir zayıflık ve boşluk yaşanıyor olmasına rağmen, Hayriler, Kemaller ve Mazlumların içinde yer aldığı kadro yapımızın teorik düzeyinin yüksek olması, Apo’nun kendi çevresini oluşturarak, örgüte dayatmasının önünde engel oluşturuyordu.
Ne varki, başta belittiğimiz nedenlerden dolayı, 80′li yıllarda yaşanan kadro boşluğu ve partinin teorik düzeyinin düşmesi, Apo’nun parti içinde bireysel yükselişine ve sonunda da diktatörlüğüne ortam hazırladı.
Mücadele süreci içinde üretkenleşen, proleterleşen kadrolarımıza karşılık, Apo’nun daha işin başında kendisini mücadeleden uzak tutması, devrimci yaşama ortak olmaması, bürokratik örgüt işleyişini esas alması ve bu işleyişin zorunlu kıldığı burjuva ilişkilerin, kendisinin feodal-küçük burjuva eğilimleriyle örtüşmesi, giderek onu parti içinde bir işveren durumuna getirdi.
Kadro boşluğu, üst düzeydeki bazı arkadaşların değişik yöntemlerle bastırılması ve tasfiyesi ve partiye yeni katılan arkadaşların teorik düzeyinin düşüklüğü, Apo’nun parti içindeki diktatörlüğünün objektif temeli oldu.
Topraktan kopan köylü, fabrikada iş bulduğunda, fabrika sahibini velinimeti olarak görme eğilimindedir ve işverene karşı minnet duygusu taşır. Olgunlaşmamış proleterya da emeğine sahip çıkmaz, emeğine sahip çıkma bilincini taşımaz ve doğal olarak, kendisi için proletarya değil, işveren için proletaryadır.
80′li yıllarda ve özellikle de 80′li yılların ikinci yarısında, parti üyelerinin düşük teorik düzeyi parti yaşamının ve parti bilincinin iyice erozyona uğramasına yol açtı. Kendini hak sahibi görmeyen veya böyle bir duygu taşıyorsa da, böyle bir bilince erişmemiş olan veya böyle bir bilince erişmiş olsa bile, bunun pratikte savunuculuğunu yapacak gücü gösteremeyen partililer, tam bir kadercilikle, yükselen bireysel diktatörlük mekanizmasına boyun eğdiler. Bireysel diktatörlük, bireysel karizmayla birleşince, “Her şeyimizi önderimize borçluyuz, O olmazsa biz bir hiçiz!” edebiyatı ve felsefesi parti kültürü haline geldi.
Apo’nun bu şekilde etkinlik sağlamasının en önemli nedenlerinden biri, onun oldukça sahte bir tarzda gelişen karizması oldu. Geri toplumlarda karizmanın gelişmesi, daha çok kişinin yüksek erdemlerinin bir sonucu olur; örneğin kahramanlık, bağlılık, topluma yakınlık gibi özellikler varsa, buna paralel olarak karizma da gelişir.
Apo’nun karizması, parti hareketimizin onun adıyla anılmasından kaynaklanmaktadır. Gerçekten de parti hareketimiz, Kürdistan toplumunun tüm ihtiyaç ve umutlarına cevap verecek bir ideolojik ve siyasi yapılanma olarak gelişti ve bir emek ve kahramanlık destanı oldu. Toplum nezdinde hareketimize duyulan ilgi, sempati ve bağlılık, Apoculuk adı altında, Apo’nun karizmasını yükselten bir faktör oldu. Apoculuk, bizim dışımızdaki grupların ve toplumun bize yakıştırdığı bir sıfattan başka bir şey olmamasına rağmen, bu kişi, bir pratiğin, ideolojinin, bir politikanın ve örgütün simgesi durumuna geldi. Söz konusu simge, 80′lere kadar bizi kendimize, karakterimize yabancılaştırmış değildi, çünkü kişisel edimlere izin vermeyen ve giderek kişisel edimlerin aşıldığı bir gelişme sürecinin içindeydik.
80′li yıllarla birlikte, Apoculuk adı, Apo’nun otoritesine hizmet eden ve ona hizmet ettikçe de, Apoculuk ruhunu öldüren, tasfiye eden ve zıddına dönüşen bir hale geldi. Özcesi, partimizin gelişme mantığını kavrayamayan ve bu gelişmeyi dıştan gözlemleyen çevreler ve gelişmenin yeterince bilincine varayamayan kadrolar, kana ve emeğe dayanan Apoculuk simgesinin temel kaynağını Apo’nun kişiliğinde buldular veya ona malettiler. Oysa gerçek bunun tamamen tersiydi.
Bir insanın bilincini çarpıtmak için kullanılacak en etkili yöntem, onun bilgi kaynaklarını çarpıtmaktır. 80′li yıllardan sonra, parti bilincimiz, Apo’nun ve Apo’ya yaranma temelinde yükselmek isteyen bazı şakşakçı unsurların eliyle çarpıtıldı. Gerçekte, ciddi bir katkısı olmadığı halde, Apo, her gelişmenin önünü açan ve partiyi koruyup geliştiren kişi olarak lanse edildi.
Apo kastedilerek “Parti Önderliği olmasaydı, parti de olmazdı”, “Parti Önderliği tüm saldırılar karşısında partiyi koruyarak, devrimin garantisi olmuştur” diyerek şakşakçılık yapan kişiliksiz tiplerin yanı sıra, parti içinde Apo’ya hayranlık edebiyatını en fazla geliştiren kişi bizzat Apo’nun kendisi olmuştur. Hiç bir önderde görülmeyen bir kendine sevdalanmışlıkla, sürekli “ben-ben-ben” diyen ve “ben” edebiyatında hızını alamayan Apo, rahatlıkla “Kim bana ne verdi, her şeyi yoktan var ettim. Bu halk bile bana bir şey vermiş değil; halka zerre kadar borcum yoktur. Bu halkı da kendi çabamla dirilttim ve ayağa kaldırdım” şeklinde konuşabiliyor. Ve işin ilginci, böyle konuşmaya ve bu edebiyata cesaret edebiliyor; çünkü komünist olduğunu iddia eden bir partinin kadroları önünde, bu tarzda konuşmanın ve edebiyat yapmanın büyük gürültüler koparacağı kaygısını taşımıyor. Bu kaygısızlığın nedeni, yaratmış olduğu bilinç çarpıklığı ve farklı düşünce üretmeye imkan vermeyen mekanizmadır.
Parti hareketimiz böylece bir tekke durumuna düşürüldü. Üstte büyük şeyh, altta da müridler topluluğu olarak şekillenen yapıda, her şey şeyhin iki dudağı arasından çıkan söze bağlı oldu.
Ancak Apo’nun kendi eliyle geliştirdiği gerici diktatörlük mekanizması, hiç de güllük gülistanlık bir ortamda bulunmuyordu. Marksizm-Leninizmle tanışan, bilimi kavrayan, yurtsever duygularla dolu olan ve bunun için de düşmanın onca baskısına ve zoruna karşı, zindanda olsun, dağda olsun direnen kadroların, yaşanan parti gerçeğimiz karşısında rahatsızlık duymamaları mümkün değildi.
Apo’ya karşı açık tavır almanın parti hareketimizi böleceğini ve bunun geçici de olsa, düşmana taktik üstünlük kazandıracağını, halkı umutsuzluğa düşüreceğini ve durumun bilincinde olmayan savaşçıların ve parti çalışanlarının devrimci coşkusunu yokedeceğini düşünen ve hesaplayan kadrolar, kör, topal da olsa, böyle yürüyelim dediler; ama inanmadıkları, güvenmedikleri önderliğin talimatlarını da çoğu zaman uygulamayarak, pratikte boykot ettiler ve giderek, bu mekanizmanın ağır baskısı altında, devrimden ve savaştan soğudular; böylece, kadrosal bir tükeniş yaşayan partimizde pasif bir ortam yaratıldı.
Apo diktatörlüğü karşısında pasifleşme, düşmana karşı da pasifleşmeyi getirdi. Bu kaçınılmazdı, çünkü az çok bilimle, yurtseverlikle, demokrasiyle, devrimle tanışan insanların diktatörlüklere hizmet etmesi mümkün değildi. Parti yapısı, kendisini savaşan bir güç olarak değil, Apo’ya hizmet eden ve bu hizmetin karşılığını alamayan bir köle olarak görüyordu. Zaten Apo’nun istediği de buydu. Bu durumda partinin militan ruhu can çekişmeye başladı.
Parti kadrolarının ve özellikle de üst düzeydeki kadroların içine düştüğü bu durum kısa sürede savaş çizgimizin tasfiye olmasının zeminini de yarattı. Çok keskin bir savaş edebiyatının dışında, savaştan hiç bir şey anlamayan Apo’nun gerilla mantığına aykırı dayatmaları ve planlamaları, oldukça büyük bir tahribata neden oldu.
Bütün çalışma alanlarında, yaşanan gerçek ile egemen olan resmi edebiyatın birbirini tutmadığını gören ve kendi içinde bunu tartışmaya başlayan kadro yapısı, sorunu çeşitli biçimlerde bunu Apo’ya da yansıtmaya başladı.
Tartışma sürecinin en yoğun yaşandığı yer Akademi’ydi. 89′un sonu ve 90′ın başında, gerek savaş pratiğinden ve gerekse de cezaevinden gelen üst düzeydeki kadroların Akademi’de biraraya gelmesi, tartışmaların canlı geçmesini belirleyen faktör oldu.
89 Bahar atılımı, çok önemli ve başarılı adımları da birlikte getirmişti, fakat Apo’nun Akademi’den gönderdiği gruplarla savaşa “müdahale” etmesinden sonra, giderek yozlaşan ve gerileyen bir pratiğe dönüştü. Apo’nun talimatlarını uygulamaya koyan müdahale grupları, savaşı büyüteceğiz derken, oldukça tali hedeflere yöneldiler. Bundan yararlanarak çete ağını güçlendiren düşman büyük bir saldırı başlattı ve gerçekten de, Botan’ın her tarafında tam bir sıcak savaş yaşanmaya başladı. Ancak bu savaşta insiyatifi elinde bulunduran düşmandı. Savaşın böylesine yoğun olduğu bir ortamda, düşman daha da büyük bir saldırıya hazırlanırken, öncü kadroyu en azından bir ay savaştan uzaklaştıracak ve gerillayı komutansız bırakacak bir konferansa gidildi.
Savaşın en sıcak anında konferans yapma önerisi, gerçekten de savaştan hiç anlamayan ve ruhen savaşı yaşamayan Apo gibi sahte bir generalden gelebilirdi.
Apo’nun talimatıyla yapılan konferans, sadece savaşçı kadroyu savaştan uzaklaştırmakla kalmadı, konferansa isteksiz katılan ve “bu sırada, bu konferans da nereden çıktı” diyen savaşçı arkadaşların tepkileri nedeniyle de tam bir fiyaskoyla sonuçlandı.
Baharda başarılı bir şekilde başlayan 89 atılımı, Apo’nun birbirinden ağır suç niteliği taşıyan müdahaleleri nedeniyle, sonbaharda tam bir çürümeye dönüştü.
Apo’nun 89 pratiğinin bir diğer önemli fiyaskosu da Akademi’de yaşandı. Öteden beri uyduruk komplo teorileriyle kendisini yüceltmeyi esas haline getiren Apo, “Düşman gelişen savaşımızın önünü almak için, önderliğe yönelik tasfiye hareketi içine girmiştir” diyerek, eğitim için Akademiye gelen adaylara karşı bir komplo tezgahladı. “Yapıya ajan sızdırılmıştır” denerek girişilen tutuklamalar ve tutuklulara yapılan faşizan işkenceler sonunda büyük bir ajan saldırısı senaryosu hazırlandı. Bu senaryo, direkt Apo’nun yönlendirmesi altında, Metin ve C…. tarafından uygulamaya koyuldu.
http://vejin.wordpress.com/yazilar/
devami var
Re: MEHMET CAHIT SENER ve MUCADELESI
dersim -Mehmet Cahit Sener_II
Tutuklulardan zorla alınan ifadelerde, hepsinin özel eğitim gördüğü, Apo’yu vurmak için geldiği ve partiyi ele geçirmek istediği açıklanıyordu. Bunun sonucu olarak oniki devrimci kadro adayımız, Apo’nun “vur” emriyle kurşuna dizilerek katledildi.
Ancak Apo’nun hiç de hesaplamadığı bir gelişme oldu; Akademide bulunan kadro arkadaşlar duruma müdahale ettiler ve ajan olarak tutuklananların hiç birinin ajan olmadığını ve bunların haksız yere katledildiğini yapı nezdinde açığa çıkardılar.
Apo, çeşitli manevralar yaparak, ajanlık senaryosunda diretmek istediyse de, arkadaşların gerçeği kararlılıkla savunması karşısında gerileyip, tüm suçu Metin’in üstüne attı.
Uyduruk senaryolar, devrimci, demokrat, ilerici kamuoyunun da büyük tepkisiyle karşılaşmış ve 2000′e Doğru dergisi özel olarak yaptığı araştırmalar sonucunda söz konusu kişilerin ifadelerinin tamamen yalana dayalı olduğunu belgeleyerek, bu belgeleri partiye de göndermişti.
Bütün bu gelişmeler, sorunlara biraz daha sorumlulukla yaklaşmak niyetinde olan kadro yapısını, sınırlı bir tartışmaya sevketti. Yaşanan gerçek karşısında, bıkkınlığa, hayal kırıklığına düşen ve hiç bir şey değişmez mantığıyla hareket eden kadrolar ancak sınırlı bir tartışmanın içine girebilirlerdi.
Buna rağmen, her taraftan sıkışan Apo, durumu kontrol altına alabilmek için, uzlaşma yolunu seçerek ve daha çok da karşı tavır içindeki kadroları yedeğine almaya çalışarak, güya demokrat bir tavır takınmaya çalıştı. Hamza’nın Metin tarafından kazayla öldürülmesini bahane edip, kendi suç ortağı Metin’e karşı açık tavır aldı ve onunla bağını kesmeyi tercih etti.
Apo’nun bu manevrası, sorumlu davranan, fakat henüz olgunlaşmış proleter devrimci bir tavır takınamayan kadroların ikircikliliğiyle birleşince, keskin bir çatışmanın içine girilmedi ve her iki taraf da birlikte yürümeyi kerhen kabul etti.
90′nın Mayıs ayı başında yapılan II. Ulusal Konferansda da bu tavır egemen oldu. Konferans, yaşanan başka rahatsızlıkları tespit edip, çözüm önerileri getirmesine rağmen, Apo’nun konumunu hiç bir şekilde tartışma konusu yapmadı.
Her şeye rağmen, 90 Konferansı, kadroların kısmi de olsa açık tavır almaları sonucu, yine de sağlanan bir gelişmeydi. Bu adım, Apo’nun durumunu açıkça sorgulamamışsa da, bu yönde ileri bir atılım olmuştur.
Kadro arkadaşlar, Konferansın kararlarını pratiğe taşırlarken, esas olarak, kararlar temelinde yeniden yapılanmayı ve geçmişe eleştirisel yaklaşmayı hedeflediler. Nitekim, çeşitli alanlarda Apo ve çevresindeki uyduruk tipler tarafından taktik ilişkiler adı altında geliştirilen ilişkiler deşifre edildi ve bu ilişkilerin tasfiyesi yönünde önemli adımlar atılarak belli bir tartışma ortamına ulaşıldı.
Tam bu sırada Apo’nun neden olduğu adi bir skandal ortaya çıktı. Bu öyle bir durumdu ki, yayılması halinde, partimiz için de tam bir yıkım olurdu. Sorun, her ne kadar Apo’nun kişiliğinden ve direkt onun uygulamalarından kaynaklanıyorsa da, PKK’nin adı onun adıyla anıldığından, ister istemez, partideki ilişkilerin ve ahlakın tartışılmasına ve partiye büyük bir kara leke sürülmesine de neden olacaktı.
Bu durum Apo’yla açıkça konuşmayı ve olay yayılmadan bir çözüm bulunmasını gerektiriyordu. Durumdan haberdar olan kadrolar, kendi aralarında bir değerlendirme yapıp, partinin birliği ve mücadelenin selameti için, bile bile APO’ya katlanmaya karar verdiler; ama, gerçeklerin bilinciyle sorumluluklarına daha da sıkı sarılmayı önlerine koydular.
Nitekim, sorun açıkça Apo’ya anlatıldı. Apo durumu kendisine karşı bir komplo olarak değerlendirdi. Parti içindeki konumunu, Apo’ya şakşakçılık yapmaya borçlu olan bazı tipler de aynı telden çalmaya başladılar. Durumun bilincinde olan kadrolar, tüm güçleriyle skandalın yayılmasının önüne geçmeye çalışırken, Apo, yine eski edebiyata başvurarak, bu olaydan da güçlü çıkmanın yolunu buldu: “Önderlik saldırı altındadır! Önderliğe karalama yapılmaktadır.”
IV. Parti Kongresine böyle bir ortamda gidildi. Kurtarılmış bölge yerine, Güney Kürdistan dağlarında yapılan Kongremizde, II. Ulusal Konferans tartışmalarını daha da derinleştirme çabasında olan arkadaşlarla Apo’nun şakşakçı kadrosu arasında zaman zaman sert tartışmalar oldu.
Birlikte hareket etmeyi, birlikte hareket içinde, yoldaşça eleştiri ve özeleştiri temelinde yeni düzenlemelere gitmeyi esas alan kadrolar, zamansız bir kopmaya yol açmamak, önce gerçeği gün yüzüne çıkarmak ve adım adım insanlarımıza kavratmak yolunu seçerek, sekterliğe düşmeden, solcu tavırlar takınmadan hareket ettiler. Partinin birliğini korumak için gösterilen bu özen, büyük ölçüde liberal bir tavrı da beraberinde getirdi ve adaletsiz bir soruşturma mekanizmasının işlemesine neden oldu. Aynı suçu işlemiş olan bazı arkadaşlar soruşturmaya alınırken, bazıları da Apo’nun koruması altında MK’ye hatta Politbüro’ya seçildiler. Yine bazı suçlar mahkum edilirken, bazı suçlar es geçildi. Ve bir çok haksız yargılamalar yapıldı.
Buna rağmen IV. Kongremiz, bir çok kararlı adımın atıldığı ve bir hayli önemli kararların alındığı bir toplantı oldu ve Apo’nun diktatörvari etkisinden önemli oranda kurtuldu. Kongremiz, Genel Sekreterliğin stratejik önderlikle özdeşleştirilmesine son vererek, MK’yi stratejik önder olarak kabul etti ve MK’yi görevlerine sahip çıkmaya çağırdı. Ayrıca Apo’nun kendi eliyle kurduğu parti içi ispiyon ağını işlevsiz bırakacak şekilde parti içi soruşturma görevini MY’e verdi. Her iki karar da uygulanacak olursa, parti içi demokrasi önemli oranda gelişecek ve diktatörlüğün alanı pratikte önemli oranda daralmış olacaktı.
Askerlik yasasının yanlış bir zamanlamayla çıkarıldığını bir türlü kabul etmeyen ve bu konuda özeleştiri yapma cesaretini gösteremeyen Apo’nun tavrını pratikte mahkum etmek anlamına gelen kararlarla askerlik yasasının uygulanıp uygulanmayacağı, bütünüyle MK’nin 2/3 çoğunluk kararına bırakıldı.
Kongremiz, yıllardır bütçeden yoksun olan partimizin sekreterlik tarafından genel bütçesinin ve yıllık mali raporlarının hazırlanması kararını aldı ve böylece bugüne kadar partiye en ufak bir hesap bile vermeyen ve halkımızın bağışı olan milyonlarca lirayı tasarrufu altında tutan Apo’nun kişisel yetkisini sınırlama yönünde önemli bir adım atılmış oldu.
Apo’nun kadrolara karşı kullandığı işkence olayı açıkça teşhir edildi ve suç olarak ilan edildi.
Kongremizin seçtiği MK, yaptığı ilk toplantıda, Apo’nun talimatlarına ters düşerek, Politbüro’ya onun onaylamadığı arkadaşları da seçti. Her ne kadar Apo’nun onayladığı kişiler de seçildiyse de, onun onayından geçmeyen isimlerin politbüroda yer alması ve politbüronun, bu şekilde, geçmişteki işleyişe karşı eleştirisel tavır takınan arkadaşları da içine alarak oluşması, Kongre kararlarına pratik bir işleyiş kazandırmak ve kongreyi gerçekten en yetkili güç haline getirmek açısından çok önemli bir kilometre taşı oldu.
Tüm suçlarına rağmen, parti birliği uğruna, Apo’yla yürümeye razı olan ama, alttan geliştirilecek katılımla partiye canlı bir ruh getirmeyi hedefleyen kadrolar, attıkları adımların sorumluluğunu bilerek hareket ettiler. Tam olmasa da, kararlar düzeyinde, önemli bir başarıya ulaşan Kongremiz, Apo diktatörlüğüne karşı çemberi daraltan bir platform oldu.
Kadroların bu çıkışını daha başından anlayan ve bunun için de taktik bir uzlaşma içine giren Apo, bu çıkışı yapan arkadaşları yedeğine alamayacağını anlayınca ve her geçen gün daha da artan bir muhalefetle karşılaşınca, Kongrenin hemen ertesinde saldırıya geçti.
MK üyelerinin ülke içine dağılmasından ve bazı arkadaşların soruşturma altında olmasından yararlanan Apo, 25 üyeli MK’nin 5 üyesinin katıldığı dar bir toplantıda, Kongrenin MK’ye seçtiği ve MK’nin de MY’ye seçtiği iki arkadaşın daha görevlerine son verme ve haklarında soruşturma açma kararı aldı. Parti işleyiş kurallarını hiçe sayan bu darbenin amacı, gelişen devrimci tavrı daha başında boğmak ve partide kendi diktatörlüğünü yeniden kurmaktı.
Kongre kararıyla haklarında soruşturma açılan arkadaşların dosyasına bakmakla görevli bulunan MY, sonunda, tamamen Apo’nun uzaktan verdiği talimatlara bağlı olarak çalışan bir büro haline getirildi ve tam bir tasfiye aracı rolü oynadı. MK’de yer alan kimi arkadaşlar, haklarında açılan soruşturma formalitesinden geçtikten sonra, daha önce alınan karar gereği, parti dışına atılıp, cephe üyesi statüsüne düşürüldüler. Kongrenin MK ve Politbüro üyeliğine seçtiği arkadaşlar hakkında ise yeni bir komplo teorisi daha türetildi ve ajanlık itirafı yapmaları dayatıldı.
Bu büyük operasyonu geliştirmek, sonuçlandırmak ve tasfiyeleri sürekli kılmak için, Kongrenin bütün kararları yok sayılarak, Apo tarafından, partiden, MK’den ve MY’den gizli bir “Özel Koruma Birliği” kuruldu. Parti üstü bir diktatörlük aracı olan bu gizli örgütün bağlı olduğu tek güç Apo’ydu. Söz konusu “Özel Koruma Birliği”nin tamamen parti üstü yetkileri vardı.
Ancak Apo’nun düzenlediği olduğu bu karşı devrimci, kirli komplo, sorumluluk sahibi, namuslu parti kadrolarının barajına çarptı. Kurulan “Özel Koruma Birliği”nin sorumluluğuna atanan arkadaşın söz konusu kuruluşu ortaya çıkarması ve karşı tavır alması, Apo’yu suç üstü yakalanan bir hırsız durumuna düşürdü.
İçte büyük bir tasfiye hareketini başlatmış olan Apo, dışta düşmana karşı tam teslimiyetçi bir tavır takınarak, Kongreyi de sıcak savaş alanında tasfiye etmeye koyuldu.
IV. Kongremiz, Irak ile Müttefikler arasındaki savaş sırasında, Güney Kürdistan’da ciddi bir otorite boşluğunun ortaya çıkacağını önceden tespit etmiş ve böyle bir ortamda, savaş gücümüzün devreye girmesini, geçici hükümet ve ulusal meclis ilanına gidilmesini, bunları kendi başımıza yapacak güçte olmazsak, Güney Kürdistanlı öteki güçlerle ittifak yapılmasını karar altına almıştı.
Fakat, savaş sırasında ortaya çıkan elverişli ortamdan yararlanarak, savaş gücümüzle duruma müdahale etme bir yana, “Saddam duruma egemen olur” hesaplarına yatılarak, Güney Kürdistan’da ayaklanmış ve bir çok bölgeyi kontrol altına almış olan halk kitlelerimz bile öncüsüz ve korumasız bırakıldı. Halkımız, çoluk, çocuk, Saddam’ın faşist güçlerine karşı çarpışırken ve onları adım adım ülkeden kovarken, Apo’nun MY’si Irak muhaberatının konuğu oluyordu.
Tabandan gelen devrimci, yurtsever dayatmalara rağmen, 2000 civarında gerillamız sınır boylarına hapsedildi. Halkın tüm çağrılarını kulak ardı eden Apo yönetimi, halk, kendi emeği ve kanıyla Zaho’yu ve Dahok’u Saddam güçlerinden kurtardıktan sonra, sahneye inme nezaketini gösterdi.
“Savaşma yok, sadece siyasi çalışma yapılacak!” talimatıyla yapılan içeriksiz ve sahte müdahale, elbette bir sonuç vermeyecekti. Nitekim Saddam güçleri karşı saldırıya geçince, Apo yönetiminin verdiği talimatları devrimci onurlarına ve yurtseverliklerine yediremeyen bir grup kadro ve savaşçımız, PKK’nin gerçek ruhunu konuşturarak, kahramanca bir direniş sergilediler.
Halkın büyük kitleler halinde göç ettiği ve Saddam güçlerinin halka karşı tam bir sürek avı başlattığı ortamda, “kim ne derse desin, karşı saldırıya geçeceğiz” kararını alan devrimci sorumluluk sahibi kadroların çabasıyla bir tabur düşman askeri saf dışı edildi, bazı araçlara ve savaş malzemelerine de el koyuldu.
Bu gelişmelere rağmen, Apo telsiz bağlantısı kurarak “Saddam duruma hakimdir; yönetimle eski ilişkilerin içine girilsin, alınan esirler geri verilsin” talimatını vererek, geliştirilen devrimci tavrı, işbirlikçi tavırla boğdurdu.
Bu süreç içinde, Özal’la ilişki içine giren Apo, reformist temelde gizli bir anlaşmaya vardı. Mehmet Ali Birand ve Güneri Cıvaoğlu’nun Özal’ın kuryeliğini yaptığı görüşmelerde, hazır bulunan politbüro üyesi arkadaşlarımız dışarı çıkarılmış ve Apo’yla başbaşa görüşmeler yapılmıştır. Bu görüşmelerin ana teması, her iki tarafın da kendi ekibini reformist çözüm konusunda ikna etmesi gereği ve zamanlama olmuştur.
Apo’nun gözü kara bir şekilde, dışta savaşımızın sona ermesini, içte ise kadroların siyasi ve fiziksel tasfiyesini en önemli sorun olarak önüne koyması ve bu amaçla açıkça saldırıya geçmesinden sonra, devrimci tavır sahibi kadrolar durumu bütün yönleriyle değerlendirdiler; artık birlikte yürümenin mümkün olmadığı, parti içinde geliştirilen bu karşı devrimci komploya karşı devrimci direnişi yükseltmenin ve bu direnişle partinin dirilişini sağlamanın zorunlu olduğu kararına vararak, resmi önderlikten ve onun denetimi altındaki işleyişten ayrıldılar ve PKK’nin gerçek ruhu temelinde harekete geçtiler.
PKK/VEJİN (DİRİLİŞ) Hareketi, PKK’nin kuruluş ruhuna ve ilkelerine bağlı olup, önderlik düzeyindeki yozlaşmaya karşı alınması gereken devrimci tavrın bir gereği olarak ortaya çıkmıştır.
PKK/VEJİN, partimizin ve savaşımızın üstten tasfiye edilmesinin ve düşmanla yapılan reformist anlaşmanın önüne geçmek için gerekli devrimci tavır olarak doğmuştur.
PKK/VEJİN, şehitlerimizin kanı, dağ ve zindan direnişçilerimizin kararlılığı ve kadrolarımızın emeği üzerinde yükselen partimizin, Apo’nun elinde bir aile şirketine dönüşmesine karşı bir emek hareketi olarak gelişmiştir.
PKK/VEJİN, Apo’nun eliyle yozlaştırılan parti ahlakına ve kültürüne karşı devrimci ahlakın ve kültürün zorunlu direnişi olarak doğmuştur.
PKK/VEJİN, partimizin iplerinin, taktik ilişki adı altında, bölgedeki egemen güçlerin eline verilmesine karşı, halkımızın kendi kaderini özgürce tayin etme ve öz gücüne güvenme ilkesinin ifadesi olarak ortaya çıkmıştır.
PKK/VEJİN, Apo’nun yönlendiriciliği altında tıkanmaya başlayan savaşımızın önünü açmanın, savaş kurmayını, yıllardır savaşan fakat Apo’nun eleştirileri altında tükenişe doğru giden gerçek emek sahiplerine devretmenin, savaşa ve savaşın er meydanı ülke topraklarına adımını atmayan mirasyedi takımını hizaya getirmenin ve yıllardır yaptıkları emek ve kan sömürüsünün hesabını sormanın adımıdır.
PKK/VEJİN, bölgenin egemen güçleri eliyle, emperyalizmin yeni dünya düzeni planlarına harcatılmak istenen partimizin, anti-emperyalist, anti-sömürgeci, demokratik, devrimci tavrının ürünüdür.
PKK/VEJİN, sosyalist ideolojimizin ve devrimci parti politikamızın sulandırılmasına ve yozlaştırılmasına karşı, Marksist-Leninist ruhla devrime yürüme tavrıdır.
PKK/VEJİN, Apo önderliği altında halkımıza yeniden yaşatılmak istenen feodal parçalanmışlığa karşı savaşarak, devrime doğru yürüyen tüm halk güçlerimizin, ulusal birlik içinde, sömürgeciliğe, faşizme ve emperyalizme karşı birleşik ulusal direniş tavrının emrettiği görevdir.
PKK/VEJİN, ülkemizde sömürü ve baskı düzeni yıkılmadan, halkımız özgürlüğüne kavuşmadan, meşru müdafanın bir gereği olarak sarıldığımız silahlarımızı bırakmayacağımızın ve barış için yegane koşulun halkımızın özgürlüğüne kavuşması olduğunun dile getirilmesidir.
PKK/VEJİN, emperyalizmin taktik üstünlüğünden ürkmeyip, devrimin ülkede, bölgede ve dünyada stratejik zafere ulaşacağına inancın ifadesidir.
PKK/VEJİN, bu amaçlara ulaşmak için, şu anda Apo’nun önderliği altındaki resmi parti ilişkileri içinde ya da dışında olsun, tüm PKK kadrolarını, sömürgeci güçlere, emperyalizme ve faşizme karşı silahlı mücadeleyi ve halk ayaklanmasını yükseltmeye ve emeğine, silahına ve söz hakkına sahip çıkma temelinde, yüce proleter demokrasisini partiye egemen kılmaya çağırır.
PKK/VEJİN, farklı bahaneler arkasına gizlenerek savaştan kaçmayı veya yılgınlığa kapılmayı ihanet bilir.
PKK/VEJİN, sömürgeciliğe ve faşizme karşı militanca savaşmayı temel ve baş görevi sayar.
PKK/VEJİN, tüm PKK kadro ve savaşçılarını düşmana karşı mücadeleden alıkoyacak ve halka umutsuzluk yayacak bir iç çatışmayı, kim başlatırsa başlatsın, mahkum eder ve dökülecek yoldaş kanlarının sorumlularını, daha şimdiden lanetler.
PKK/VEJİN, PKK’den ayrılmanın değil, PKK ile yeniden militanca birleşmenin ve bunun için de, yoldaşça tartışma ve hesaplaşmanın adımıdır.
KAHROLSUN SÖMÜRGECİLİK, FAŞİZM VE EMPERYALİZM!
KAHROLSUN İŞBİRLİKÇİ-FEODAL-KOMPRADOR DÜZEN!
YAŞASIN BAĞIMSIZ DEMOKRATİK KÜRDİSTAN!
YAŞASIN HALK DEMOKRASİSİ VE SOSYALİZM!
KAHROLSUN PARTİ VE ÇİZGİ TASFİYECİLİĞİ!
YAŞASIN PARTİMİZ PKK VE HALK SAVAŞINDA ULUSAL KURTULUŞ ÇİZGİMİZ!
YAŞASIN GERİLLA!
YAŞASIN AYAKLANMA!
KAHROLSUN YOZLAŞMA VE ÇÜRÜME!
YAŞASIN PKK AHLAKI VE KÜLTÜRÜ!
KİŞİ PUTLAŞTIRMAYA, KİŞİ DİKTATÖRLÜĞÜNE SON!
YAŞASIN PARTİ İÇİ DEMOKRASİ VE MİLİTANLARIN SÖZ HAKKI!
YAŞASIN ŞEHİTLERİN ÖNDERLİK ÇİZGİSİ!
YOLUMUZ HAKİLERİN, MAZLUMLARIN, HAYRİLERİN, KEMALLERİN VE AGİTLERİN YOLUDUR!
YAŞASIN ŞEHADET ÇİZGİSİNDE, DEMOKRASİ RUHUNDA YENİDEN DİRİLİŞ!
YAŞASIN PARTİ VE HALK DİRİLİŞİMİZ!
PKK/VEJİN
(1991)
IRAK´TA KÜRT AYAKLANMASI VE TAVRIMIZ
Mehmet Cahit Sener
Dünya kamuoyu iletişim araçları olaydan “Kürt Baharı” olarak söz etti. Eğer bahar yaşama işaret ediyorsa ve eğer halklar için yaşamak özgürlükse, çok kısa bir süre de olsa, gerçekten de halkımız tam anlamıyla bir bahar yaşadı. Bir ayı bile aşmadı, kimi yerlerde beş altı gün sürdü, ama halkımızın topyekun ayaklanmasıyla birlikte fiili bir özgürlük ortamı yakalandı.
Kürt Baharı uzun sürmedi. Kürdistan dağlarının doruklarında, vadilerinde dondurucu soğuklara dayanamayıp, toprağa gömülen Kürt çocuklarının masum yüzlerindeki buruklukla, o da toprağa gömüldü. Acıydı, ama gerçekti. Özgürlük baharı dondurucu bir kışa dönüştü ve tarihin en büyük yenilgisine dönüşen bir kuşatmayla birlikte yakalanan özgürlük olanağı da yitirilmiş oldu.
Halk olarak, tarihte bir çok fırsat yakaladığımız ve bunları değerlendiremediğimiz söylenir. Biz, nesil olarak, böyle bir tarihi fırsatı bizzat yaşadık, yani tarihten okumadık, bizzat olayın içinde olduk. Okuduklarımızla yaşadıklarımızı kıyaslayınca, 91 baharında yakalanan fırsatın daha önceki hiç bir dönemle kıyaslanamayacağını gördük.. Ancak, bu fırsat yakalandığı anda yitirildi ve yitiren de biz olduk.
Özellikle tarihe maddi verilerle yaklaşanlar ve bu yaklaşımla doğru sonuçlara ulaşanlar, doğru sonuçlara ulaşmalarına rağmen, yakalanan fırsatı neden değerlendiremediler? Halk olarak bu yeni fırsatı yitirmemizin nedenleri nelerdi?
Bu soruların, parti hareketimiz tarafından mutlaka sorulması gereklidir. Neden?
Çünkü, ulusal bağımsızlık şiarı altında ve ilerici, devrimci bir programla, halkımıza öncülük etme iddiasında olan partimiz bu fırsatın yakalandığı süreci en örgütlü güç olarak yaşadı. Bu fırsatın yitirilişini parti olarak yaşadık; yani olay, parti edebiyatımızda çok eleştirdiğimiz geçmiş tarihi dönemlerden birine ait değil. Yitirilen bu tarihi fırsatta, tarihin eleştirici projektörlerinin altında biz bulunuyoruz.
Egemen olan resmi edebiyatımızın olaya yaklaşımı kendini gelişmenin dışında tutan bir yaklaşımdır. Ve bu yaklaşım samimiyetsizlikten ve iki yüzlülükten başka bir şey değildir. Bugün partimizin resmi yayınında, “ilkel milliyetçiler kaçtılar, ihanet ettiler, ülkeyi pazarladılar” sövgüleri almış başını gidiyor. PKK Genel Sekreteri Abdullah Öcalan, vatan kurtarıcısı pozlarında karşımıza çıkıp, Irak’ta yaşanan rezaletin sorumlularını kendi dışında arayıp, bulup, bir güzel mahkum ediyor. Sanki bu olay geçmiş bir tarihi kesitte yaşanmış ve sanki PKK tarihe bakıp kendisi için dersler çıkarıyor.
Gerçekten de tarih karşısında, insanlık alemi karşısında bir rezalet yaşadık. Hiç bir halk kendi tarihinde bu denli büyük bir onursuzluğu belki de yaşamamıştır. Bir diğer gerçekte şudur ki, bir halkın onurunun kırılmasında, rezil olmasında en büyük pay o halka öncülük eden güçlere düşer. “Partimiz ülkemizin her parçası için biricik öncü güç durumuna gelmiştir, bütün Kürdistan halkı umudunu partimize bağlamıştır” diyen Abdullah Öcalan, “ilkel milliyetçileri” kaçkınlıkla, ihanetle suçlarken, her nedense biricik öncü güç durumuna gelen PKK’nin rolünden hiç söz etmemektedir.
Tüm Kürdistan halkının umudu ve öncü gücü durumundaki PKK Güney Kürdistan’da ne yaptı?
Biz bu soruyu sadece sahte önderliğin yalan üzerine kurulu söylemini açığa vurmak için değil, Kürdistan devriminin kendi iç diyalektik bağını ortaya koymak ve devrimci çözüm olarak belirlenen bazı tavırların devrime darbe vuran yanlarını deşifre etmek için ortaya atıyoruz.
Kürt Baharını doğru bir değerlendirmeye tabi tutmak için, olayı hazırlayan koşulları irdelemek gerekiyor. Ve yine öncü güçlerin yaklaşımlarına ve konumlanışlarına göz atmak gerekiyor.
Güney Kürdistan’daki hareket 88′de büyük bir yenilgiye uğramıştı. Bu yenilgi nedeniyle, silahlı peşmerge gücüyle birlikte önemli bir sivil halk kesimi de dışarı kaçmıştı. 88 yenilgisinin ardından, Saddam yönetimi hiç bir zaman hakim olamadığı Kürdistan’a tamamen hakim oldu. Bu hakimiyet sadece coğrafyaya hakimiyet olarak gerçekleşmedi; halkın öncü muhalefeti tamamen kırıldığı gibi, tüm halk kitleleri bu veya şu yoldan düzene bağlanacak tarzda gerçekleşti.
Tüm Kürdistan halkı stratejik köylerde bir araya getirilirken, hemen hemen herkes zorunlu bir şekilde çetecilik kurumunun içine çekildi. Böylelikle sömürgeci idari mekanizmanın yanı sıra “müsteşar” denilen çete reisleri de halkın kontrolünde köprü rolü oynamaya başladılar. Gerçi çetecilik olayının çok uzun bir geçmişi vardı, ama yeni süreçte Kürdistan’da kalan herkes bu kuruma tabi olmak zorundaydı.
Yenilginin ardından halkın bu şekilde, tamamen sömürgeci idareye tabi kılınması ve öncü güçlerin ağır bir yenilgi sonucunda yurt dışına çekilmiş olması, halkı devrim umutlarını, kurtuluş umutlarını tamamen kaybetme noktasına getirmişti. Bu tam bir boyun eğişe tekabül ediyordu. Sömürgeci yönetim de kendisine tabi olmanın dışında başka bir çıkış yolunun olmadığını pratik bir olgu olarak halka dayatıyordu. Sömürgecilerin kendilerine karşı muhalefete yönelenler üzerinde ağır bir baskı uygulaması, kendilerine tabi olanlara ise kısmi yaşam olanakları sunması, öncüsüz kalan halka boyun eğmesi ve yönetime tabi olması dışında bir seçenek bırakmıyordu.
88′den 90′nın ortalarına kadar halk arasında düzene karşı en ufak bir muhalefet çalışması bile yapılmış değildi. Öyle ki, halk tüm tarihi boyunca yanı başında hissettiği direniş kuvvetlerini neredeyse tamamen unutmuş bulunuyordu. Direniş, geçmişte yaşanan güzel bir hikaye durumundaydı.
Irak’ın Kuveyt’e girişiyle birlikte çok hızlı bir değişim süreci yaşanmaya başlandı. Hemen hemen tüm dünyanın Saddam’a karşı muhalefet etmesi ve uygulanan ekonomik ambargo tüm toplumu derinden etkiledi. Saddam’ın savaşı göze alması ve kendini savaşa göre hazırlamasıyla birlikte, topluma dönük ikinci bir ambargo olayı yaşandı.
Faşist siyasal baskı, sindirme ve katliamlarla halkı zaten tam bir korku ortamı içine hapseden yönetim, ekonomik kısıtlamaya da başvurunca, yaşamak artık tümden çekilmez bir hal aldı.
Gerçekten de halkı düzene bağlayacak hiç bir şey kalmamıştı, ama düzene karşı harekete geçirecek bir güç de bulunmuyordu. Bu durumda Saddam’ın devrilmesine yönelik tüm umutlar Müttefiklerin saldırısına bağlanıyordu.
Çıkacak savaşı bir iç savaşa dönüştürme göreviyle yükümlü bulunan devrimci güçlerin, o günkü koşullarda durumları neydi?
Güney Kürdistan özgülünde faaliyet gösteren Kürdistani Cephenin içinde yer alan hareketler, 90′nın ortalarından itibaren küçük birlikler halinde bu ülke parçasına müdahale etmeye başlamışlardı. Henüz yeni olan bu müdahale halkla iletişim kurmuş değildi. Ancak üst düzeydeki çete reislerine mektup ve sözlü mesajlar ulaştırılmış, birlikte hareket etmeleri için ikna edilmelerine çalışılmıştı.
Şurası bir gerçek ki, müsteşarların sözlü veya yazılı yanıtları ne olursa olsun, böyle bir çabanın sonuç vermesi mümkün değildi. Çünkü müsteşarlar devlet karşısında tavır alacak cesareti gösterebilecek durumda değillerdi. Ancak çok olağanüstü koşullarda, yani devlet otoritesinin silikleştiği bir ortamda böyle bir tavır geliştirebilirlerdi. Evet, son dönemlerde Saddam iktidarı, müsteşarlara karşı da yavaş yavaş harekete geçmiş ve tüm müsteşarlarda tedirgin bir bekleyiş başlamıştı. Ama Kürdistani Cepheye karşı geçmişteki olaylardan kaynaklanan güvensizlik ve Cephenin güven verici bir güce ulaşmamış olması, müsteşarların tercihini iktidardan yana çeviriyordu.
Müsteşarları atlayarak halkla direkt kurulan temas ise cılızdı. Her alanda dar bir çalışma varsa da, bu çalışma bir devrimi değil, bir gösteriyi bile kaldırabilecek boyutlarda değildi.
Bütün bunların yanı sıra geniş halk kitlelerinin Saddam iktidarına karşı amansız bir kini ve öfkesi vardı. Uzun bir geçmişi olan bu kin ve öfkenin, son olarak içine girilen süreçte çekilmez bir hal alan yaşam koşullarından kaynaklanan siyasi ve ekonomik nedenleri de vardı. Ne var ki, öncüden yoksun olan örgütsüz halk kitleleri bu kin ve öfkeyi dışa vuracak bir girişimde bulunmaya cesaret edemiyorlardı.
Güney Kürdistanlı güçlerin yanı sıra, PKK’nin de bu alandaki konumunun üzerinde önemle durmak gerekir.
Partimiz 82′den bu yana Irak sahasını bir geri üs olarak kullanıyordu. Bu durum Güney Kürdistan’lı halk kitleleriyle belli bir ilişki kurulmasını sağlamıştı, ama bu ilişki örgüte dönüşebilecek durumda değildi; sınırlı bir ilişki söz konusuydu.
Güney Kürdistanlı güçlerin 88′de yenilmesinden ve bu alanı terketmesinden sonra da partimiz coğrafi olarak bu alandan kopmadı ve burayı bir geri üs olarak kullanmaya devam etti, ama yalnızca sınır hattı boyunca ve çok derine inmeyen bir kullanım söz konusuydu. Bu, zaman zaman bizimle Irak kuvvetleri arasında çatışmalara neden oluyordu. Bu çatışmalarda kimi arkadaşlarımız düşmana esir düşmüş, kimileri de yaralanmıştı. Sınır hattında halkın olmayışı ve buraların tamamen askeri bölge olarak kullanılması, partimiz ve güney halkı arasında direkt teması engelliyordu.
Ancak, Irak’ın Kuveyt’e girişinin ardından uygulanan ekonomik ambargoyla birlikte, Irak hükümeti kaçak sınır ticaretini gündeme getirdi. Türk devletinin de bilgisi dahilinde gelişen bu ticaret olayında, sınırın bizim kontrolümüz altında olmasından dolayı, Irak hükümeti eski katı tutumunu terkedip, bizimle zımni bir anlaşmanın içine girdi ve bu anlaşma giderek resmilik kazandı.
Yumuşamayla birlikte, sınırın halk trafiğine açılması, halkla direkt temasımızı sağlayan koşulları yarattı. Bunun bir sonucu olarak, 90′nın sonbaharında, özellikle Zaho ve Dahok mıntıkalarında bazı ilişki noktaları yakalandı. Bunun yanı sıra kimi tüccar ve müsteşarlarla da gerekli temaslar kuruldu.
Oluşan yumuşama ortamından faydalanarak halk arasındaki çalışmalarımızı hızlandırmak ve olası bir savaş durumunda müdahale edebilmek amacıyla atılan adımlar umut verici bir düzeyde gelişme gösteriyordu. Güney halkı da peşmerge gücünü yanı başında gördüğünden dolayı, büyük bir sempati ve ilgiyle partiye yaklaşıyordu.
Ancak Irak yönetimi bizim halkla temasımızdan rahatsızlık duydu ve direkt devreye girerek, yavaş yavaş ilişkileri kendinde düğümleme doğrultusunda adımlar attı. Yönetim her şeyin kendi aracılığıyla yürütülmesini dayatıyordu. Aslında fazla dayatma şansına sahip olmamasına rağmen, parti, parti sekreterliğin verdiği direktiflerle, Irak muhaberatının dayatmasına boyun eğdi.
Gerçekten de IV. Kongre Hazırlık Komitesinin alana müdahale etmesinden sonra, güney halkıyla ilişkilerimiz daralıp, tüccarlar, müsteşarlar ve muhaberatla sınırlı kaldı. Oysa bu süre içinde bizzat kamplarımıza kadar gelen, haber gönderen çevreler ilişki arıyorlardı ve bizimle birlikte çalışmak istiyorlardı. Ne var ki, Irak’la aramızı bozmayalım diye bütün bu olanaklar tepildi ve Irak’la olan ilişkiye bir nevi diplomatik ilişki statüsü verildi. Açıktır ki, bu ilişki Irak’a sınır ticaretinde önemli bir rahatlama sağlıyordu, bizim için ise ciddi bir sonuç vermiyordu.
Irak’ın bizimle ilişkilere önem vermesinin bir diğer nedeni de TC’nin savaşa girme ihtimaliydi. Irak, TC’nin güneye sarkmasına karşı bizi bir baraj olarak kullanmak istiyordu ve bundan dolayı da sınır boyuna yerleşmemizi teşvik ediyordu.
IV. Kongremiz savaşın arifesinde gerçekleşti ve çıkma olasılığı büyük olan savaş karşısındaki tutumumuzun ne olacağı sorusuna cevap aradı. Bunun bir sonucu olarak Kongrede “Acil Hedefler Programı”na gidildi. “Acil Hedefler Programı”ında savaşın çıkabileceğine dikkat çekiliyor ve savaş çıkması halinde, aktif olarak savaşa müdahale etme kararına varılıyordu.
Acil Hedefler Programının iki çıkış noktası vardı: bunlardan biri TC’nin müdahalesi, ikincisi ise Güney Kürdistan’da bir otorite boşluğunun doğacak olmasıydı.
TC müdahale edecek olursa, güneydeki halk kitleleri savaş içinde örgütlendirilerek, halka dayanan bir direniş içine girilecek ve bu direnişe gerilla gücümüzle öncülük edecektik. Ayrıca kuzeyde de düşmanı arkadan vurma yoluna gidecektik. Halkla bu temelde sağlanan ilişkiler sayesinde, doğacak otorite boşluğunu halkın devrimci otoritesiyle dolduracak ve gücümüz el veriyorsa, bir hükümet kurarak, bağımsızlık ilanı yönünde adımlar atacaktık; parti olarak gücümüz buna yetmiyorsa, Kürdistani Cephe içinde yer alan diğer güçlerle birlikte hareket ederek bağımsızlığı hedefleyecektik; bu da olmazsa federal bir çözüm yoluna gidecektik.
IV. Kongremizin Acil Hedefler Programı, gerçekten de halkımızın tüm umut ve özlemlerini, döneme özgü bir şekilde, ifade ediyordu.
Savaş çıktığı anda, Zaho’dan İran’a kadar olan sınır hattında 1800 gerillamız bulunmaktaydı. Ve istediğimiz anda Botan alanından da beş on bin arasında milisimizi güneye çekebilir ve çok önemli bir savaş gücüne ulaşabilirdik.
Normalde, savaşın çıkmasıyla birlikte yapmamız gereken ilk iş, halkla temasa geçip, direniş odakları oluşturmaktı. Kongremizin emrettiği görev buydu. Ama savaş çıktığı anda, Apo ve ona yaranmaya çalışan dar bir çevre, MK ve MY içinde yaptığı darbeyle, parti yönetimini açıkça gasp ettiler. Bu darbe, kongreden on, savaşın başlamasından ise üç gün sonra yapıldı. Darbeyle birlikte tüm kongre kararları gibi, Güney Kürdistan’a özgü Acil Hedefler Programımız da tamamen askıya alındı ve yok sayıldı.
Kongremiz savaş ortamında halktan direniş grupları oluşturulsun, halkla sıkı ilişki içine girilsin emrini verirken, Apo çetesi Irak muhaberatıyla temaslarına hız verdi. Çok ilginçtir, bir MY üyesi ve bir MK üyesi, sıradan bir muhaberat ajanıyla görüşmek için, savaşın en sıcak anında, tam on gün bir otel odasında beklemek zorunda kaldılar. Ve yine çok ilginçtir ki, halkla ilişki kurmak için tek bir gün bile harcanmadı.
Güney Irak’ta savaş patlak verir vermez, Güney Kürdistanlı halk kitleleri peyderpey dağlara doğru çekilip, olası bir hava saldırısına karşı güvenliklerini sağlamaya çalıştılar. Bu ortamda halkla ilişki kurmak için her türlü olanak vardı ve bir çok alanda halk ne yapması gerektiğini bizden soruyordu. Ama biz ne yanıt veriyor, ne de ilişki arıyorduk.. Partiyi gasp edenlerin mantığına göre Saddam’la aramızı bozmamalı, onun tepkisini üzerimize çekecek en ufak bir şey yapmamalıydık.
Biz halkla en ufak bir ilişki bile kurmaya çekinirken, Saddam’ın muhaberatı PKK’ye ilişkin yoğun bir propaganda geliştiriyordu: “PKK yönetimin dostudur. PKK sınırı tutuyor, asker kaçaklarını ve Türkiye’ye kaçmak isteyenleri yakalayıp yönetime teslim ediyor.” Muhaberatın bu propagandası, aslı olmadığı halde, halk nezdinde tutuyordu. Çünkü hemen hemen her gün MY’miz ve muhaberatın adamları herkese açık yerlerde görüşüyor ve halk bütün bunlara şahit oluyordu. Halk, kendisiyle ilişki kurmayıp, muhaberatın merkezlerinde, arabalarında görülen PKK’lilere ne kadar güvenebilirdi?
Nitekim öyle bir noktaya gelindi ki, dağlarda bizimle karşılaşan halktan insanlar Saddam’ın askerlerinden kaçarcasına kaçmaya başladılar.
Savaş günleri böyle akıp gidiyordu.
TC saldırmadı. TC saldırsaydı da, halktan direniş grupları oluşturma doğrultusunda tek bir adım bile atılmamıştı. TC saldırmayınca, resmi ateşkesten kısa bir süre sonra Güney Kürdistan’da tam bir otorite boşluğu doğdu; yani bizim müdahale etmemiz için çok daha elverişli bir ortam kendiliğinden gelişti.
Resmi ateşkesten kısa bir süre sonra, Güney Irak’da halkın (Şia) direnişi dalga dalga yayılmaya başladı ve savaştan büyük bir yenilgiyle çıkan Saddam yönetimi, dağınık ordusuyla birlikte tam bir boşluğa düştü. Saddam’ın Güney Kürdistan’daki gücü hiç yıpranmadığı halde, merkezi otoritenin neredeyse boğulma tehlikesiyle yüz yüze gelmesinden dolayı, Kürdistan’daki askeri birliklerin iç koordinasyonu ve merkezi yönetim insiyatifi ortadan kalktı.
Tam bu sırada Süleymaniye bölgesinde başlayan Kürt ayaklanması dalga dalga yayıldı. Kesin olan şudur ki, hiç bir ayaklanma bütün halk güçlerini içine çekmez. Ama 91 Kürt Ayaklanması her kesimden Kürdün içinde yer aldığı benzersiz bir olay olarak gelişti. Öncüsüz kalan halk kitleleri, tarihi bir birikime dayanan anti-sömürgeci, anti-faşist kinlerini, öfkelerini kendiliğinden ve en üst düzeylerde dışa vurmaya başladılar. Hemen hemen her gün bir kaç kaza ve yerleşim birimi düşmandan kurtarılıyor, merkezi yönetimden yoksun bulunan Irak ordu birlikleri, halkın topyekun ayaklanması karşısında ne yapacağını şaşırıp, bir çok yerde tek bir kurşun bile sıkmadan, teslim oluyor ve kaçmaya başlıyorlardı.
Irak ordusundaki çözülme ayaklanmanın akışından çok daha hızlı bir şekilde gelişiyordu. Ayaklanmanın başladığı ve geliştiği Soran mıntıkasında, çok kısa bir süre içinde, Saddam yönetimi denetimi kaybetti. Ve Kerkük de direnmeye başladı. Kerkük’de çatışmalar sürerken ayaklanma diğer bölgelere de yayılarak devam etti. Ancak Bahtinan mıntıkası uzun bir süre suskunluk içinde kaldı.
Güney Kürdistanlı güçler, İran üzerinden, çok hızlı bir şekilde Soran mıntıkasındaki ayaklanmaya müdahale etme olanağı yakaladıkları halde, İran’a uzaklığı ve Türkiye üzerinden müdahale olanağının bulunmaması nedeniyle, Bahtinan’a müdahale edemediler. Bahtinan’daki suskunluğu da önemli oranda bu belirledi.
Bahtinan’a müdahale açısından en avantajlı durumda bulunan güç PKK’ydi. Partimize bağlı güçler Bahtinan’ın TC ile olan sınırları boyunca yerleşmiş bulunuyordu. Ancak önderliğin denetimi altında bulunan PKK Ana Karargahı, kesinlikle müdahale etmeme tavrını esas aldı ve Soran’ın kurtarılmış olmasına ve Kerkük’de yoğun bir çatışma yaşanmasına rağmen, Saddam yönetimiyle ilişkilerini sürdürdü.
Apo’nun ve Ana Karargahın yaklaşımı şuydu: bu ayaklanma ezilecek, yeniden kontrolü sağlayacak olan Saddam’la aramız bozulacak ve ilerde Irak sahasını kullanamayacağız.
Ne var ki, yükselen ayaklanmanın zafer işaretleri vermesi yanı sıra, tabandan yükselen “Neden savaşa katılmıyoruz? Neden oturuyoruz?” sesleri de öyle bir noktaya vardı ki, kadrolar “Eğer parti, parti olarak bu ayaklanmaya katılmayacaksa, bizim bir yurtsever olarak savaşta yerimizi almamızı da engellemesin!” demeye başladılar.
Apo’nun Ana Karargahı, müdahale etmeyişini, ayaklanmaya katılmayışını, Güney Kürdistanlı güçlerin sınıf karakteriyle ve onların emperyalizmle işbirliği içinde olmalarıyla açıklamaya ve kadro ve savaş yapısını buna ikna etmeye çalıştıysa da, tabandan yükselen direniş karşısında geri adım atmak zorunda kaldı. Ama tam bu noktada, yeni bir oyalama taktiğine başvurarak, müdahale olanaklarının olup olmadığını tespit etmek için keşif yapmak gerekir dedi. Kadrolar bunun bir oyalama olduğunu çok iyi bildiklerinden ve kaybedilecek zaman olmadığının bilincinde olduklarından, Ana Karargahın talimatına rağmen, anında müdahale etme kararıyla yola çıktılar.
Ana Karargahın keşif için yola çıkardığı grup Zaho mıntıkasına indiğinde, Dahok kurtarılmış, Zaho’da ayaklanma başlamış ve çevreye sıçramıştı. Böyle bir gerçekle karşılaşan keşif grubu, anında tavır alarak, halkla birlikte bazı çatışmalara (Zaho çevresindeki üç noktada) katıldı.
Dahok ve Zaho’daki ayaklanmalarda tamamen örgütsüz olan halk ve müsteşarlar bu alanları kurtarmışlar, ama ne yapacaklarını bilmez bir halde, tam bir anarşinin içine düşmüşlerdi. Halk ve müsteşarlar israrla bir otorite istiyordu. Durumu yerinde değerlendiren müdahale grubumuz, mevcut durumu anlatıp, Ana Karargahımızdan peşmerge ve milis gücü istedi. Varolan otorite boşluğunu doldurmak ancak halka güven verebilecek ve kendine çekebilecek bir kuvvetle mümkün olabilirdi.
Ancak Apo ve Ana Karargah, peşmerge ve milis gücümüzü devreye sokmayı reddedip, Suriye üzerinden bir grup gönderme, sadece siyasal çalışma yapma ve kesinlikle askeri faaliyete girmeme kararına vardılar. Suriye üzerinden gönderilen grup, tamamen derme çatma bir gruptu ve sokaktan toplanan insanlardan oluşmuştu. Bunlar, bırakalım müdahale etme yeteneğinden yoksun olmayı, ne yapacaklarını bile bilmeyen ve adeta turistik bir tur yapma hevesiyle yola çıkmış, çoğu çocuk yaşta, erkek ve bayan sempatizan çevreleriydi.
Müdahale grubumuz, acı gerçeği açıklamaya çalışıp, peşmerge ve milis gücünün gönderilmesinde israr etti. Gerçekte halka otorite olmak savaşa öncülük etmekle mümkündü. Savaş olayı henüz bitmiş değildi ve halk Musul’a yürümek istiyordu. Kaldı ki, sorun sadece Musul da değildi; Dahok kurtarılmış olmasına rağmen, Dahok’un on kilometre ötesi Saddam’ın denetiminde bulunuyor ve Saddam, Musul ve Dahok arasına güç yığarak, büyük bir saldırı hazırlığına başlamış bulunuyordu.
Müdahale grubumuzun israrlı talepleri Apo’nun karargahının oldukça sert tepkisiyle karşılaştı ve sadece siyasal çalışma yapılacağı, savaşa katılacak bir duruma girilmeyeceği belirtildi. Ana siyasal çalışma tarzı da Başkan Apo’nun onbinlerce posterinin halka dağıtılması ve diğer Kürdistanlı güçlerin “işbirlikçiliğinin” anlatılmasıydı.
Gerçek bu olduğu halde, bizzat Apo dünya ajanslarına Zaho ve Dahok mıntıkalarını kontrolleri altında tuttuklarını ve buraları kendilerinin kurtardığı mesajını veriyordu. Hiç utanmadan yapılan bu sahtekarlığın açığa çıkması, halkın sırtına yüklenen büyük yenilgi faturasıyla oldu.
Kerkük’ün düşüşünden hemen sonra Saddam saldırıyı Zaho ve Dahok üzerinde yoğunlaştırdı. Halk ve diğer güçler, derme çatma birliklerle, Zaho ve Dahok’a saldıran Saddam güçlerine karşılık vermek isterken, biz Ana karargahın izleyici tavrını sürdürüyorduk. Müdahale grubu içinde yer alan bazı arkadaşlar “Biz bu savaşa seyirci kalarak şerefsizliği kabul etmeyeceğiz, savaşacağız” kararına vardılar. Ana karargahın talimatlarına rağmen, bir grup olarak, PKK adına direnen güçlerin yanında yerlerini alıp, PKK gerçeğine uygun bir tavırla savaştılar. Bu grupda yer alanların toplam sayısı oniki gerillaydı. Evet, Saddam saldırıya geçince, sadece oniki PKK gerillası halkın yanında yer aldı. Ve bu yeralış tamamen önderliğin talimatlarını reddetme temelinde oldu.
Dahok ve Zaho düştükten ve yüzbinlerce insan dağlara doğru kaçmaya başladıktan sonra, halk ve peşmerge kuvvetlerimiz içiçe girdi. Bu durum karşısında, müdahale grubumuz direnme gereğinin israrlı savunucusu oldu. Apo’nun karargahı ilkin yine buna karşı çıktı ve “sadece kaçan halktan silahları toplayacağız” kararına vardı.
Bu karar karşısında bazı kadrolar, kendi aralarında “Ne olursa olsun, direnişi örgütleyelim!” görüşüne vardılar, bu görüşle hareket edip, bu yönde bir pratiğin içine girerek, Ana Karargah üzerindeki dayatmalarını sürdürdüler. Dayatmalar karşısında durumun kontrolünden çıkacağını anlayan Apo’nun karargahı “Eğer halk savaşacaksa, direnilebilinir” diyerek esnek bir tavır içine girdi. “Halk savaşacaksa” şartını koşan Apo, yenilginin ruh hali içinde olan, PKK’ye karşı sonuna kadar kin ve öfkeyle dolu bulunan ve PKK’yi Saddam’a uşaklıkla suçlayan halkın, ortada güven verecek bir adım olmadan, savaşa girmeyeceğini çok iyi biliyordu. Amaç belliydi: “Ne yapalım, halk savaşmadı ki biz savaşalım” bahanesine yatılacaktı.
Ama direnme kararlılığı içinde olan kadro ve savaşçı yapısı “Biz halka bugüne kadar pratikte güven vermedik ve bu güveni vermedikçe de halk bizim peşimizden savaşa sürüklenmez” doğru tespitinden yola çıkarak, savaşçı bir tavır içine girdi ve sadece gerillamız ve milisimize dayanan bir güçle Saddam kuvvetlerine karşı saldırıya geçti. Yapılan bu saldırıda, bir tabur düşman askeri saf dışı edildi, 35 asker öldürüldü ve onu yaralı olmak üzere, 33 asker esir alındı.
Bu gelişmenin hemen ardından saldırılarımızı yoğunlaştırmanın hazırlıkları içine girdik. Ama aynı anda Apo da direkt müdahale ederek “Saddam’a karşı saldırıların durdurulmasını, esirlerin serbest bırakılmasını, yeniden Saddam yönetimiyle taktik ilişkilere geçilmesini” istedi. Ve böylece, bazı parti kadrolarının bağımsız insiyatifi altında gelişen direnişimiz tasfiye edildi.
Bundan kısa bir süre sonra da ABD öncülüğündeki Müttefik kuvvetleri bulunduğumuz alanlara girerek “Güvenlik Bölgesi” politikasını fiilen uygulamaya başladılar.
TAVRIMIZIN GENEL DEĞERLENDİRİLMESİ
Ocak ayının başında toplanan IV. Kongremiz, aldığı kararlarla Güney Kürdistan’da devrimin önünü açma yönünde çok önemli adımlar atmış bulunmaktaydı. Ancak, tasfiyeci önderliğin yaptığı darbe sonucunda Kongremizin kararlarını rafa kaldırmasıyla, atılan adımlar daha başında tıkanmış bulunuyordu.
Genel olarak bakıldığında, Apo önderliği ayaklanmaya ve halka tam bir güvensizlikle yaklaşarak, partiyi bu sürecin dışında tuttu. Sadece sürecin dışında tutmakla kalmadı, ayaklanma sırasında Saddam yönetimiyle sürdürdüğü ilişkiler halk kitlelerinde partimize karşı büyük bir antipatinin doğmasına yol açtı. Bu durum, ayaklanma karşısında, partimizi Saddam yönetiminin yedeği haline getirdi. Bu ilişkilerimizle halkta moral bozukluğu yaratmamız ve halkı öncüsüz bırakmamız, Saddam yönetiminin yedeği haline gelmemizden başka bir sonuca varamazdı.
Devrimci partilerde ayaklanma karşısında takınılacak tavır iki şekilde belirlenir: Birinde, devrimci parti halkın hareketini ta başından beri örgütlemeye çalışır ve ona öncülük etmenin tedbirlerini alır. Biz bunu yapmadık. Diyebiliriz ki, bunu yapma şansımız fazla yoktu. Bununla belki bizim için bir avuntu noktası yakalamış oluruz. Ayaklanma karşısında takınılacak diğer tavrın kuralı da şudur: partinin kendiliğinden gelişen halk hareketinin dışında kalması, halkı düşmana teslim etmesi demektir. Görev kendiliğinden gelişen hareketlere anında müdahale etmek, içinde yer almak ve öncülüğü ele geçirmek için çaba göstermektir. Biz, bunu da yapmadık ve üstelik halkın ayaklanmasını küçümsediğimiz gibi, bu ayaklanmanın yenileceği hesaplarına yattık.
Tarih, hiç bir devrimci partinin bu kadar rezil bir duruma düştüğüne tanıklık etmemiştir. Halk dişiyle tırnağıyla savaşacak ve biz tribündeki seyirci gibi, bunlar “yenilecek” diyeceğiz. Devrimci politikayı ve savaşı bırakalım, sıradan devrimci ahlak ilkeleri bile düşmana karşı savaşanı yalnız bırakmamayı, onun yanında yer almayı esas alır. Biz, önderlik düzeyinde basit, sıradan devrimci ahlak değerleriyle dahi hareket etmedik.
Güney Kürdistan’daki ayaklanma karşısında tavrımız, PKK önderliğinin, Kürdistan’ın bütününde yapılacak devrim konusundaki tavrının sahtekarlığını da açığa çıkardı.
Partimizin kuruluş misyonu, Bağımsız Birleşik Demokratik Kürdistan şiarında anlamını bulur. Bu, Kürdistan’ın genelini, bütününü esas alan bir yaklaşımdır. Ancak, önderliğin yönlendirmeleri sonucu, PKK daima salt bir parçaya hitap eden, geri bir yaklaşımın içine düşmüştür. Bu da ilkel milliyetçi, feodal yaklaşımın değişik bir biçimde uygulanmasıdır.
Kürdistan genelinde, kuzey-batı parçasının sosyal ve siyasal olarak devrime daha yakın olduğu bir gerçektir. Ancak, genel siyasal gelişmenin tek düze olduğunu düşünmek ve buradan hareketle, tek düze politikalara hapsolmak, bir çok tarihsel yanlışlığı da beraberinde getirir. Nitekim, Güney Kürdistan’da 91′in başında meydana gelen gelişmeler, bu parçayı devrime yakınlık bakımından, kuzey-batının önüne geçirdi. Bir anda bağımsızlık koşulları yakalandı. Böyle bir durum, geçmişte, 79-80-81 yıllarında İran’da da yakalanmıştı.
Ancak PKK önderliği devrimi bütünlüğü içinde ele almadığından, Güney Kürdistan’da oluşan devrim koşullarını, Saddam yönetimiyle kurulan ve sözde kuzey devriminin hizmetine girecek olan taktik ilişkilere kurban etti. Bu, devrime yaklaşımın ülke geneli düzeyinde olmadığını ortaya koyar.
Güney Kürdistan’daki ayaklanma, PKK önderliğinin pragmatik yaklaşımını, dar, günlük tüccar hesaplarını da tüm çıplaklığıyla ortaya koydu. Dahok ve Zaho düşmandan kurtarılınca, bu şehirlerde tek bir PKK’li bile olmadığı halde ve ayaklanmaya katılmama talimatlarına rağmen, Apo, Dahok ve Zaho’da etkin olan gücün PKK olduğunu, buraları kendilerinin kurtardıklarını ilan etti. Dahok ve Zaho’da direniş kırılıp, Saddam kuvvetleri buraları ele geçirdiğinde ise, ilkel milliyetçiler kaçtılar, ihanet ettiler nutukları atmaya başladı. Adama, eğer etkin olan sensen, belirleyen güç sensen ve kaçan varsa, o da sen olursun demezler mi? Ama ortada bir gerçek var, o da şudur: Bazı PKK kadro ve savaşçıları, Apo’nun karargahının talimatlarına ve çok az olan sayılarına rağmen kaçmadılar, direndiler. PKK örgüt olarak bu savaştan kaçmadı, çünkü PKK örgüt olarak bu savaşa katılmadı. İçinde güç olarak yer almadığımız bir savaşta, kendimizi kahraman, ötekileri ise hain, ihanetçi olarak nitelendirmek tam bir ahlaksızlık olur. Yapılan da budur.
Sonuç olarak, Kürt Baharı’nın gerçek kahramanı olan sıradan Kürt insanları, kendilerine öncülük edenlerin yanlışlarına, kaçkınlıklarına, inançsızlıklarına kurban oldular. Bütün örgütlü güçler, bu ayaklanma karşısında inançsız, ürkek ve korkak davrandılar ve bu da büyük kaçışın ve yenilginin belirleyici nedeni oldu. Bu sonuçların sorumluluğundan hiç bir örgütlü güç kaçamaz. Hele IV. Kongrede savaşa katılma ve hükümet kurma kararlarını alan PKK’nin tasfiyeci önderliği hiç kaçamaz.
PKK/VEJİN (DİRİLİŞ)
(1991 Yazı)
Re: MEHMET CAHIT SENER ve MUCADELESI
dersim -PKK/VEJİN (DİRİLİŞ)_PROGRAM TASLAĞI
PKK/VEJİN (DİRİLİŞ)
(1991 Yazı)
PROGRAM TASLAĞI
I- GÜNEY-DOĞU KÜRDİSTAN DEVRİMİ
ULUSAL KURTULUŞ SİYASETİNİN TEMEL İLKELERİ
1- DEVRİMİN KARAKTERİ
Güney-Doğu Kürdistan Devrimi, bir demokratik halk devrimi olup, Kürdistan halkının kendi kaderini özgürce tayin etme esprisi içinde, Kürdistan’da demokratik yönetimini kurmayı hedefler.
Güney-Doğu Kürdistan halkı, gerçekleştireceği devrim ile, içinde bulunduğumuz koşullara bağlı olarak, iradesini ya bağımsız, demokratik bir cumhuriyet kurma ya da Irak’ın Arap halkıyla tam eşitliğe dayanan bir federasyon oluşturma doğrultusunda kullanacaktır.
2- DEVRİMİN YÖNTEMİ
Bir halk devrimi olan Güney-Doğu Kürdistan Devrimi, halkın gücünü harekete geçirerek ve halk savaşı stratejisi uygulanarak gerçekleşecektir.
Halk savaşı basit mantığa dayalı bir savaş değildir, basitten karmaşığa doğru gelişen bir çok taktiği de içerir. Halkımızın uzun mücadele tarihi ve yakın tarihteki deneyleri dikkate alındığında, Güney-Doğu Kürdistan devriminin, büyük bir taktik zenginlği içinde barındırarak gerçekleşeceği görülecektir. Elbette hangi somut taktiğin kullanılacağı ve uygulama alanı bulacağı, içinde bulunduğumuz somut siyasal ve askeri koşullara göre netlik kazanacaktır.Buna göre,
Gerilla savaşı olarak başlayıp, klasik halk savaşında görüldüğü gibi, giderek daha fazla savaş birliklerinin katılımıyla halk ordusunu oluşturmaya yönelebilir ve daha büyük halk kitlelerinin desteğiyle halk savaşı özelliği kazanabilir.
Toplu halk ayaklanması yoluyla da tüm Kürdistan ve Irak’da iktidarı ele geçirme yoluna gidebilir.
3- DEVRİMİN GÜÇLERİ
Güney-Doğu Kürdistan’da, özellikle yakın tarihimizin pratiğinde de açıkça görüldüğü gibi, Irak’daki faşist Baas iktidarıyla çelişki içinde olmayan bir tek toplumsal kesim bile yoktur. 91 Ayaklanması sırasında, bu ya da şu şekilde, Baas iktidarına baş kaldırmayan hiç bir güç kalmadı. Ancak bu, bütün sınıf ve tabakaların, devrime aynı oranda bağlı olduğunu ve aynı oranda kurtuluşu istediğini göstermez.
Güney-Doğu Kürdistan’ın bugünkü sosyal ve siyasal yapısı göz önüne alındığında, devrime en çok ihtiyaç duyan ve devrimden en çok kazanç sağlayacak olan güçler şu şekilde belirlenebilir:
DEVRİMİN TEMEL GÜÇLERİ
Güney-Doğu Kürdistan devriminin temel güçleri, oran olarak küçük olmakla birlikte, proletarya, topraksız köylüler, az topraklı geniş köylü yığınları, şehirlerdeki işsiz kitleler, şehir küçük burjuvazisi ve gençlik kesimidir.
DEVRİMİN İKİNCİL KUVVETLERİ
Kırsal alanda orta köylülük, şehirlerde orta ticaret burjuvazisi ve orta mülk sahipleridir.
DEVRİMİN ÜÇÜNCÜL KUVVETLERİ
Büyük mülk sahipleri ve bir ayağı kırsal alanda, bir ayağı şehirde
olan büyük toprak ağalarıdır.
4- DEVRİMİN MÜTTEFİKLERİ
Halkımızın Güney-Doğu Kürdistan’da, Kürdistan’ın öteki parçalarına oranla, daha fazla haklara sahip olduğu, bu hakların meşruluk kazandığı ve resmi anlaşmalarla olmasa bile, uluslararası planda tanındığı bir gerçektir. Bu durum, Güney-Doğu Kürdistan devrimine güç ve destek sunacak kuvvetleri bir hayli arttırmakta ve çeşitlendirmektedir. Bununla birlikte, Güney-Doğu Kürdistan devriminde halkımıza en büyük desteği sunacak ve halkımızla güç birliği içinde olacak güçler, Irak’ın Arap halkı ve Kürdistan’ın öteki parçalarında yaşayan halkımızdır.
Bu gerçeği göz önünde tutarak devrimimizin müttefikleri sorununu ele aldığımızda şöyle bir tabloyla karşılaşırız:
DEVRİMİN BİRİNCİL MÜTTEFİKLERİ
a- Irak’ın Arap halkı:Ülkemizi yöneten sömürgeci, faşist Baas rejimi, bugün, en az halkımız kadar, Irak Arap halkını da amansız bir baskı altında tutarak ve sindirmeye çalışarak, insanlıktan tamamen uzak bir durumda yaşamaya mahkum etmiştir. Irak’ın Arap halkı da Kürdistan halkı kadar demokrasiye muhtaçtır ve özellikle son 91 ayaklanmasında görüldüğü gibi, büyük bir savaşkanlık göstererek, bu doğrultudaki talebini açıkça ortaya koymuştur.
Güney-Doğu Kürdistan demokratik halk devrimi, Irak demokratik devrimiyle at başı gidecek ve iç içe geçecektir. Faşist Baas rejiminin yıkılışı ve ortak kurtuluş, her iki halkın da topyekun mücadelesini zorunlu kıldığından, Irak Arap halkı Güney-Doğu Kürdistan devriminin birincil müttefikidir.
b- Kürdistan’ın öteki parçalarındaki halk güçlerimiz: Kürdistan’ın sömürgeci ülkeler arasında yapay bir şekilde parçalanmışlığı, güney, kuzey ve doğu Kürdistan’da gelişen mücadeleyle, yavaş yavaş ortadan kalkmakta ve savaşın yarattığı zeminde, halkımızın ulusal birliği yadsınamaz bir gerçek olarak ortaya çıkmaktadır.
Güney-Doğu Kürdistan devrimi, 20-30 yıl önce olduğu gibi, ülkemizin öteki parçalarında yaşayan halkımızdan soyut değildir. Savaşın ortaya çıkardığı güçler ve ulusal kuvvetlerimizin, sömürgeci güçlerin sınırlarını aşan, geniş bir alanda manevralar yapmaya başlaması, pratikte halkımızın birliğini sağlamıştır.
Bunun yanında, ülkemizin topyekun kurtuluşu için, her parçadaki mücadelenin yaşamsal bir önem taşıdığı, her bir parçada, düşmana karşı verilecek mücadelenin başarılı olması için, bütün parçalarda yaşayan halkımızın gücünü birleştirmesinin zorunlu olduğu kavranmıştır. Bu, aynı zamanda, bütün sömürgeci devletlerin halkımıza karşı uyguladıkları birleşik kuvvet stratejisine karşı, halkımızın geliştirmesi gereken birleşik kuvvet stratejisinin vazgeçilmez koşuludur.
Bütün bu gerçekler, Kürdistan’ın öteki parçalarındaki halk güçlerimizi, Güney-Doğu Kürdistan devriminin birincil müttefiki durumuna getirmektedir.
DEVRİMİN İKİNCİL (ULASLARARASI) MÜTTEFİKLERİ
Ulusal Kurtuluş Savaşları ve Demokratik Halk Hareketleri: Özellikle günümüzde, dünyaya egemen olan eğilim, ulusların kendi kaderlerini özgürce tayin etme ilkesinden hareket ederek başlatmış oldukları ulusal kurtuluş savaşlarıdır. Bu temelde gelişen bağımsızlık hareketlerinin yanı sıra, bir de, bürokrat ve faşist diktatörlüklere karşı verilen bir demokrasi mücadelesi vardır.
Bağımsızlık ve demokrasi mücadelesi veren halklar ve uluslar, dünya politikasına egemen olan ve dünyayı yeniden düzenlemeyi kendilerine görev edinen az sayıdaki büyük güçlere karşı bir blok hareketi geliştirme eğilimi göstermekte ve birbirlerine uluslararası destek sunma zorunda kalmaktadırlar.
Gerek bağımsızlıklarına ve demokrasiye kavuşmak amacıyla hala mücadele eden, gerekse bağımsızlıklarına ve demokrasiye yeni kavuşmuş olan uluslar, mücadelelerini geliştirmek ya da bugünkü durumlarını korumak için, siyasal ve ekonomik planda birbirleriyle dayanışmak zorundadırlar.
Halkımızın sömürgeci faşistlere ve bağımsızlık ve özgürlüğümüzü, kendi dünya düzenleriyle çatışma içinde gören dünya devlerine karşı verdiği mücadelede, uluslararası planda dayanışabileceği en sağlam müttefik, yukarıda sözünü ettiğimiz, bağımsızlık savaşları, demokrasi hareketi ve bu mücadeleler içinde yer alan uluslar ve halklardır.
Halkımızın ulusal kurtuluş hareketi, dünya bağımsızlık ve demokrasi hareketinin bir parçası olup, bu hareketi beslemekte ve ondan beslenmektedir; bu hareketin dışında ya da kenarında değil, tam ortasında, içinde bulunmaktadır. Bu gerçek, ulusal kurtuluş savaşlarını ve demokratik halk hareketlerini, devrimimizin uluslararası müttefikleri arasında birinci halka durumuna getirmektedir.
İlerici, Demokrat Kişi ve Kuruluşlar: Bilinçli insan, insanlığın gelişmesinde en önemli etkenin özgürlük olduğunu görmektedir. İnsanlık giderek bilinçleniyor ve kişi hak ve özgürlüklerinin, toplumsal hak ve özgürlüklerden kopuk olmadığını, bunların birbirlerini ilgilendirdiğini, etkilediğini biliyor; bu nedenle, insanlık, dünyanın neresinde olursa olsun, gelişen özgürlük ve demokrasi hareketlerine, her zamankinden daha çok sahip çıkıyor ve destekliyor.
Yakın geçmişimizin pratiği, bu gerçeğin halkımız için de geçerli olduğunu ortaya koymuştur. Eğer devrimimiz, biraz daha güçlenir, demokratik içeriğini daha açık bir şekilde ortaya koyarsa, dünyadaki, ilerici, demokrat kişi ve kuruluşlardan her zamankinden, daha büyük bir destek görecektir. Bu durum, ilerici, demokrat kişi ve kuruluşları, devrimimizin uluslararası müttefikleri arasında ikinci halka durumuna getirmektedir.
Ulusal kurtuluş siyasetimizin bu temel ilkelerinden yola çıkan partimiz, ilkelerin özünü koruyarak,değişen koşullarda ortaya çıkacak sorunlara, anında ve doğru cevaplar bularak, Güney-Doğu Kürdistan’da halkımızın egemenliğini sağlayacak ve Demokratik Kürdistan Halk Cumhuriyetini yaratacaktır.
II- DEMOKRATİK KÜRDİSTAN HALK CUMHURİYETİ
Güney-Doğu Kürdistan’da halk devrimiyle kuracağımız Demokratik Kürdistan Halk Cumhuriyeti, ister bağımsız bir cumhuriyet, isterse tam eşitlik temelinde federatif bir cumhuriyet olsun, içte ve dışta devrimin ruhuna uygun bir siyasal yapılanma ve uygulama içinde olacaktır.
İÇ SİYASAL YAPILANMA
Demokratik Kürdistan Halk Cumhuriyeti’nin siyasal yapılanması, ulusal kurtuluş ve demokrasi mücadelesine katılan bütün güçlerin kendilerini siyasal olarak ifade edebilecekleri ve iradelerini yansıtabilecekleri bir yapılanma olacaktır. Bir başka deyişle, mücadelemize karşı çıkan ulusal hainlerin dışında herkes söz söyleme, yönetme ve yönetilme hakkına sahiptir. Ve bu haklar, devam edecek mücadeleyle ve birlik ruhuyla garanti altına alınacaktır.
DEVLET YAPISI
DKHC’nin yönetim biçimi halk demokrasisidir. Burada devlet yukardan aşağı yöneten bir organ değildir, demokrasinin önünü açan ve uygulanmasını kontrol eden bir mekanizma işlevi görecektir. Halk cumhuriyeti devleti, burjuva ya da bürokratların egemen olduğu devlet tipinde görüldüğü gibi, toplumun üstünde yer alan bir organ değil, yetkilerini halktan alan, halkın içinde varolan, halkın elinde bulunan ve siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel alanda hizmet veren bir kurum olacaktır.
Devletin bu işlevlerini yerine getirmesi için, toplumda herkesin örgütlenme hakkına sahip olması gerekir. Bu anlayışla bütün toplum kesimleri, her alanda örgütlenmeye teşvik edilecektir. Örgütlenen toplumsal güçler, demokratik hakları için mücadele edecekler ve demokrasiyi savunacaklardır. Demokratik halk cumhuriyetinde devlet, bilinçli ve örgütlü insanın elinde bir araç olacaktır.
Devletin en üst karar ve yürütme organları, Demokratik Halk Meclisi ve bu meclisin seçeceği Demokratik Halk Hükümetidir.
Demokratik Halk Meclisi: dört yılda bir yapılacak özgür seçimlerle seçilen halk temsilcilerinden oluşur. Halk Meclisi, tüm toplumun iradesini doğrudan yansıtır; yasama organı ve çıkarılan yasaların uygulanıp uygulanmadığını kontrol etme aracıdır.
Demokratik Halk Hükümeti: Halk Meclisi tarafından seçilen Demokratik Halk Hükümeti yürütme organıdır ve komisyonlar biçiminde çalışır. Hükümet, her zaman, meclis üyelerinin yarıdan bir fazlasının oylarıyla görevden alınabilir ve yerine yeni bir hükümet oluşturulabilir.
Yerel Demokratik Halk Meclisleri: Demokratik Halk Meclisinin çıkarmış olduğu yasalara ters düşmeyecek biçimde çalışan yerel yönetim ve yürütme organlarıdırlar; dört yılda bir yapılacak özgür seçimlerle seçilen temsilcilerden oluşurlar. İl, kaza, nahiye ve köyler, bu meclisler tarafından yönetilirler. Yerel halk meclisleri, yürütme görevini yerine getirmek için, uygun bileşimde kurullar atar. Görevini gerektiği gibi yerine getirmeyen kurullar, yine yarıdan bir fazla oy çokluğuyla görevlerinden alınıp, yerlerine yenileri atanır.
ORDU
Demokratik Halk Cumhuriyetimizin ordusunun tek görevi savunmadır; bir dış saldırı karşısında, ülkenin topraklarını korumaktır.
Halk Ordusunun bütün yöneticileri, bizzat orduda görev alan asker ve subaylar tarafından seçilir. Ana karargah seçimle gelen yöneticilerden oluşan bir ordu meclisi konumundadır. Ordu, savaş ve barış kararlarını alma konusunda tek yetkili organ olan Halk Meclisi tarafından atanan Halk Hükümetinin Milli Savunma Komisyonu, Yüksek Komutanlığına bağlıdır.
MİLİS
Demokratik halk cumhuriyetimizin milisi, toplumdaki demokrasi dışı davranışları ve sosyal sapıklıkları önleyecek ve demokrasinin iç güvenlik unsuru olarak, yerel halk meclislerinin denetiminde çalışacaktır.
D- YARGI
Toplumsal barışın sağlıklı bir şekilde sürdürülmesi, ancak demokratik bir yargıyla mümkündür. Bu nedenle, DKHC’nde yargılama, hepsi de halk tarafından seçilen yargıçlardan oluşan halk mahkemelerinin yetki alanına girer. Yerel halk mahkemeleri gibi yüksek halk mahkemesi de doğrudan halk tarafından seçilen yargıçlardan oluşur ve halk meclisine ve hükümetin adalet komisyonuna bağlı olarak çalışır.
Yerel halk mahkemelerinin kararlarına yapılacak itirazlar, bir üst halk mahkemesinde, yüksek halk mahkemesinin kararlarına yapılacak itirazlar ise, yüksek adalet komisyonunda incelenir ve karar altına alınır.
E- KİŞİSEL SAVUNMA HAKKI
DKHC’nin her vatandaşı mahkemede kendini savunma hakkına sahiptir ve bu hak yasalarla garanti altına alınır. Her sanığa istediği an ücretsiz avukat sağlanır. Sanıkların tüm sorgusu mahkeme tarafından yürütülür. DKHC’nde kapalı sorgu süreçleri kesinlikle yasaktır.
F- ÖRGÜTLENME HAKKI
DKHC’nde, herkes, cumhuriyetimizin kuruluş ilkelerine ters düşmemek koşuluyla, örgütlenme hakkına sahiptir. Siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel alanda kurulacak örgütler cumhuriyetimizin vazgeçilmez unsurlarıdır. Parti, sendika, dernek gibi örgütler, toplumsal demokrasinin gelişmesi ve güçlenmesi için gerekli mücadele örgütleri olacaklardır. Demokratik cumhuriyetimizi oluşturan halk güçleri tarafından verilecek olan bu mücadele, tam bir toplumsal barış ortamında, kendini demokratik bir tarzda ifade etme ve harekete geçme biçiminde sürdürülecektir.
Partiler, sendikalar, dernekler ve öteki örgütler, programları doğrultusunda çalışma hakkına sahiptirler.
G- DİN ÖZGÜRLÜĞÜ
DKHC’nde herkes dini inançlarında özgürdür. Hiç kimse dini inanışından dolayı suçlanamaz ve hiç kimsenin ibadeti engellenemez. Cami, kilise, tapınak gibi ibadet yerlerinin yapılması, onarılması ve geliştirilmesi, bu kuruluşlarda ibadet edecek dini inanç sahibi insanların insiyatifinde olup, devletin ilgi alanına girmez.
H- AZINLIK HALKLAR
DKHC’nde yaşayan azınlık halklar (Türkmen, Asur, Kildani, Ermeni) demokratik cumhuriyetimizi oluşturan unsurlardır. Bu halklar, varlıklarını sürdürme ve geliştirmede, cumhuriyetimizin temelini oluşturan demokratik ilkelerin sağladığı olanaklara ve güvenceye sahiptirler. Azınlık halkların dillerinin ve kültürlerinin gelişmesi için gerekli önlemler alınacaktır. Bu çerçevede, azınlık halklar, eğitimde, Kürtçenin yanı sıra, kendi dillerini de ikinci bir dil olarak kullanabilirler ve kendi dillerinde yayın yapma özgürlüğüne sahiptirler. Devletimiz, bu konuda gerekli düzenlemeleri yapmakla yükümlüdür.
2- EKONOMİK YAPILANMA
Güney-Doğu Kürdistan’ın ekonomisi, bugüne kadar, Irak sömürgeciliğinin etkisi altında şekillendi. Kürdistan’da sürdürülen sömürgeci ekonomik uygulama sonucu, ülkemizde, tarımın dışında milli bir birikim söz konusu olmadı. Tarım alanında yürütülen faaliyetler ise, ekilebilir toprakların az oluşu, dağlık alanlarda verimli tarımın yapılamayışı, yıllardır süren gizli savaş ortamı ve sömürgeci yönetimin ağır baskıları nedeniyle, önemli bir ekonomik faaliyet düzeyine ulaşamadı.
Ülkemizde büyük ulusal sanayi kuruluşları hiç yoktur. Sömürgeciler tarafından kurulan sanayi kuruluşları ise çok sınırlıdır ve yalnızca petrolün çıkarılması ve işlenmesine dayanmaktadırlar. Bu kuruluşların dışında, ülkemizde bir kaç küçük sanayi kuruluşunun bulunduğunu görmekteyiz.
Özellikle il ve kaza merkezlerinde yoğunlaşan nüfusun tüketim ihtiyaçlarına cevap veren ve oldukça yaygın küçük işletmeler mevcuttur. Irak sömürgeciliği, yıllardır uyguladığı özgül savaş politikasıyla, halkımızın büyük bir çoğunluğunu çeteleştirerek, üretimden kopuk bir yaşama itmiş ve söz konusu küçük işletmelerin sahibi olan küçük burjuvaların (şehir ticaretiyle uğraşan esnaflar, işbirlikçiler) gelişmesine olanak vermiştir.
Devrimimiz, doğal olarak, sömürgeci ekonominin bir uzantısı ve özgül savaş politikalarının bir sonucu olan bugünkü ekonomik yapının temellerini dinamitleyecektir. Ülkemiz siyasal olarak yeniden kurulacağı gibi, ekonomik olarak da yeniden kurulacaktır. Nasıl ki ülkemizin siyasal düzenlenmesi, tüm halkımıza kendini ifade etme ve bir güç olma hakkını veriyorsa, ekonomik düzenlenmesi de, tüm insanlarımızın, ülkenin ekonomik zenginliklerinden demokratik bir tarzda yararlanmasını esas alacaktır. Böylece, sağlam bir siyasi işleyişe temel olacak sağlam bir ekonomik düzen ve işleyişe ulaşılacaktır. Ülkemiz yeni bir ekonomik yapılanma sürecine girerken, dünyada insanlığın ekonomik alanda gerçekleştirmiş olduğu gelişmeler dikkate alınacak ve halkımızın da yüksek bir yaşam düzeyine kavuşması temel ilke olarak benimsenecektir.
Ülkemizin yer-altı ve yer-üstü zenginlikleri böyle bir gelişme düzeyi tutturmamıza olanak vermektedir. Sorun, toplumsal gücümüzü örgütleyerek bu zenginlikleri işleyebilmektir. Ulusal kurtuluş savaşını, topyekun bir güç birliği içinde gerçekleştirecek olan halkımızın, barışçıl, demokratik, ekonomik yükselişi de gerçekleştirmesinin önünde hiç bir engel yoktur. Bu temelde, diyoruz ki, ekonomik programımız da tüm ulusumuzun bu zenginliklerden demokratik bir tarzda yararlanma ve güç birliği programı olacaktır.
Ülkemizin yeniden ekonomik inşası süreci, uygulanmaya başlanan “Yeni dünya düzeni” politikalarına karşı zorlu bir mücadele biçiminde gelişecektir. Günümüzde dünyaya hükmeden dev güçler, dünyayı yeniden düzenlerlerken, aslında, dünyayı, ekonomik ve politik olarak yeniden paylaşıyorlar. Sıcak dünya savaşları biçiminde gelişmeyip, daha çok, güç farklılıklarından kaynaklanan “barışçıl” yöntemlerle gerçekleştirilen bu yeni paylaşımda, bağımlı duruma düşmemek ve yeniden sömürgeleşmemek için, daha başta, kendi kendine yeten, ancak kapalı olmayıp, dünya ekonomisi ile belli ilişkiler içine giren bir ekonomik kalkınma planını esas alacağız.
A- SANAYİ ALANINDA
Ülkemiz, oldukça geri kalmış bir tarım ülkesidir. Ekonomik açıdan gelişmiş olan ülkelerin düzeyine ulaşabilmek ve yüksek bir ekonomik gelişme düzeyi tutturabilmek için hızla sanayileşmek zorundadır. Hızla sanayileşmek için ise, güçlü bir ağır sanayi ile elektronik sanayisinin geliştirilmesi gereklidir. Bunun için,
Büyük bir ağır sanayi projesi hazırlanarak, ülkemizin mevcut enerji kaynaklarından (petrol ve su) en iyi şekilde yararlanma yoluna gidilecektir. Bu proje çerçevesinde yeni petrol yatakları işletmeye açılacak, petrol arıtma rafinerilerinin sayısı çoğaltılıp, kapasiteleri arttırılacaktır. Büyük hidro-elektrik ve sulama barajları inşa edilecektir.
Hızla Kürdistan’da yeni maden yataklarının aranmasına ve işletilmesine başlanacaktır.
Çevreye vereceği zararı asgariye indirmek ve barışcıl amaçlarla kullanmak koşuluyla termo-nükleer santraller kurulacaktır.
Dünyamız, elektronik sanayinin hızla geliştiği bir dönemden geçiyor. Ağır, temel sanayinin yanı sıra, hızla elektronik sanayinin kuruluşuna ve geliştirilmesine başlanacaktır.
Ağır sanayiyi ve elektronik sanayini geliştirmek için zorunlu olan teknik ve bilgi birikimi, öncelikle kendi olanaklarımız harekete geçirilerek sağlanacaktır; bunun yanı sıra, dışa ekonomik bağımlılığa düşmeyeceğimiz bir düzenleme temelinde, dış ülkelerle de ortak projeler geliştirilecektir.
Temel sanayi alanındaki kalkınmayı devlet üstlenecektir. Toplumun temel ihtiyaçlarına, yani tüketim maddeleri üretimine yönelik sanayinin geliştirilmesi için ise, küçük üreticiler teşvik edilecek, bunların sermaye ortaklığına gitmeleri ve devlet kredileri ile desteklenmeleri için gerekli önlemler alınacaktır.
B- TİCARET ALANINDA
Özellikle devletimizin kuruluş döneminde, ülkemizde canlı bir ticaretin olacağı açıktır. Bu göz önüne alınarak iç ve dış ticarette serbestlik sağlanacaktır. Ancak, spekülatif sonuçlara yol açmaması için gerek iç, gerekse dış ticaret üzerinde sıkı bir devlet kontrolü uygulanacaktır.
C- TARIM VE HAYVANCILIK ALANINDA
Ülkemizin geri kalmış bir tarım ülkesi olması, tarım alanında da kalkınmayı gerektiriyor. Bu alanda yapılması gereken şey, ülkemizi kendi kendine yeter bir tarım ülkesi haline getirmenin yanı sıra, tarımı da dışa ihracat yapabilecek bir düzeye yükseltmektir. Bunun için de insanımızın yaratıcılığını harekete geçirecek yeni bir düzenlemeye geçmek ve tarımda makinalaşmayı sağlamak gerekiyor.
Hayvancılık ülkemizde önemli bir geçim kaynağıdır. Buna rağmen, bugüne kadar hayvancılık alanında bilinçli bir politika uygulanmamış, ekonomik potansiyel harekete geçirilmemiş ve çarçur edilmiştir. İnsanlarımızın geçimini sağlamasının en temel ögelerinden biri olan hayvancılığın geliştirilmesi için özel programlar hazırlanacaktır. Bunun için,
Hainlerin topraklarına el konarak, yurtsever büyük toprak sahiplerinin toprağının bedeli ödenerek, kırsal alanda büyük bir toprak reformu yapılacaktır.
Tarımda yaygın makina kullanımını sağlamak için, küçük üreticileri gözeten ve satışta kar amacı gütmeyen bir fiyat uygulamasına gidilecektir.
Bir an önce kendi kendine yeten bir tarım ülkesi düzeyine çıkabilmek ve ülkemizde tarımın gelişmesini garanti altına almak amacıyla, tarımsal gelişmede, kitlelere öncü rolü oynayabilecek büyük devlet çiftlikleri kurulacaktır.
Tarımsal alanda üretkenliğin arttırılabilmesi için, küçük üreticilerin güçlerini birleştirmeleri teşvik edilecek ve tarım kooperatiflerinin kuruluşu kolaylaştırılacaktır. Üretici kooperatiflerinin güçlenmesi için, bunlara belli bir devlet desteğinin sunulması yoluna da gidilecektir.
Tarımsal potansiyelimizi harekete geçirmek için gerekli sulama barajları, göletler ve geniş bir alana yayılacak su kanalları şebekesi inşa edilecektir.
Bir yandan yeni tarım alanları açılırken, öte yandan mevcut tarım alanlarının güçlendirilmesi için gerekli önlemler alınacaktır.
Toplumsal zenginliğimiz olan ormanlarımız yasal koruma altına alınacak ve geliştirilecektir.
Geçimini hayvancılıkla sağlayan vatandaşlarımızın hayvancılık kooperatiflerinde bir araya gelmeleri teşvik edilecek ve hayvancılık için özel alanlar açılacaktır.
Hayvancılık alanındaki verimi arttırmak, hayvan sağlığını korumak ve hayvancılığı geliştirmek için veterinerlik hizmetleri yaygınlaştırılacaktır.
Hayvancılığın, modern teknolojiden yararlanarak yapılabilmesi için gerekli alt yapı, devlet ve vatandaş işbirliği ile gerçekleştirilecektir.
3- SOSYAL VE KÜLTÜREL YAŞAM
DKHC’nde, halkımızın sosyal ve kültürel yaşamının güçlendirilmesi ve geliştirilmesi, demokrasimizin, barışçıl ve sağlıklı gelişmesinin en önemli koşuludur. Siyasal ve ekonomik alandaki atılım ve gelişmeler, bunlara paralel olarak , sosyal ve kültürel alanda sağlanacak gelişmelerle birlikte, bir bütün olarak, toplumsal gelişmemizin ölçütü olacaktır.
Siyasal ve ekonomik alandaki demokrasimiz, halkımızın sosyal yaşamına ve kültürüne yansımadıkça, devrimimiz hedefine ulaşmış sayılmaz. Bu açıdan, devrimimiz, sosyal ve kültürel yaşamı yeniden örgütlemek için de büyük bir atılım yapacaktır.
EĞİTİM
Hızlı bir kalkınmayı önüne görev olarak koyan devrimimiz, bunu gerçekleştirmek için, yetenekleri gelişmiş ve bilinç düzeyi yüksek insanlar yetiştirmeyi hedefleyecek, düşünce üreten bir toplum düzeyine ulaşmanın önlemlerini alacaktır. Bunun için,
Ülkemizde okuma yazma bilmeyen insan bırakılmayacaktır. Bu amaçla, tüm ülkede okuma-yazma kursları açılacaktır.
Orta-öğrenim zorunlu olacaktır. Üniversite öğrenimi de dahil, tüm öğrenim parasız olacaktır.
Ekonomik kalkınmamızın teknolojik ihtiyaçlarına cevap verecek bir eğitim düzenlenmesine gidilecektir.
DİL VE YAZI
Bir halkın gelişmesi için dilin gelişmesi ve güçlenmesi zorunludur. Yazı, dilin gelişmesi ve güçlenmesinin en önemli aracı olduğu kadar, dünyanın öteki halklarıyla iletişim sağlamanın da önemli bir aracıdır. Devrimimiz dil ve yazının gelişmesini önemli bir görev olarak önüne koyar. Bu amaçla,
Kürtçenin bünyesinde bulunan lehçelerden biri, öteki lehçelerden alınacak sözcüklerle zenginleştirilerek, ulusal dil haline getirilecek ve toplumumuzda yazı dili olarak işlev görecektir.
Gerek değişik parçalarda yaşayan halkımız arasında anlaşmayı kolaylaştırmak, gerekse öteki halklarla bilimsel ve kültürel ilişkileri geliştirmek ve demokrasi temelinde entegrasyonu sağlamak için Latin Alfabesine geçilecektir.
SAĞLIK
Toplumumuzun fiziksel ve ruhsal sağlığını korumak ve geliştirmek devrimimizin temel görevidir. Toplum sağlığı korunmadan toplumsal gelişme sağlanamaz. Devrimimiz önce korumayı, sonra tedaviyi esas alan bir politika izleyecek ve toplumsal sağlığı tehdit eden her şeye karşı savaş açacaktır. Bunun için,
Çocuk beslenmesine ve sağlığına öncelik verilecek ve bu alandaki sorumluluk devlete ait olacaktır.
Yaygın bulaşıcı hastalıkların kaynağı kurutulacak ve tüm toplum kesimlerinde düzenli aşılama çalışmaları yürütülecektir.
Toplumun ihtiyacına cevap verecek şekilde, ülkenin her tarafında hastahaneler ve sağlık evleri açılacaktır.
Çalışan ailelerin çocukları için çocuk yuvaları açılacaktır.
Ülkemizdeki bütün sağlık hizmetleri, halkımıza ücretsiz olarak sunulacaktır.
KONUT
Gerek kentlerde, gerekse kırsal alanda, halkımız büyük bir konut sorunuyla karşı karşıyadır. Birincil sorunlarımızdan biri olan bu sorunun, nüfus artışı da göz önüne alınarak çözümlenmesi zorunludur. Bunun için,
Şehirlerde ve kırsal alanda toplum sağlığına uygun konutlar inşa etmek amacıyla, devletin finanse edeceği projeler geliştirilecek ve toplu konut yapımı programı uygulanacaktır.
Devletin yaptığı konutlar ucuz fiyatlarla halka satılacak ve ödeme uzun vadeli taksitlere bölünecektir.
Devletin dışında, kırda veya şehirde, hazırlanacak yerleşim planına uygun konutlar inşa etmek isteyen vatandaşlar desteklenecektir. Ayrıca, vatandaşların güçlerini birleştirerek, konut kooperatifleri kurmaları teşvik edilecek ve bunlara gerekli maddi destek sağlanacaktır.
Yeni konutların yapımında, toplumun bütün temel ihtiyaçlarının giderilmesi esasından hareket edilecek ve çağdaş, modern konut yapımı ölçütlerine uyulacaktır.
BİLİM
Gelişmenin özü bilimsel gelişmedir. Bilimsel gelişme sağlanmadan, toplumsal gelişme sağlanamaz. Bugünkü bilimsel birikim düzeyimiz oldukça geridir. Buna karşın, toplum olarak önümüze koyduğumuz hedefler bilimsel alanda hızlı bir gelişmeyi ve yüksek bir düzeye ulaşmayı zorunlu kılmaktadır. Bunun için,
Hiç bir parça farkı gözetmeksizin Kürdistanlı bütün bilim adamları ve teknik kadrolar ülkenin kuruluşuna davet edilecek ve kendilerine uygun yaşama koşulları sağlanacaktır.
Toplumsal gelişmemize katkıda bulunmak isteyen yabancı bilim adamlarının desteklerini sunabilmeleri için gerekli düzenlemeler yapılacak ve devlet tarafından uygun çalışma koşulları yaratılacaktır.
Bilimsel gelişmeyi sağlamak için, üniversiteler yaygınlaştırılacak ve yüksek ihtisas yapma olanakları yaratılacaktır. Teorik birikiminden yararlanmak için, yabancı bilim adamlarına üniversitelerimizde geniş kadrolar ayrılacaktır. Ayrıca, öğrencilerimizin, yüksek ihtisas yapmak amacıyla, başka ülkelerin üniversitelerinden yararlanabilmesi için gerekli önlemler alınacaktır.
BASIN-YAYIN
Toplumun eğitiminde, kültürel gelişiminde, ruh sağlığına kavuşmasında, demokrasi bilincinin gelişmesi ve güçlenmesinde, basın-yayının oldukça önemli bir rolü vardır. Basın yayının düzenlenmesinde bu rol dikkate alınacak ve verimli bir çalışma ortamı yaratmaya yönelik politikalar uygulanacaktır. Bunun için,
Basın-yayın alanında hiç bir sansür uygulamasına gidilmeyecektir. Basının, yeni düşünceler üreterek, siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel yaşama etkin bir biçimde katılması sağlanacaktır. Basın-yayın özgürlüğünün sakıncaları, yine basın-yayın özgürlüğü ile giderilmeye çalışılacaktır. Bu, demokratik bir ortam içinde görüş belirtme ve görüşünü topluma benimsetme ilkesi çerçevesinde gerçekleştirilecektir.
Yazılı yayın yapmak için hiç bir organdan izin alınmayacaktır. Yazılı yayın yapacak kişi, grup ya da kuruluşların yayınlarda açık adresinin bulunması yeterlidir.
İçinde parlamentonun, partilerin, sendikaların, derneklerin, kooperatiflerin, üniversitelerin ve ordu temsilcilerinin yer alacağı bir Kürdistan Radyo ve Televizyon Kurumu (KRT) oluşturulacak ve radyo ve televizyon programlarının hazırlanması bu kurumun insiyatifine bırakılacaktır. Bu, toplumdaki bütün kesimlere söz söyleme ve kendini geliştirme hakkı tanıyan bir uygulama olacaktır.
SANAT
Kültürün önemli bir ögesi olan sanatın geliştirilmesi için bilinçli bir sanat politikası uygulanacaktır. Bu politikayla hem ulusal sanat dallarımızın, hem de buna paralel olarak, bizde gelişmemiş olan sanat dallarının gelişmesi sağlanacaktır. Bu yolla ulusal sanatımız tüm insanlığın sanatına katkıda bulunma ve gelişerek evrensel sanat boyutlarına ulaşma olanağına kavuşacaktır. Bunun için sanat, sanatçı ve sanat araçları bütünlük içinde ele alınacak, bunların yaşatılması ve geliştirilmesi için gerekli olanaklar yaratılacaktır. Bu çalışmaları yürütmek ve koordine etmek amacıyla halk hükümetimizin kültür komisyonuna bağlı olarak çalışacak bir yüksek sanat kurulu oluşturulacaktır.
H- SPOR
Halkın kültürel ve fiziksel gelişmesinin önemli bir ögesi olan sporun, her dalda yaygınlaştırılıp, geliştirilmesi için gerekli önlemler alınacak, herkesin spor yapma olanağına kavuşması sağlanacaktır. Spor, insanların yetenek ve güçlerini, barışcıl bir şekilde yarıştırma aracı olduğundan, sporun ticari bir olay haline getirilmesine izin verilmeyecektir. Bunun için,
Kaybolan veya kaybolmaya yüz tutmuş ulusal spor dallarımızın yeniden canlandırılması ve yaygınlaştırılması amacıyla, bu spor dallarını araştırma ve yaygınlaştırma klüpleri kurulacak, bu klüplerin etkinlik gösterebilmesi için gerekli olanaklar sağlanacaktır.
Modern, uluslararası spor dallarının geliştirilebilmesi için, spor kuruluşları oluşturulacak ve çalışmalar düzenlenecektir.
Herkese spor yapma olanağı sağlamak amacıyla, spor sahaları ve kapalı spor salonları açılacak ve spor dalları, ilkokuldan başlayarak, eğitimin zorunlu bir ögesi haline getirilecektir.
Bütün spor etkinliklerinden ücretsiz yararlanılacak, karşılaşmalardan elde edilecek gelirler, bütünüyle spora aktarılacaktır. Bu alanda özel sermayeye izin verilmeyecektir. Bu temelde, cumhuriyetimizde bütün sporcular amatör sporcu olacak ve sporun bir meslek haline getirilmesine izin verilmeyecektir.
İ- SOSYAL GÜVENLİK
DKHC’nde her vatandaş, insanca bir yaşam sürdürme hakkına sahiptir. Devlet, insanlarımızın bu hakkını kullanabilmesi için gerekli bütün önlemleri alacaktır. Bu nedenle,
Halk cumhuriyetimizde, her vatandaşın çalışabileceği bir işi olacaktır. Cumhuriyetimizde işsizlik yasaktır.
Özürlü insanlarımız, kapasite ve yeteneklerine göre istihdam edilecektir; hiç çalışamaz durumda olanlar, devletin güvencesi altında olacaktır.
Vatandaşlarımız, belli bir yaş sınırından sonra çalışmayacaklar, emekli olacaklardır. Bundan sonraki yaşamları, devlet tarafından güvence altına alınacaktır.
Çocuklar ve kadınlar, güç ve yeteneklerine göre istihdam edileceklerdir. Onbeş yaşın altındaki çocukların çalıştırılması yasaktır.
ÇEVRE SORUNLARI
Hızla sanayileşen dünyamızda, sanayi artıklarından dolayı, yaşadığımız çevre kirlenmekte ve tahrip olmaktadır. Öyle ki, sanayinin bazı dallarında ortaya çıkan üretim artıkları yalnızca dar bir çevreyi tehdit etmekten çıkmış, atmosferde değişiklikler yaparak, bütün insanlığı tehdit edecek bir düzeye varmıştır. Sorun, artık, bu ya da şu halkın çevre sorunu olmaktan çıkmış, tüm insanlığın ortak sorunu haline gelmiştir.
İnsanlar, sanayiyi geliştirerek ihtiyaçlarını karşılamayı amaçlarken, bilinçsizce yapılan üretim ve programlardan dolayı, kendi yaşamlarını tehlikeye sokmuşlardır. Söz konusu durumun, özellikle son yıllarda, bilimsel verilerin ışığında açıklık kazanmasından sonra, çevre sorunlarına bilinçli bir şekilde yaklaşma gereği, tüm insanlığın gündeminde yer almaya başlamıştır.
DKHC, söz konusu tehlikenin bilinciyle hareket ederek, gerek kendi yakın çevremizi, gerekse tüm dünyada çevreyi korumak ve insanlarımıza yaşanabilecek güzel bir dünya sunmak için üzerine düşen sorumluluğun gereklerini yerine getirecektir. Bu nedenle,
Sanayinin doğaya zarar vermemesi için gerekli bütün önlemler alınacaktır.
Doğaya zarar vermesi önlenemeyen sanayi dallarının geliştirilmesi yasaklanacaktır.
Sanayi kuruluşlarının bulunacağı yerler özel kanunlarla belirlenecektir. Yerleşim alanları düzenlenirken, bütün alt yapı hizmetlerinin oluşturulması temel alınacaktır.
Günlük yaşamda kullanılan araç, gereç ve maddelerin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini yok etmeye yönelik çalışmalar yapılacaktır.
Sanayinin doğaya verdiği zararları dengeleyen bir unsur olan yeşil alanların geliştirilmesine çalışılacaktır.
Atmosferdeki değişiklikler nedeniyle gittikçe ısınan dünyamızda baş gösteren önemli bir tehlike de çölleşmedir. Dünyanın en sıcak bölgesine yakın olan ülkemizde, bu tehlikenin önüne geçmek için özel programlar hazırlanıp, uygulanacaktır.
4 – DEMOKRATİK KÜRDİSTAN HALK CUMHURİYETİNİN DIŞ SİYASETİ
DKHC’nin dış siyaseti devrimimizin bugünkü ulusal ve evrensel çizgileriyle uyum içinde olacak ve bu çizgiyi daha güçlü araçlarla devam ettirecektir.
Dünyamız ve bölgemiz, siyasal olarak, öteden beri, büyük güçlerin etkisi altında şekillenmiştir. Bu şekillenişte, halklar, kendi özgür iradelerini demokratik bir tarzda ifade edememişlerdir. Kendilerini ifade etmeleri, askeri ve ekonomik güçlerine bağlı olmuştur. Bu nedenle emperyalist, sömürgeci ve faşist politikalar, dünyada ve bölgemizde, bir haksızlıklar zincirinin halkaları olarak uygulanagelmişlerdir.
Halkların özgür iradesini dikkate almayan bu şekillenme, sürekli olarak, huzursuzlukların ve savaşların kaynağı olmuştur. Öyle ki, son yüzyıl içinde dünyamız savaşlardan kurtulamamıştır. Bu savaşlardan ikisi, bir anda, tüm dünyanın içinde yer aldığı savaşlar olmuştur. Dünya savaşlarının bitti denildiği, barışın sağlandığının söylendiği zamanlarda bile, değişik yörelerde savaşlar sürüp gitmiştir.
Bu, dünyanın en zengin yer-altı ve yer-üstü kaynaklarına sahip olan bölgemizde çok daha çarpıcı bir şekilde gözlenmektedir. Orta-Doğu’da tam 46 yıldır savaş var. Bu savaşlarda milyonlarca insan yaşamını yitirdi, insanlara iyi bir yaşam sağlayacak olan zenginlikler barut oldu, kurşun oldu, kan akıttı. Ve savaşlar bitmedi, hala sürüyor.
Bütün bu sorunların temelinde, halkların kendi kaderlerini tayin edememiş olmaları yatmaktadır.
Çok büyük zenginliklere sahip olan dünyamızda çok acı tablolar ortaya çıkabiliyor. 20. yüzyıl insanlığı, yani uzayı fethetmeye başlayan insanlık, doğal bir afette, bir günde 200.000 kurban veriyor; açlık, yetersiz beslenme, her gün, her saat, onbinlerce insanın ölümüne neden oluyor; binlerce çocuk, daha dünyaya gelir gelmez ölüyor; onbinlerce insan, politik nedenlerle tutuklanıp, cezaevlerinde yatıyor, işkence görüyor; cezaevlerinden salınıverenler kısıtlamalar içinde yaşıyor.
Bütün bunlar insandan, insancıl olmaktan uzaktır. Gezegenimiz, üzerinde yaşayan insanlara, insanca bir yaşam sunabilecek zenginliktedir. Bunun gerçekleşebilmesi için, her şeyden önce, halkların kendilerini özgürce ifade edebilmeleri, kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahip olmaları, özgürlük içinde yaşamaları ve demokratik bir dayanışma ve güç birliği içinde olmaları gerekir.
Devrimimiz, eğer dünyada yeni bir düzenleme yapılacaksa, bu şekilde yapılmalıdır diyor. “Yeni dünya düzeni” politikalarını üreten ve yaşama geçirmeye başlayan dev ekonomik ve siyasi güçler, her ne kadar barış ve refahı bayraklaştırıyorlarsa da, aslında yine I. ve II. Dünya Savaşlarının sonunda yaptıkları şeyi yapıyorlar; yani dünyayı yeniden paylaşıyorlar, halkların özgür iradesini dikkate almıyorlar, dünya halklarına yeni siyasal düzenlemeler dayatıyorlar.
Dünya devlerinin “Yeni dünya düzeni” politikaları uygulamaya konacak olursa, bu yeni haksızlıklara, çok daha büyük haksızlıklara yolaçacaktır. Bu haksızlıklar temelinde yeni huzursuzluklar ve savaşlar çıkacaktır. Halkların vazgeçmeyeceği tek şey, özgürlükleri ve yaşama haklarıdır.
Devrimimiz, dünyanın yeniden düzenlenmesi gerektiğini söylüyor, ama bu düzenlemenin, dünya halklarının kendi kaderlerini özgürce tayin etmeleri temelinde yapılması gerektiğini de belirtiyor. Bu da, emperyalist, sömürgeci ve faşist politikaların son bulmasıyla mümkün olur.
Emperyalizm, sömürgecilik ve faşizmden en çok çeken halklardan biri oluşumuz ve devrimimizin, ülkemize ve halkımıza karşı uygulanan bu politikalara son verme istemi, DKHC’nin bu ilkelere varlığının koşulu olarak sıkı sıkıya sarılmasını ve bu ilkeler temelinde hareket etmesini gerektirir. Bu nedenle,
DKHC, Kürdistan’ın öteki parçalarında yaşayan halkımızın özgürlüğüne kavuşmasını ve Kürdistan’ın, Kürdistan halkının özgür iradesiyle, birleşmesini birincil görev olarak önüne koyar. Bu, öteki parçalarda yürütülen ulusal kurtuluş mücadelesini etkin olarak destekleme, uluslararası planda ve diplomatik kurullar içinde tanınmasını sağlamaya çalışma biçiminde olacaktır.
DKHC, Orta-Doğu halklarının kendi kaderini tayin etme hakkını savunacak, demokratik bir yapılanma içine girmelerini destekleyecek, emperyalizmin, sömürgeciliğin, faşizmin ve ırkçılığın tüm yaptırım ve saldırılarına karşı, halkların ilerici, demokratik mücadelesine omuz verecek ve bölgemiz halklarının barışcıl, demokratik bir dayanışma içinde olmasını sağlamaya çalışacaktır.
DKHC, dünyanın emperyalistler tarafından yeniden düzenlenmesi planlarına karşı aktif bir tavır içinde olacak ve bu emperyalist planlara karşı, özgürlük ve demokrasi temelinde, sömürge ve bağımlı halkların blok hareketini oluşturmaya çalışacaktır.
DKHC, dünyadaki bütün ilerici güçler, kurum ve kuruluşlarla dayanışma ve güç birliği içinde olacaktır.
DKHC, BM’in bugünkü statüsünün, büyük devletlerin oligarşik diktatörlüğü olduğunu göz önüne alarak, BM’in demokratikleştirilmesini, dünya halklarının demokratik meclisi haline getirilmesini, BM’deki beşli cuntanın dağıtılmasını talep edecek, BM üyelerinin eşit söz hakkına sahip olmasını savunacak ve bu anlayışla, BM’in anti-demokratik dayatmalarını kabul etmeyip, teşhir edecektir.
DKHC, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin, günümüzde karşımıza çıkan yeni sorunların ışığında yeniden düzenlenmesini, geliştirilmesini ve yeni bildirgenin tüm insanlığın anayasası haline getirilip, pratikte uygulanması için gerekli kurumların oluşturulmasını isteyecektir.
DKHC, bölgemizde ve dünyamızda, başta nükleer silahlar olmak üzere, bütün silahların yok edilmesi gerektiği ilkesinden hareket edecek ve bu sorunun adil ve demokratik bir biçimde çözümlenmesi için çaba harcayacaktır. Emperyalistler silahsızlanmadıkça, dünyanın öteki halklarının silahsızlanması yönünde yapılan dayatmalar kabul edilmeyecek, silahsızlanma eşit savunma prensibine oturtulacaktır.
5- GEÇİCİ MADDE: FEDERAL BİRLİK SORUNU
Devrimimiz, Kürdistan halkının kendi kaderini özgürce tayin etme ilkesinden hareket eder. Bu temelde, bağımsızlık veya federal birlik konusunda söz hakkı halkındır. Genel olarak, halkların yakınlaşması ve yardımlaşması anlayışıyla hareket ettiğimizden, tam eşitliğe dayalı federal birlik çözümünün, bağımsızlık çözümünden farklı olmadığı inancındayız. Ancak, tam eşitlik koşullarında oluşturulacak federal birlik, Kürdistan’ın özgül durumunu dikkate almalı ve DKHC’nin iç ve dış siyasette önüne koyduğu ilkelere ters düşmeyecek biçimde hareket etmelidir. İster bağımsız bir devlet, ister federal birlik olsun, DKHC’nin birincil sorunu, içte demokrasi, dışta ise Kürdistan’ın öteki parçalarıyla özgürce birleşmektir. Eğer federal birlik, DKHC’nin bu tutumuna saygılı davranır ve bu hakkı kullanmasını engellemezse, halkımız, Irak’ın Arap halkıyla, demokratik bir federasyon oluşturma, karşılıklı dayanışma ve yardımlaşma doğrultusunda bir politika benimseyecek ve uygulayacaktır.
DKHC’nin federal birlik sorununa getirdiği çözüm şudur:
Güney-Doğu Kürdistan halkı ve Irak’ın Arap halkı, tam eşitlik temelinde ve her iki ülkede demokratik halk yönetimlerinin kurulması koşuluyla, federal birlik içinde yaşayabilirler.
Federal birliği oluşturan ülkeler, istedikleri zaman federal birlikten ayrılma hakkına sahiptirler.
Federal birlik hükümeti, federal cumhuriyetler arasında koordinasyon işlevi görecek ve ortak komisyonlar biçiminde çalışacaktır. Federal hükümetin, cumhuriyet hükümetleri üzerinde yetkisi olmayacaktır.
Cumhuriyetlerin birbirlerinin iç işlerine karışma hakkı yoktur. Ancak, cumhuriyetlerden birinde, demokrasinin yok edilmesi durumunda, öteki cumhuriyetin müdahale hakkı doğar.
Federal Cumhuriyet orduları, dış saldırı karşısında, ortak komutanlık altında birleşerek, ortak savunma savaşı yapacaklardır. Cumhuriyetlerden birine yapılan saldırı, ötekine de yapılmış sayılır.
Cumhuriyetler, dış politika alanında, ikili ilişkiler geliştirme hakkına sahiptirler. BM’deki temsil, iki cumhuriyetin federal birliği düzeyinde olacak ve federal birlik hükümetinin başkanı ve dış işleri temsilcileri, dönemsel olarak, cumhuriyetlerden birinden seçilecektir.
Yardımlaşma ve dayanışma söz konusu olduğunda, cumhuriyetler, öteki ülkelere nazaran, birbirlerine öncelik vereceklerdir.
DÜNYADA DURUM
Dünyamız 20. Yüzyılın son on yılına büyük değişikliklerle girmektedir. Yüzyılımızın ilk çeyreğinde meydana gelen değişikliklerin belirlediği dünya siyaseti, 90′ın başından itibaren büyük bir alt-üst oluşa uğradı ve bu alt-üst oluş süreci, tüm insanlığı yeniden yapılanmaya zorladı.
Kapitalist-emperyalizmin sömürü, zulüm ve savaş politikalarının yaşamı çekilmez hale getirdiği yüzyılımızın başında, yaşamın çekilmezliğine başkaldıran kitleler Çarlık Rusyası’nda iktidara yürümüş ve tarihte ilk defa tabandan gelen bir kitle hareketiyle sömürücü sınıflar iktidardan uzaklaştırılmış, ezilen kitleler iktidarı ele geçirmişti.
Ezilenlerin iktidar kavgası insanlık tarihinde yeni bir olay değildi. Kapitalist sömürünün yeryüzünde ortaya çıktığı andan itibaren, bu sömürünün muhatabı olan proletarya da harekete geçmişti. Avrupa’nın kapitalizm tarihi, aynı zamanda proletaryanın anti-kapitalist mücadele tarihidir. Ne var ki, Avrupa’da kapitalizm, emperyalizm aşamasına geçip, proletaryayı kar artıklarıyla susturduktan ve onu iktidar kavgasından uzaklaştırdıktan sonra, iktidara yürüyen ezilen sınıfların haritası doğuya kaydı ve bu haritanın merkezine, feodalizmle ittifak içinde yaşayan kapitalizmin hüküm sürdüğü Rusya oturdu.
Rusya proletaryası Lion’lu proleterlerin yürüyüşünü, kavgasını iktidara taşıdı. 1917 Ekim Devrimi alternatif bir tarihin başlangıcı oldu. Proletarya, Rusya’da sosyalizmi kurup, komünizme geçeceğim diye yola çıktı. Proletaryaya öncülük edenler, proletaryaya böyle bir yol gösterdiler. 1917, sadece Rusya proletaryası için değil, tüm dünya halkları için de büyük bir anlam taşıyordu. Ezilenler yeterince örgütlü olurlarsa ve tarihi fırsatlar yakalanırsa, iktidar olabileceklerini gördüler. Ve bu bilinç ve bu inançla, 1917 yürüyüşünü, değişik düzlemlerde sürdürdüler. Dünyanın her tarafına sıçrayan bu yürüyüş, her gün yeni zaferler kazandı ve her geçen gün kapitalizmin alanı daraldı. Ve böylece dünyamız, kısa sürede, adına kapitalizm ve sosyalizm denilen düzenlerin siyasal ve ekonomik kamplaşmasına ve kavgasına sahne oldu.
Emperyalizm kendi iç çelişkilerini bir tarafa iterek, dünyadaki sosyalist gelişmeyi baş sorunu haline getirdi ve tüm dünya stratejisini bunun üzerine inşa etti. Ne olursa olsun sosyalizm belasından kurtulmak isteyen kapitalizm ve emperyelizm, özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra, askeri alanda tam bir kamplaşmaya giderken, ekonomik alanda ise hızlı bir yakınlaşmanın içine girdi.
Emperyalizmin atom silahları kullanmaya kadar varan saldırganlığı karşısında, devrim yapmış, sosyalizme doğru adım atmış, ancak ekonomik ve askeri açıdan hala oldukça zayıf olan ülkeler de kendi aralarında askeri, siyasi ve ekonomik kamplaşmaya gittiler.
Böylelikle dünya siyaseti iki kutuplu bir çekim alanı haline dönüştü. Kutuplardaki güçlerin arasındanda kalan ve her iki kesimle de belli çelişkileri bulunan ülkeler ise karşı kutuplardan başlayıp, içlere doğru kayan bir merkez oluşturdular; kutuplar arası dengelerden yararlanıp, siyasal ve ekonomik varlıklarını korumaya çalıştılar.
Bu, yıllar yılı böyle sürüp gitti. 80′li yıllara kadar olan dönemde, emperyalist sistem içindeki bazı ülkelerde gelişen devrimler sonucu, emperyalist sistemim alanı daralırken, sosyalist sistemin alanı genişledi. Kapitalist-emperyalist sistemin, kendilerine çıkardığı faturaya dayanamayan halklar kurtuluşu sosyalizmde görüyor ve ona yöneliyorlardı. Emperyalist dünyadaki çatışmalı durum sosyalist dünyada gözlenmiyordu. 68′de Çekoslavakya’da ciddi bir kriz ve çatışma görüldüyse de, Sovyet tankları bunun üstesinden geldiler. Fakat bu uyarı tüm sosyalist dünya için aynı ölçüde geçerli olmamıştır.
80′lerde, dünyada, rüzgarlar bir başka esmeye başladılar. Daha 80′li yılların başında Polonya’da proleterler, proleter iktidarı denilen bir iktidara karşı ayaklanmaya başladılar. “Proletarya diktatörlüğünün” orduları ayaklanan proletaryaya karşı harekete geçtiler, “proletarya iktidarını” proletaryaya karşı savunmaya başladılar. Adına sosyalizm denen düzen, Doğu Avrupa’lı proleterlerin beklentilerini karşılamamıştı. Polonya başkaldırının adı oldu sadece.
Ve “sosyalist” dünyada çözülme başladı. Doğu Almanlar Berlin duvarını aşamadılar, ama Çekoslavakya’yı asfalta dönüştürüp Batı Almanya’ya, yani kapitalist Almanya’ya, yüzbinlerin yürüyüşünü başlattılar. 90′nın hemen başında Çekoslavakya 68 ruhuyla taştı. Ve Doğu Avrupa sadece bir yıl içinde düştü; baştan başa çöktü.
1917′nin ana yurdu olan ve yıkılmaz gibi görünen Sovyetler de adeta sırasını bekliyor ve kendi köşesinde yeni yürüyüşe hazırlanıyorlardı. Daha bir kaç yıl önce, sosyalizm aşkına “Hurra!” naralarıyla çınlayan Kızıl Meydan, 91′in temmuzunda “Kahrolsun Komünizm!” sloganlarıyla çınladı. 1917′nin mimarı Lenin’in heykelleri, vinçlerin pençesinde başaşağı edildi.
Ve artık dünyamız, Sovyetler Birliğin’de de Komünist Partinin yasaklandığı yeni bir sürecin içine girdi.
20.Yüzyılın ilk çeyreğinde iki kutuba bölünen dünyamız, 20. Yüzyılın son on yılına girerken, tek merkezli bir dünya oldu. Artık çekirdeğinde emperyalist metropollerin bulunduğu bir dünyada yaşıyoruz. Ve emperyalizm dünyaya yeni bir düzen vereceğim diyor.
Emperyalizmin “yeni dünya düzeni” politikası, dünyayı yeniden paylaşma politikası olarak gündeme geldi. Emperyalizm, dünyaya yeniden düzen verme politikasına, sosyalizmin yayılmasını mutlaka durdurma politikası ile zaten başlamıştı. Sosyalist ekonomi ve tekniğin kaldıramayacağı bir silahlanma yarışını başlatan Reagan, mutlak silah üstünlüğünü sağlayıp “sosyalizmi ” teslim almak istemişti. İlkin gelişmeyi durdurma ve daha sonra içten çökertme stratejisine yönelen Reagan, başkanlık görevini terkederken “Benim dönemimde komünizmin yayılışı durdu” diyordu. Öyle görünüyor ki, Bush yönetiminin işi de içten çökertmeyi sağlamaktı.
Fakat içten çökertme, hiç de Reagan stratejistlerinin hesapladığı gibi, şiddet yoluyla olmadı. Dış ekonomik ve teknolojik tehdit etkili olmakla birlikte, esas olarak, sosyalizm adına yapılan yanlış uygulamalar kitleleri patlama noktasına getirmişti. Kitlelerin bürokrat diktatörlüğe karşı biriken potansiyel muhalefetinin iktidara tırmanan kapitalist yolcular tarafından kanalize edilmesiyle birlikte, kitleler, 18. yüzyılda olduğu gibi, burjuvazinin yükselttiği ekmek ve hürriyet bayrağı altında harekete geçtiler. Bürokrat-askeri diktatörlüklerin kitle hareketleri karşısında yapabilecekleri bir şey yoktur; üstelik söz konusu hareket emperyalizmin tam desteğini de arkasına almış bulunmaktaydı.
Böylece milyonlarca insanın kanı pahasına kapitalist-emperyalist sistemden kopan topraklar, ancak bir kaç kişinin ölümüne neden olan olaylar sonucunda, yeniden kapitalist-emperyalist sisteme eklemlendiler.
Olaylar baş döndürücü bir hızla gelişiyordu. Çok uzun vadeli olarak düşünülen şeyler, çok kısa zaman dilimleri içinde gerçekleşti. Bu, emperyalistlerin öteden beri “sosyalist” sisteme karşı geliştirdiği siyasal, askeri ve ekonomik birlik politikalarını birden bire açmazlara sürükledi.
Avrupa ve Japon emperyalizmi, savunmalarını, önemli oranda, A.B.D.’ye yüklemiş bulunmaktaydı; A.B.D.’nin savunma şemsiyesi altında, ekonomik ve teknolojik gelişmeye ağırlık vermişlerdi. Japonya, hemen hemen bütünüyle savaş ekonomisinden uzak dururken, Avrupalılar, nispi de olsa, belli bir savaş ekonomisine sahip bulunuyorlardı. Özellikle Fransa, A.B.D.’ye havale edilen bir savunmaya alternatif olarak Avrupa’ya özgü askeri stratejiler geliştirmek istemişti. Fakat, İngiltere’nin Kıta Avrupası’na karşı mesafeli davranması, Almanya’nın ise kendini Doğu Almanya’da işgal altında görmesi ve “sosyalist” blokla sınır komşusu olması nedeniyle, A.B.D.’ye karşı mesafeli davranmaktan çekinmesi, Fransa’nın öncülüğünü yaptığı Avrupa stratejilerine hayat hakkı tanımadı.
“Sosyalist” dünyanın dağılışı, ekonomik entegrasyonda önemli mesafeler katetmiş olan Avrupa’yı, siyasal ve askeri alanda dağınık yakaladı. Japonya, bu alanda Avrupa’dan da geri bir durumda bulunuyordu. A.B.D. ise siyasal ve askeri alanda tam bir süper güç olmasına rağmen, dev gibi bir ekonomik potansiyelin başına bela olan dev gibi ekonomik sorunlarla karşı karşıyaydı.
Bu koşullarda yeniden paylaşıma başlayan emperyalistler, başta Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği olmak üzere, tüm dünyayı nasıl değerlendirecekler? Doğu Avrupa ve Sovyetler kapitalizm istiyor, ama bugüne kadarki ekonomik yapılanmaları, özellikle günümüzde hiç bir sınır tanımayan liberal ekonomiye ayak uyduramayacak kadar hantaldır. Emperyalizm, bu ekonomiyi, yeniden sosyalizmi isteyecek olan kitlelerin patlamasına yol açmayacak şekilde, nasıl kendi ekonomik reflekslerine, dinamiklerine uyduracak? Bu asfalta uygun arabanın toprak yolda gitmesine benzer. Hem hız değişecek, hem de araba büyük bir riskin altına girecektir.
Emperyalistlerin hiç biri, böyle bir riski tek başına üstüne alabilecek kapasitede değildir. Bırakalım borçlarını, borçlarının faizlerini bile Üçüncü Dünya ülkelerinden koparamayan emperyalistler, bir de çok geniş bir ekonomik alanı kendilerine bağlama durumuyla karşı karşıyadırlar. Uluslararası bir iflasla karşı karşıya kalmak istemeyen emperyalistler,oldukça ihtiyatlı davranmakta ve karlı bir ortaklık içinde hareket etmek istemektedirler. Her şey, dünyanın yeniden düzenlenmesi sürecinde, emperyalist ülkeleri barışcıl bir ortaklığa zorlamaktadır. Emperyalistler için ana sorun, bu ortaklıkta kimin daha fazla pay alacağı sorunudur. Emperyalistler bir yandan daha fazla pay almak istiyorlar, fakat öte yandan da daha fazla pay almak için zorunlu olan yatırımları yapmaktan çekiniyorlar.
Bütün avantajlar ve dezavantajlar göz önüne alındığında, emperyalistler arasında en avantajlı konumda olan A.B.D. emperyalizmidir. Emperyalizmin şu anda dünyada istikrara ihtiyacı var. Cuntaların askeri tehditlerle sağladığı “barış”larda görüldüğü gibi, dünyada istikrarın sağlanması da büyük bir askeri gücü zorunlu kılmaktadır. A.B.D. emperyalizmi, dünya halklarına karşı yönelmiş bir polis gücü olarak çalışmayı kendiliğinden üstlenmiş durumdadır. Son Körfez Krizi bunu açıkça ortaya koydu. Bu durum, genel olarak emperyalizmin, hala A.B.D.’nin askeri gücüne büyük bir ihtiyaç duyduğunu göstermektedir. A.B.D.’nin askeri gücüne sadece emperyalizm değil, Üçüncü Dünya ülkelerindeki işbirlikçiler de büyük bir ihtiyaç duymaktadırlar. Güçlü olana bağımlılık büyük bir ekonomik kayışı da birlikte getirmektedir.
A.B.D.’nin askeri gücüne olan bağımlılık öteki emperyalist çevrelerde rahatsızlık yaratmaktadır. Bu duruma hem kısa vadeli hem de uzun vadeli çözüm bulmak istiyorlar. Dünyaya yeni bir siyasal düzen vermek, önemli ekonomik avantajlar sağlıyor; fakat öte yandan da askeri güç gerektiriyor. Öteki emperyalistler, uzun vadeli düşündüklerinde, ilerde ortaklığın bozulması ihtimalini göz önüne alarak, A.B.D.’ye karşı kendilerini savunabilecek bir güç oluşturmak istiyorlar. Nitekim bunun adımları birleşik Avrupa Ordusuyla atılmış bulunmaktadır.
Sovyetler ne olacak? Sovyetler, daha şimdiden, yüzyılın başındaki Çarlık Rusya’sının konumuna düşmüştür. Büyük bir askeri güçtür, fakat kapitalizmi tercih ettiği için emperyalizme bağımlı duruma düşmek zorundadır. Bu dev askeri güç, savaşsız bir dünyada, ekonomik olarak nasıl gelişecek? Çarlık Rusya’sının ordusu, savaşların hüküm sürdüğü bir dünyada, toprakların genişlemesini sağlıyordu; oysa emperyalizm, günümüzde, taktik olarak, büyük savaşlardan uzak durmak istiyor. Bu durumda, Rusya’nın, askeri gücünü sunarak Avrupa’yla birleşmek istemesi kaçınılmazdır. Ancak şimdi bunu ne A.B.D. kabul eder ne de Avrupa ister. Bu, çelişkilerin erken derinleşmesi ve bir çatışmaya doğru sürüklenilmesi anlamına gelir. Avrupa kapitalistleşmiş Rusya’nın askeri gücünü tümden yitirmesini istemeyecektir. A.B.D.’yi frenlemek için bu güce ihtiyacı vardır. Fakat Rusya’nın ekonomik açıdan, Avrupa’ya entegre olması çok zor olduğundan, ona karşı mesafeli davranacaktır.
Özcesi, Rusya’nın yeni burjuvazisi, yeni dünya düzeninde umduğunu bulamayacaktır. Bu arada, yeni burjuvazinin bürokrat diktatörlüğe karşı tepkisi, içerde kendi aleyhine olacak bir sonuç da yaratmış bulunmaktadır: Sovyetler Birliğini oluşturan cumhuriyetler dağılıyor; bu ekonomik ve siyasal dinamiklerin dağılıp parçalanması demektir.
İki kutuplu dünyanın siyasal, ekonomik ve askeri dengelerini kollayarak politika üreten ve böylece bazı önemli olanaklar elde eden Üçüncü Dünya ülkelerinin işbirlikçi ve bağımlı iktidarlarının yeni dönemde artık böyle bir şansı kalmamıştır. Emperyalizmin tüm dünya için öngördüğü politikalar, dünya siyasetini tek merkezli duruma sokmuştur. Kendi siyasal, askeri ve ekonomik güçleriyle emperyalizmin ürettiği politikalara karşı direnme gücü kalmayan bu ülkeler, daha şimdiden “Yeni Dünya Düzeni”ni kabul etmiş görünmektedirler. Söz konusu ülkelerin, bu süreç içinde izleyebileceği politika, yeni düzende biraz daha avantajlı bir yer edinebilmektir. Bunu sağlamak için izledikleri taktik, bölgesel çelişkilerde kendi ağırlıklarını koyma çabasıdır.
Emperyalistlerin düzeni ve politikalarında böyle bir süreç gözlenirken, halk kitleleri ne yapacaklar?
Bu sorunun cevabı emperyalistler tarafından verilmiş değildir. İki kutuplu dünyayı kitleler çökerttiler; onlar oluşturmuştu, onlar dağıttı. Ekmek ve özgürlük istiyorlardı. Dünya burjuvazisi, “sosyalist” kampta ekmek ve özgürlük isteyen kitlelere, bunu size “ben veririm” dedi. Kitleler de bu mesajı dinledi ve kapitalizmden medet umdu. Oysa emperyalistlerin kendi ülkelerinde ekmek ve özgürlük isteyen milyonlarca insanın nefes kokuları ve iniltileri duyulmaktadır.
Afrika hala açlıktan kırılıyor; Latin Amerika ülkeleri iflas etmiş durumda; ekonomi kendisini yeniden üretemiyor ve bu, toplumu işsizliğe ve açlığa sürüklüyor. Asya’nın alt emperyalistleri (Güney Kore, Tayland v.b.), kısmi bir rahatlık içinde olmalarına rağmen, siyasal iktidarlar ayakta duramıyorlar. Uzak Doğu ülkeleri, kapitalist olsun, “sosyalist” olsun, büyük bir gerilik içinde yaşama savaşı veriyorlar. Kitleler ne “sosyalist” ne de kapitalist düzenden hoşnut, hepsinde isyan potansiyeli var.
Kapitalizm açlara ekmek ve kölelere özgürlük sorununu nasıl çözecek? Açlık ve kölelik, ikisi birbirini tamamlayan şeylerdir; refah ve özgürlük için de aynı şey söz konusudur. Kapitalizm refah yaratmadan özgürlük sağlayabilir mi? Zincirlerinden azad olmuş köleler, burjuvazinin mutfağına saldırmayıp, kokusuyla mı yetinecekler? Süper marketlerin vitrinlerine bakarak mı karın doyuracaklar? Eski “sosyalist” ülkelerdeki kitleler, kendilerine özgürlük verecek olan burjuvazi, onları işten attığında “bu da işten atılma ve aç kalma özgürlüğü” mü diyecekler? Kapitalizm iki ile üçü çarpıp dört elde etmek istiyor. Dört elde etmek için, iki kere ikiyi çarpması gerektiğini biliyor, ama elinde sadece bir iki var.
Yakın geleceğimize iki siyasal eğilim damgasını vuracaktır. Bunlardan biri, bürokrat merkezi diktatörlüklere karşı yönelen ulusal kurtuluş hareketleridir (UKH), ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı (UKKTH) temelinde yükselen dinamizmdir; öteki ise aç kitlelerin hareketidir. Birinci eğilim amacına ulaşır ulaşmaz, ikincisine eklemlenecektir.
Öyle görünüyor ki, şu anda emperyalizmin başını en fazla ağrıtan konu ulusal sorundur. Orta-Doğu sorunu, ulusal bir sorun olarak gündeme gelmektedir: Arap-İsrail sorunu ve Kürdistan sorunu. Bunun için Orta-Doğu konferansı toplanıyor; Avrupa’da Yugoslavya’yı oluşturan cumhuriyetler ayrılmak istiyor; Sovyet cumhuriyetlerinden üçü tam bağımsızlığa kavuştu, geri kalanların da hemen hemen tümü ayrılma kararı aldı. Dünyanın siyasal haritasının bu kadar değişime uğraması, emperyalizm tarafından onaylanacak mıdır?
Eski Sovyetler Birliği’ndeki gelişim emperyalizmin kontrolünden çıktı. Emperyalizm kendi kontrolünden çıkan ve ekonomik ve siyasi olarak kendisiyle birleşme eğilimi göstermeyen ulusal hareketlere sıcak bakmıyor. Hatta gelişmelerin bütünüyle kontrolünden çıkmasını engellemek için, kendisiyle birleşme eğilimi gösteren hareketleri bile frenlemeye çalışıyor.
Eski Sovyetler Birliği’nin güney-doğusunda gelişen ulusal hareketlerin geleceği oldukça belirsizdir. Buradaki cumhuriyetlerin tümü islamidir ve son dönemlerde bu cumhuriyetlerin hepsinde islami hareket güçlenme eğilimi göstermektedir. 70′lerin sonunda ve 80′lerin başında ortaya çıkan islami tavır, yeni bir hamle yapabilir, nefes alabilir. Gerçekten de İran’daki islam hareketi, gerek içte, gerekse dışta büyük bir tıkanmayla karşı karşıya kaldı; Irak Savaşındaki başarısızlık, Lübnan’da sonuçsuz kalan çabalar ve Afganistan’daki belirsizlik, açılan İslami-Cihad bayrağının yükseklerde dalgalanmasını engelledi. Buna rağmen tümden bir yenilgi de söz konusu değildi. Son on yıldır islami hareket umutsuz bir direniş içinde görünüyordu.
Şimdi milliyetçi renklerin yanı sıra, islami renklerin de öne çıktığı güney-doğu cumhuriyetlerindeki hareketler, emperyalist sistemin tümüne karşı islami bir blok oluşturulması tehlikesinin işaretlerini vermektedirler. İran, Afganistan, Azerbeycan, Türkmenistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan gibi ülkelerin alacağı birleşik islami tavır, emperyalizmin göz ardı edeceği bir tehlike değildir. Bu tavrın bütün islami ülkelere yayılma eğilimini de göz önüne alırsak, durumun ne kadar nazik olduğu kendiliğinden anlaşılacaktır.
Eski Sovyet cumhuriyetlerinde ulusal hareketlerin islami renkler taşımasının yanında, Orta-Doğu’da kitlelerin sınıfsal hareketleri de kendilerini islami renklerle açığa vurabilirler. Son on yıldır zaten böyle bir durum yaşanıyor.
Bütün bu olasılıklar, emperyalizmin orta ve yakın doğu politikalarına ilişkin bazı ip uçları verirken, anti-emperyalist bir blok hareketinin de ortaya çıkabileceğinin işaretlerini vermektedir. Halklar emperyalizme karşı dayanışma ihtiyacı duyacaklardır. Böyle bir dayanışmanın önündeki en büyük tehlike islami tavırların karmaşıklığıdır. Gelişen islami harekete Şiiliğin egemen olmak istemesi ve Şiiliğin, bir milli ideoloji haline geldiği İran’da Fars şovenizmi ve yayılmacılığını beslemesi, ulusal kurtuluşçu, anti-emperyalist blok hareketinin önündeki en ciddi engeldir. Bunun hemen yanında, A.B.D.’nin kontrolünde bulunan TC’nin, eski güney-doğu Sovyet cumhuriyetlerinde truva atı rolü oynayarak sahte bir milliyetçilik geliştirmeye çalışması ve bu sahtekarlığın bu cumhuriyetlerde belli bir tabana sahip olması gelmektedir. A.B.D., Türkiye kanalıyla Orta-Asya’ya müdahale etme olanağını sürekli olarak elinde tutmak istiyor. Bu politikanın Türkiye’deki adı Türk-İslam sentezidir. Bir başka ciddi tehlike de Suudi Arabistan’daki petrol-dolar sermayesine dayanan islami harekettir. Sünni Suudi Arabistan, bir yandan Şii İran’ın güçlenmesini engellemeye çalışırken, bir yandan da bölgede emperyalist bir güç olma eğilimindedir.
Özcesi, merkezinde Müslüman halkların bulunduğu ulusal hareketler bloklaşma ihtiyacı duymalarına rağmen ciddi engellerle karşılaşacaklardır.
Günümüzün en önemli eğilimi olan ulusal hareketlerin yanı sıra ortaya çıkacak, gelişecek ve giderek ön plana çıkacak olan öteki hareket ise yoksulların hareketi olacaktır.
80′lere kadar olan dönemde yoksulların hareketi, ağırlıklı olarak emperyalizmin arka bahçeleri sayılan Üçüncü Dünya ülkeleriyle sınırlıydı. Bu ülkelerde gelişen devrimci hareketler, emperyalizme darbeler indiriyorlarsa da, güçlü sarsıntılara yol açmıyor ve emperyalist metropolleri ciddi bir krize sokmuyorlardı. Öte yandan Üçüncü Dünya ülkelerindeki devrimler, olanaksızlıklar ve zorluklarla boğuşmak zorunda kalıp, etkisiz duruma düşüyorlardı.
Yoksuların hareketinde, gelecekte yeni bir durum yaşanacağa benziyor. “Sosyalist” blokun çöküşüyle, emperyalizm bir yandan etki alanını genişletirken, bir yandan da bakmakla yükümlü olduğu yoksul ailelerinin sayısını arttırdı. Şimdiye kadar, emperyalizm, Doğu Avrupa ülkelerinde bürokratik diktatörlüklere karşı yönelen muhalefet hareketinden, ne siyasal ne de ekonomik alanda, olumsuz bir şekilde etkilenmiyordu. Doğu Avrupa’nın emperyalist sisteme katılmasıyla, buralardaki kitle hareketlerini de ithal etmiş oldu.
Belirtmek gerekir ki, bu kitleler, hiç de, gelişmemiş ülkelerdeki “bir lokma, bir hırka” felsefesiyle hareket eden kitleler değildir. Doğu Avrupa’lı kitlelerin talebi “daha iyi iş, daha kaliteli mal ve özgürlük”tü; Üçüncü Dünya ülkelerindeki kitlelerin talebi ise “iş, ekmek ve özgürlük”tür. Nereden bakılırsa bakılsın, Doğu Avrupa’daki kitlelerin talepleri daha yüksek düzeydedir ve bu taleplerden yola çıkacak olan bir kitle hareketi potansiyeli vardır. Bu hareket, kapitalizm için büyük bir baş ağrısı olacaktır.
NATO, Doğu Avrupa ülkelerinin üyelik başvurusunu reddediyor. Doğu Avrupa’nın yeni yönetimleri ise Nato’yla bütünleşip, AET’na girmek istiyorlar. AET, Doğu Avrupa’yı da içine alacak olan bir Avrupa birliğini çok erken buluyor. Bütün bunların nedeni var: Doğu Avrupa ülkelerinin ekonomileri kapitalizm tarafından restore edilecek. Bu, büyük bir işsizler kitlesi yaratacak, daha iyi iş isteyenler, işsiz kalacaklar. Sosyal güvenliğe iyice alışkın olan Doğu Avrupalılar bu koşullarda nasıl yaşayacaklar? Doğu Avrupa ekonomileri, gelişmiş kapitalist ekonomiler gibi, kapitalizm koşullarında, kitlelere sosyal güvenlik sunamazlar. Kaldı ki, gelişmiş kapitalist ülkelerde de gözlenen eğilim, sosyal güvenlik politikalarını daraltma yönündedir ve bu ciddi huzursuzluklara neden olmaktadır.
http://vejin.wordpress.com/yazilar/
Re: MEHMET CAHIT SENER ve MUCADELESI
dersim -MUSTAFA KARASU’YA MEKTUP
Doğu Avrupa’lılar, batılı ülkelerin sınırlarını zorlayıp, kitlesel bir göç dalgası başlatabilirler. Batılılar buna izin vermeyecektir. Dev Alman ekonomisi bile, Doğu Almanya’nın yükünün altında nasıl eziliyor, açıkca görülmektedir. O halde, Doğu Avrupa’nın yeni burjuvazisi, kapitalizmi geliştirme uğruna, daha iyi iş isteyenleri işsiz bırakmak, daha kaliteli mal isteyenlerin taleplerini kısıtlamak zorundadır. Kitleler,buna “özgürce” baş kaldırırsa ,o zaman da baskı uygulayacaktır.
Doğu Avrupalıların gelecekte geliştirecekleri hareket, Doğu Avrupa’yla sınırlı kalmayacaktır. Batının bundan etkilenmemesi mümkün değildir. Yoksulların hareketi, Doğu Avrupa yoluyla, batılıların kalelerine bir at başı gibi uzanacaktır. Önümüzdeki on yılda, 20. Yüzyılın başındaki gibi bir Avrupa’yla karşı karşıya kalacağımızdan hiç kimse kuşku duymamalıdır.
“Sosyalizmin” Doğu Avrupa’da yıkılışından , büyük bir moral takviyesi alan emperyalizm, korkunç bir siyasal ve kültürel bombardımanla, bu toplumları kişiliksizleştirmeyi önüne koymuştur. Bu bombardımanın yarattığı toz duman arasında anti-kapitalist hareket durdu sanılıyor.
Günümüzde böyle bir durgunluk gözlenmekle birlikte, anti-kapitalist hareket potansiyel olarak güçlenmektedir ve bu hareketin tohumları metropollerin kalelerine doğru savrulmaktadır. A.B.D., Meksika’yla olan sınırına yeni bir Çin Seddi örmüş durumda. A.B.D.’ye göç etmiş olan Latin Amerikelılar, Washington’un göbeğinde günlerce süren sokak çatışmaları yapıyor ve polise karşı direniyorlar.
Önümüzdeki on yıl içinde kitlelerin iktidar kavgası ve düzene karşı mücadelesi çok güçlü atılımlarla gelişecektir. Kapitalizm, hiç de güllük gülistanlık yeni bir dünya düzeni yaratamayacaktır. Kitleler dünyaya verilmek istenen düzene karşı, kendi taleplerini dayatarak direneceklerdir.
ORTA DOĞU’DA DURUM
Dünyadaki değişikliklerin en etkili olduğu alanların başında, bölgemiz Orta Doğu gelmektdir. Orta Doğu, emperyalist ve sosyalist kampların soğuk savaş politikalarının sıcak savaşa dönüştüğü bölgeydi. Gerek Orta Doğu’nun özgül çelişkileri, gerekse her iki kamp arasındaki karşılıklı gerginlik politikası, bölgemizi sürekli olarak savaş içinde tuttu.
Öteden beri emperyalizmin denetimi altında bulunan Orta Doğu’daki yapılanmanın temeli haksızlıklar üzerine kuruludur. Haksızlık, zenginliğin paylaşımında ve bu paylaşımda zenginliğin asıl sahiplerinin haklarının göz ardı edilmesindedir.
Uçsuz bucaksız Arap toprakları üzerinde yaşayan Arapların %70′i bu toprakların temel zenginlik kaynağı olan petrolden yayarlanamıyor. Arap petrolünün %80′inden, ancak nüfusun %15′i yararlanmaktadır. Emperyalizm bu bölüşümü yerli işbirlikçilerini kullanarak yapmış ve Arap dünyasını yaklaşık 20 ayrı yönetim birimine bölmüştür. Bu, Araplar arasında derin çelişkilerin ortaya çıkmasına yol açmıştır.
II. Dünya Savaşının sonunda, Arap birliğine bir de İsrail kaması sokulmuştur. Emperyalizmin bu kaması, Filistinlileri vatanlarından ederken, kırk yıldır süren Arap-İsrail çatışmasını da gündeme getirmiştir. Arap yönetimleri, bugüne kadar hem birbirleriyle, hem de İsrail ile sürekli bir çatışma içinde olmuşlardır.
Orta Doğu’nun en önemli sorunlarından biri de Kürdistan sorunudur. Kürdistan’ın devletler arası sömürge statüsü tüm yüzyıl boyunca devam etmiş ve Kürdistan halkının, tam bir ulusal olgunluğa ulaşmasa da, yürütmüş olduğu mücadele bütün 20. yüzyıla yayılmıştır.
Bölgemizde ulusal sorunun çözümlenmemiş olması ulusal çatışmaları körüklerken, zenginlik ve yoksulluk arasındaki büyük uçurum da sınıf kavgasını körüklüyor. Sınıf kavgası, proletaryanın gelişmemişliğinden dolayı, küçük burjuvazinin öncülüğünde ve çoğunlukla dini ve ulusal ideolojilerin etkisi altında yürütülmüştür.
Yüzyılımızda, sorunlarının hiç birini çözemeyen bölge Orta-Doğu’dur. Sorunlarını çözemeyen Orta Doğu, dünyanın yeniden düzenlenmesi sürecine hangi koşullarla giriyor?
Anti-emperyalist çizgide hareket eden ve Arap dünyasında “Red Cephesi” olarak bilinen yönetimler, bugüne kadar, gerek bölgesel, gerekse uluslararası politikada “sosyalist” bloka dayanıyorlardı. “Sosyalist” blokun sağladığı etkin ekonomik, askeri ve siyasal destek projelerine dayanan bu yönetimler, emperyalizmin bölgeyi bütünüyle kontrol altına alma politikasına karşı belli bir direniş gösteriyorlardı. Fakat günümüzde “sosyalist” kampın dağılması ve Sovyetler Birliği’nin çökmesi sonucu, söz konusu destek tümden yitirildi. Bu, kendi öz gücüne dayanmayan yönetimlerin hem içte, hem de dışta iflas etmesi demektir.
“Red Cephesi”nin dış destekten yoksun kalması ve Körfez Savaşında Irak’ın aldığı büyük yenilgi, emperyalizmi, bölgede her zamankinden daha güçlü bir konuma getirmiştir.
Başta Suriye olmak üzere “Red Cephesi”nde yer alan bazı Arap ülkeleri, eski tavırlarını sürdürmek istiyorlarsa da, bunun mümkün olmadığını görmektedirler.
mehmet Cahit sener bu yaziyi not biciminde almisti henüz yazi bitmemisti, Süriye`de kalesce bir saldiriyla katledildi.
MUSTAFA KARASU’YA MEKTUP
Sevgili Karasu,
İletişimin aşırı zorluklarını yaşıyorum. Ve söylediklerinizi ancak ikinci
elden duyabiliyorum. Yazık ki, yazdıklarınız bu güne kadar direkt olarak
elime ulaşmış değil. Sizinle yazılı bir tartışmanın içinde bulunmak
istemezdim, çünkü yetersiz oluyor. Bu yazıyı da yazıp yazmama konusunda
oldukça tereddüt ettim, çünkü söz konusu gelişmeler kısa bir yazıyla
açıklanabilecek durumda değildir.
Değerli dost,
Gerçeği bilenlerin yalana ihtiyaçları yoktur. Yalan silahına sarı1an1arın
da, gerçekle ilgisi yoktur. Dolaylı duyduğun veya sana verilen bazı
bilgilerden, benim reformist, liberal bir tasfiyeciliğe giriştiğimi tespit
etmişsin. Mücadeleyi düzen sınırlarına çekmek istiyormuşum..
Karasu,
Alt düzenler ve üst düzenler var; alttakilerini şekillendirenler üsttekiler
oluyor. İçinde yaşadığımız yeni evrensel süreç, dünya tiranlarının dayatmış
olduğu “Yeni Dünya Düzeni”dir. Hatırlarsın, tartışmıştık, “Yeni Dünya
Düzeni” sözlerini ve teorisini ilk ortaya atanlar Moskovadaki parti şefleri
olmuştu.
Sevgili Karasu,
Reagan’la başlayıp, Bush’la devam eden günümüzün USA damgalı egemen
politikalarının teorisi Gorbaçovlar tarafından oluşturuldu. Tarih
politikayı, ideolojiyi Mısır dansözlerinin göbeğine oturtmuş sanki, bir o
yana, bir bu yana kıvırtıyor. Ancak, devrimciler dansözün göbeğine mahkum
olmuş bedbahtlar değildirler. Her şeyi görmek zorundayız.
Orta-Doğu, “Yeni Dünya Düzeni” politikalarına bağlandı. Oldukça ilginç bir
durum yaşanıyor. Düzenin sınırları müthiş çizilmiş; çizgi dışına taşmak
kimsenin aklında değil!. Kutsal olan mücadelemiz de “Yeni Dünya Düzeni”nin
sınırlarına mahkum edildi; şu anda “Yeni Dünya Düzen”inin sınırları içinde
paslaşıyoruz. Irak bu politikayla bağlandı; şimdi Arap-İsrail sorunu
bağlanıyor ve Arap-İsrail sorunuyla birlikte bizde bağlanmış olacağız.
Neden mi?
Sevgili Karasu, çünkü biz ta baştan bu çatışmanın bir bağlantısı olarak ele
alındık; bize gösterilen bölgesel hoşgörünün temelinde kara kaşımıza
hayranlık yoktu; “taktik dostlukların” mantığı bununla örülmüştü.
Arap-İsrail çelişkisine “Yeni Dünya Düzeni”inin sınırları içinde bir çözüm
dayatılıyor; bize de bu dayatılıyor. Ve ne yazık ki Karasu, Orta-Doğu’nun
1abirentlerinde siyaset üretiyor diye övdüğümüz Apo, Orta-Doğu’nun
labirentlerinde can telaşına düşmüş bir bedbahta dönüşmüş.Bizler ağaçtan
ormanı göremeyecek körler olamayız.
Karasu,
Son dönemlerde diplomatik gazetecilik olayı oldukça gelişmiş.Sayın
Perinçek’e de belirttim. Çandar’ın diplomatik gazeteci1iği açıklandı. Ben
kafamı gazetecilerin diplomatlığına takmış değilim;diplomatların
çantalarındakine kafam takılmış. M.Ali Birand ve Güneri Cıvaoğlu’nun
çantasındaki Özal reçeteleri nelerdi? Ve Apo’nun bu diplomat gazetecilerin
çantasına soktuğu sözler nelerdi? Dayatılan “Yeni Dünya Düzeni” politikaları
temelindeki anlaşma hangi esaslara dayandırıldı? Bu görüşmeleri yapan Apo,
Merkez Yürütmede görevli bulunan Abdurrahman Kayıkçı arkadaşı dışarı
çıkardığından, bu konuda dışarıya sır sızdırmıyor. Merkez Yürütmemizin
Apo’nun sırlarına ortak olmaya hakkı yok. M.ALi Birand ve Güneri
Cıvaoğlu’nun sırdaşlığı bizim yoldaşlığımızı aştığından, yürütülen gizli
diplomasinin ürünlerini pratik gelişmelerden öğreniyoruz.
“Yeni Dünya Düzeni” politikasına bağlı olarak, Özal kendi takımını
hazırlıyor. Biliyorsun Yıldırım Akbulut gitti, Mesut Yılmaz geldi.
Biliyorsun “Yeni Dünya Düzeni”nin şiarı “hoşgörü”dür. Hoşgörülü, centilmen
Mesut’un iş başına gelişi tesadüfi değildir.Özal tarafından Apo’ya
gönderilen son diplomat-gazeteci Güneri Cıvaoğlu’nun Mesut Yılmaz’ın
sözcülüğünü yaptığına dikkatini çekmek istiyorum, ama buna dikkat çekmeğe
gerek olduğuna da inanmıyorum; çünkü gördüğüne inanıyorum.
Karasu,
Mücadelenin oldukça kritik bir aşamadan geçtiği konusunda seninle hemfikirim
ve yine, böyle kritik dönemlerde yaşanan bölünme ve ayrılıkların objektif
olarak karşı-devrime hizmet ettiği konusunda da seninle hemfikirim. Bu
öngürüyle yola çıkmak yeter1imidir? Bu soruyu kendimize soralım! Ne olursa
olsun birlik mi diyelim? Tarih tecrübidir, Karasu! II. Enternasyonalin
oportünist birliği devrimci bölünmeye uğramasaydı,17 Ekim Devrimini
kazanamazdık.O günler de çok kritikti ve devrimciler bölünme ve ayrılmanın
kaçınılmaz zorunluluğu karşısında sağa-sola savruldular; duygusal yakınmalar
oldu, “neden bölünüyoruz, safları bölmeyelim” denildi.Öleceksek de,
satılacaksak da, birlikte ölelim, birlikte satılalım sarhoşluğu mu diyelim
veya apolitik duygusallık mı diyelim, bu, siyaset değildir Karasu! Veya
derviş siyasetidir.
Biz diyoruz ki, diplomat-gazetecilerin çantasına girmeyeceğiz! “Yeni Dünya
Düzeni” politikasının Orta-Doğu usulü çifte tellisi içinde göbek
atmayacağız! Kendimizi bundan ayrı tutuyoruz .Ayrılmak bir zorunluluk
Karasu!
Bu, salt bizim için değil, Apo için de öyle. Kaldı ki, bizi dıştalamanın ilk
adımlarını Apo attı. IV. Kongrenin üstünden 20 gün geçmeden, ben ve Baran
arkadaşın görevleri, 25 kişilik MK’nin 5 üyesinin katılmış olduğu
toplantıda, Apo’ nun talimatı üzerine donduruldu ve soruşturmaya alındık.
Bunun ilginç bir tesadüf olup olmadığına sen karar ver Karasu! Özal’ın kendi
takımını hazırladığı sırada Apo da kendi takımını hazırlamaya başladı.
Parti tüzüğünün ruhuna aykırı da olsa, uygulamaya bir şey demedik; ayrılmayı
hiç düşünmedik. Kongrenin aldığı kararlara göre, parti içi soruşturmalar
Merkez Yürütmenin ( polit büronun bizdeki karşılığı merkez yürütmedir )
sorumluluğundaydı. Ne var ki, biz Merkez Yürütme üyesi olduğumuz halde,
bizim soruşturmamız Merkez Yürütme tarafından değil, Apo’nun direkt kontrolü
altında oluşturulan özel bir gizli örgüt tarafından yürütüldü. Bu gizli
örgütün başına da Abdurrahman Kayıkçı arkadaş getirildi. Kongre kararlarına
aykırı olarak oluşturulan ve MK’den dahi gizli tutulan “Çizgiyi Koruma
Birliği”nin ilk tarihi görevi bizi tasfiye etmek biçiminde tespit edildi.
Özcesi, parti yapısından gizli bir soruşturma dayatıldı. Apo’nun planına
göre bana bir itiraf yazdırılacak ve bu itirafta ben ajan olduğumu,
ajanlığımın cezaevine girişle başladığını, cezaevinde gizli şahin rolü
üstlendiğimi, direnişleri kırdığımı, direnenleri kendi etkimin altına
aldığımı, cezaevindeki direnişleri liberalizme çektiğimi söyleyeceğim,
dışardaki görevimin de Apo’yu temizlemek, tasfiye etmek olduğunu
açıklayacağım ve af dileyeceğim. Yüce Apo da insafa gelip, beni kazanma
adına, ya af edecek, ya da ben Mazlumlara ihanet eden birini af etmem
kahramanlığı taslayıp, bir ajanın işini bitirecek. İş bununla bitmiyor
tabii! Ben ajanlığı kabul ettikten sonra, cezaevindeki bütün kadrolar
özeleştiriye çekilecek; dışardaki arkadaşlar özeleştiriye çekilecek; çünkü
hepsi ajan Şener’in etkisinde kalmışlar. Tabii ajan Şener’in en fazla
etkisinde kalan da Mustafa Karasu ve Sakine Cansız arkadaşlardır. Apo bunu
her gün vaaz ediyor. Tabii sebebsiz değil; Karasu da, Sakine de, Apo’nun
popülaritesini zedeleyecek kadar saygın arkadaşlar oldular; oysa Apo kendi
dışında bir kişilik kabul etmiyor.
Oldukça hesaplı olan Apo, Abdurrahman Kayıkçı arkadaşı bilerek seçiyor;
çünkü o da cezaevinden çıkmış ve temizliği ona yaptırıp, cezaevinden
gelebilecek olası tepkileri frenlemek istiyor. Ama Apo’nun hesabı hiç de
tutmadı.
Biliyor musun Karasu, nisan ayının başında tutuklandım. Tutuk1andığım sırada
iki üç milyon insanımız dağlara kaçıyordu.Çok kritik bir dönemi yaşıyorduk,
senin sözünü ettiğin kritik günleri. Apo, Saddam’la ilişkileri, Orta-Doğu
labirentlerinde üretilen taktik ilişkileri, bozmamak için, kongrenin savaşa
savaşla cevap verme kararını yok sayarak, KDP’den de YEKİTİ’den de çok daha
örgütlü bir güce sahip olan bizi savaşa sokmadı. Karasu, kadın, çocuk , tüm
halk ayaklanmışken, Apo’nun talimatları gereği, 2500 gerillamız Türkiye -
Irak hududunda sırt üstü yatırıldı.Çok kritik günler yaşadık; halk olarak
yaşadık ve belki de, tarihteki en büyük fırsatı yakaladık. Hani, geçmişte
tarihi fırsatları yakalayıp,bundan faydalanmayan önderlikleri çok
lanetliyorduk ya, işte, böyle tarihi bir fırsatta, öyle lanetli bir duruma
mahkum edildik.
Karasu,
Halkımız ülkeyi boşaltırken ve Saddam’ ın faşist orduları halkı önüne
katmış, kırarken, Apo’nun talimatları gereği, biz yine seyirciydik. Ben kişi
olarak soruşturma altındaydım ve görevden alınmıştım. İnsanlarımız oldukça
namusludur, namussuzluğu objektif olarak görüyor ve kabul etmiyorlardı; “Biz
niye savaşmıyoruz? Niye direnmiyoruz?” sorularını soran savaşçılar ve
kadrolar halkı koruma, düşmanı savaşla karşılama kararına vararak, direnişe
geçtiler. Çok kritik dönemler resmiyeti aşındırıyor; soruşturma altında
olmamızın bir anlamı yoktu. Zaho mıntıkasında halkın kaçışını durdurduk,
karşı saldırıya geçtik, düşmanı mevzilerinden püskürttük. Zaho’ya hücumun
arifesinde Apo’nun yeni talimatıyla tutuklandım. Bizi savaştan kaçmakla
suçlayanlar, cephede tutuklamaya başladılar.
Ve böylece Karasu, içine girdiğimiz direnişi gören halk “Yaşasın PKK!”
sloganını haykırmaya başlamışken, Apo’nun talimatiyla savaştan çekilen
PKK’nin yerine, Zaho’ya ABD orduları girdi; Halk da “Yaşasın BUSH! “
sloganını atmaya başladı. Devrimcilerin bıraktığı boşluğu karşı devrimci
ordular doldurdu. Doğa boşluğu sevmiyor.
Biz kaçmadık Karasu! Düşmana karşı siperlerimizde savaşırken tutuklandık.
Yalan gerçeği gizleyemiyor; yalanın farkına varan insanlar da namusunu
konuşturuyor. Bize cellat olarak seçilen arkadaşlarımızın devrimci
tavırlarıyla, hakkımızda planlanan komployu boşa çıkarıp, partiye sahip
çıkmak, devrime sahip çıkmak için açık tavır aldık.
Karasu;
Soruşturmaya alınmamız, tutuklanmamız, bir dizi gelişmenin son halkasıdır,
başlangıcı değil. Tarih tek tek kişilerle başlamıyor ve başlamaz. Son
gelişmeler de benimle başlamadı. Ben, benim dışımda yaşanan parti gerçeğine
tanık oldum ve tavrımı aldım.
Koşullara kendimi uydurmadığım konusunda seninle hemfikirim; bir tahribata
kendimi uyduramazdım. Devrimci insanlar ajan diye katledilirken, ben de
“vurun” diyemezdim. “Her biri bir parça vatan” olan insanlarımız, kutlu
önderimizin popülaritesi uğruna katledildi. Ben de bu oyuna katılsamıydım?
Keskin savaş edebiyatı arkasında yürütülen en sinsi oyunlara ve
geliştirilmek istenen politika1ara seyirci kalamazdık. Ülkemizin Osmanlının
Yemen’ine dönüşmesine müsaade edemezdik. Orta-Doğu’nun labirentlerinde “Yeni
Dünya Düzeni”nin kuklası olamazdık, kukla olunmasına müsaade edemezdik.
Partinin tekke haline getirilmesine, şeyh mürid ilişkisine katlanamazdık;
harem bekçisi olamazdık. Mata-Harilerle idare edilen bir partinin
figüran1arı olamazdık.
Çok ağır konuşuyorsam özür dilerim. Yalan üstüne de kurulu olsa, her yıkım
acı veriyor ve bizler her gün bu acıyla kahrolduk. Acımızı içimize atarak
bir derviş gibi yaşamaktansa, bir derviş gibi yitip gitmektense, zor ama,
bir o kadar onurlu olan gerçeğe sahip çıkma görevini üstlendik. Bunu
yaparken bize “aferin” demenizi beklemedik, böyle bir düşüncemiz olmadı.
Çünkü, gerçeği kavramanın biraz da gerçeği yaşamak olduğuna inanıyoruz.
Durumu yaşamadan kavramak çok zor Karasu!
Apo bizi kaçmakla suçluyor.İlahi önderimiz, sevgili önderimiz çok tatlı
konuşuyor. Bizi savaş siperlerinden alıp tutuklatacak ve her türlü zoru da
öngören bir planla, bize ajanlık dayatacak ve bizde öyle duracağız, ona
boyun eğeceğiz, öyle mi?
Biliyor musun Karasu, sevgili önderimiz “Siz Kürdistan dağlarının kıymetini
bilmiyorsunuz; insan orada bir ordu saklar, bir ordu kurar”diyor. Çok doğru
söylüyor tabii. Ama, şehitlerimize küfür edecek kadar saygısızlaşan sevgili
önderimiz, bir türlü lütfedip, dağlarımıza gelip, orduyu kurmuyor; her
nedense kardeşini de göndermiyor. Fidel ve Raul Castro’ların kulağı
çınlasın! Bizimkiler uzaktan kumandalı çalışmanın rahatlığını keşfetmişler.
Yine sevgili önderimiz, “benim ülkeye gelmem provokasyon olur, çünkü düşman
beni yok etmek için bütün gücüyle size yüklenir.”diyor. İnan Karasu, onun
ülkeye gelmesini isteyen yok; kendi pisliğini bize bulaştırmasın yeter. Bizi
savaştan kaçmakla suçlayanlar, savaşa lütfetsinler! Mao’nun silahı sırtından
düşmedi; Fidel en önde savaştı; Ho Şi Minh Vietnam dağlarını ana karargahı
yaptı. Önderlik budur.
Ben bu tür kısır tartışmalara girmek istemiyorum; ama, bazı şeyler var ki,
söylenmeden olmuyor.
Bizi Güney Kürdistanlı güçlere sığınmakla suçluyorlar. Oniki yıldır sığıntı
olarak yaşayanların ve yaşadıkları sığınaklarda bizi satanların bunu
söylemesi bize ancak onur verir. 83′te KDP’nin verdiği kamplarda kalan
kimdi? Daha bu yılın başında, tüm Güney Kürdistanlı güçlerle bir araya
gelip, mücadele sözü verip, ardından mücadeleyi hançerleyen kimdi?
Karasu, bizim insanlarımız Filistin örgütlerinin yanında yıllarca kaldılar
ve hala Lübnan’daki kampımız Demokratik Cephenin kontrolü altındaki
alandadır. Acaba hangi Filistinli örgüt Güney Kürdistanlı örgütlerden daha
devrimci? Arafat’ınki mi? Havatme’ninki mi? Bir gücün kontrolünde bulunan
bir sahada yer almak ona teslim olmak mıdır?
Buradan açıklıyoruz ve bütün dünya duysun! Biz Güney Kürdistanlı tüm
güçlerle ilişki içindeyiz; KDP ve YEKİTİ’nin başını çektiği tüm cephe
güçleriyle ilişki içindeyiz. Ve bu, partimizin IV. Kongresinin “Acil
Hedefler Programı”nın sınırları çerçevesindeki dostluk ilişkisidir. Biz bir
ulusal hareketiz ve ulusal siyasetimizde rol oynayan tüm güçlerle ilişki
içinde olmayı ulusal politika olarak görüyoruz.. Bunu Mao da, Ho Şi Minh de,
Kastro da yaptı. Ulusal bir politika izlemek ideolojik yaklaşımımızı
aşındırmış değildir, eleştiri ve dostluğu birlikte ele alıyoruz.
Karasu;
Biz ne KDP’ye, ne de başka bir güce partinin bir tek değerini bile teslim
etmedik. Kontrolümüzde olan değerlerin kuruş-kuruş hesabını tüm arkadaşlara
ve halka vereceğiz. Kontrolümüzde olan değerlerin halkımızın değerleri
olduğuna inanıyoruz. Ancak gerillamız açlıktan kırılırken, partiye ve halka
bir tek kuruşunun hesabı dahi verilmeyen yüz milyonlarca dolar ve markın
hesabını da istemek lazım. IV. Kongremiz partinin yıllık bütçesinin
yapılmasını ve düzenli bütçeye geçilmesini istedi diye, sevgili önderimizin
tepesi atmış.
Sevgili Karasu;
Tarihin her şeyi ispatlayacağı ve gerçeğin pratikle ortaya çıkacağı
tespitine katılıyorum. Tarih herkesi yerli yerine oturtuyor.
Beni/Bizi PKK’yi TKP’lileştirmekle suçlayan Apo, TKP’yi TÖBEKP yapan Özal’la
birlikte ve diplomat-gazetecilerin ince diplomasilerinin yardımıyla, ” Yeni
Dünya Düzeni” politikalarının ağır gölgesinin sinmiş olduğu Orta-Doğu
labirentlerinde, PKK’yi de tövbe ettirmeye çalışırken, bu tövbeye karşı
çıkmak karşı-devrime alet olmaksa, karşı devrimciliğe devam edeceğim. Bu
tavır seni/sizi utandıracaksa, utandırmaya devam edeceğim.
Gerçekten de, tarihe güvenmek çok güzel bir olay; tarihe güvenirken, tarihe
karşı sabırlı da olmak gerekir, öyle deği1 mi?
Karasu;
Beni, ilginç düşüncelerimden dolayı cezaevinde filozof ilan ettiğinizi ve
şakalaştığınızı belirtmişsin. Cezaevindeki günlerimizi anımsattığın için
teşekkür ederim. Oradaki arkadaşlıklarımızın şiir gibi çok güzel bir tadı
vardı ve çoktandır bu tada hasret kaldık. Biliyor musun, şu anda iki kişi
yan yana gelse ahbap-çavuş, üç kişi yan yana gelse gurupçu, dört kişi yan
yana gelse komplocu oluyor. İçerdeki hoşgörülerimiz dışarda bu eksende devam
ediyor. Bir ömürsün Karasu! Keşke ömrün yetse de tarihin gerçeğe şahitliğini
görebilsen.
Diyalektik, bilimsel olanı dürtüyor ve konuşturmadan etmiyor; mutlaka
konuşmak zorunda kalıyorsun. Gel gör ki, engizisyoncular, yani bilime ve
gerçeğe düşman olanlar, işkenceleriyle, insan fırınlarıyla hala gerçeğin
önüne geçmeğe çalışıyorlar. Papa Bruno’ya yenildi Karasu!
Senin mektubunu bildiri halinde dağıtıyorlarmış . Tabii, senin bana/bize
karşı çalışacak kalemine korkunç ihtiyaçları var. Ama, Apo’ yu zora soktun
biraz, çünkü üç aydır, senin de Şener’in etkisinde kaldığını söylüyor, yani
sana karşı da tavır almış. Apo sadece bu açıklamalarınla yetinmeyecek! Şimdi
ne yapman gerekir biliyor musun? Benim nasıl bir ajan olduğumun hikayesini
yazmalısın, çünkü, senin de be1irttiğin gibi, beni en yakından tanıyan
sensin. Şunu demelisin: Şener alçağı (çünkü sevgili önderimiz alçak lafından
çok hoşlanıyor) 80′de yakalandığında Kolordu Komutanı Cemalettin Altınok’1a
görüşerek ajanlığı kabul etti.Şener’in ajanlık görevi cezaevinde PKK’yi
çökertmekti. Şener alçağı, 81 Direnişinde, HAYRİ ve KEMAL arkadaşlara hain
diyerek, onları gözden düşürdü. 81 Direnişinin yenilgiyle sonuçlanmasında
hain oğlu hain Şener belirleyici rol oynadı. Bilinsin ki hain Şener’in
annesi de, babası da haindir (babamla ilgili ajanlık hikayesini Bedrettin’e
yazdırın, o da babamı tanıyor). Kardeşleri ve bilcümle sülalesi haindir.
Evet, 82′de, 14 temmuzda HAYRİ ve KEMAL arkadaşların eylemine 45 gün
katıldı, çünkü düşmandan aldığı talimata göre, bu arkadaşlar ölecek ve Şener
ihanetçisi önderliği ele geçirip, ihaneti geliştirecekti. 83 direnişi
Şener’in yönlendiriciliği altında liberal bir tavırla yenilgiye uğradı. 84
Ocak direnişinde Şener hepimize tek tip elbise giydirdi; bizi de uyutup,
kararını bize mal etti ve tabii ki direnişimiz ağır bir yenilgiyle
sonuçlandı; biz de kendimizi uyutup, Brest-Litovsk hikayeleri uydurduk.
Şener alçağı bundan sonra da sinsi planlarına devam etti ve 84-86 arasındaki
örgütsel krize neden oldu. Krizi çözmek isteyen devrimci arkadaşımız Fuat
Çavgun’u karşısına aldı, örgütü Fuat Çavgun’a, Fuat Çavgun’u örgüte
saldırtıp, birbirine kırdırdı ve bizi uyutup, örgütü ele geçirdi.88 Şubat
direnişini reformist bir çizgiye çekip, Kürdistan devrimini dil sorununa
bağladı. Hatta o kadar ince zekalı bir ajandı ki, önderimiz Apo dahi 88
direnişinin reformist sırrına eremeyip, bu direnişi övdü. Devrimci
arkadaşımız Fuat Çavgun’u hain ilan eden Şener alçağı, Allah’la işbirliğine
girecek kadar şeytanlaşıp, 87-88 sonbahar, kış ve ilkbahar mevsimlerinin çok
yağmurlu geçmesini isteyip, tünelimize su doldurdu. Şener haininin tesiri
altında kalan bazıları yakalandığında çözü1üp tünelimizi açığa çıkardılar.
88 Ekiminde, cezaevi direnişinde Şener sürgün edilmeyip, Diyarbakır
cezaevinde bırakılarak direnişin tasfiye edilmesiyle görevlendirildi.
Arkadaşlarımız ölümle cebelleşirken, Şener alçağı onların gıcığına çikolata
yedi ve anlaşmayla direnişi tasfiye etti. Ve dahası var: bu alçak bütün
bunları idam olmamak, idam cezası almamak için yaptı. Ama o kadar gözü kara
bir ajandı ki, dışarı çıktığında da işine devam etti ve bu kez de sevgili
önderimize yöneldi. Şimdi de kaçıp, Güney Kürdistan’da bir Amerikan üssünden
yüzbaşı rütbesiyle telefonlar ediyor. Alçak Şener, bu yaptıkların yanına
ka1mayacak!
Evet Karasu, Apo böyle buyurduğu için, böyle yazmalısın! Kendini biraz zorla
canım! Devrim içindir diyerek, biraz yalan yazı yazmayı gururuna
yedirmelisin! Gururun kaldırmıyorsa, Allah sana yardımcı olsun o zaman.
Gerçeğin yalana ihtiyacı olmadığını söylediğini duyuyorum ve yalana kimlerin
ihtiyaç duyduğunu belirtmeni bekliyorum.
Bu mektubu açık olarak, tüm kamuoyunun tanık olacağı biçimde sana
yolluyorum; bütün sol dergilere de ileteceğim. Bakalım Apo’nun dolaylı
sansürünü kaç kişi kırıp, bunu yayınlayacak? Gazetecilik namusu zor iş! Sen
de 2000′e Doğru’ya kızmışsın. “Şener’in söylediklerini niye yayınladınız?”
demişsin, “gücü nedir, kaç buçuk kişidirler?” demişsin. İlahi Karasu, Apo
parti içinde konuşmamıza müsaade etmedi; Sayın Perinçek anlattıklarımızı
sansürlemekle kalmadı, on1arın çarşaf çarşaf açıklamalarını bekleyip, öyle
yayına geçti. Ve sen hala kızıyorsun! Konuşmaya hakkımız yokmu? Sana
sesimizi duyurmak için cezaevine mi düşelim yani?
Hepinizi en derin saygı ve sevgilerimle kucaklar, selamlarımı iletirim.
Tarih kişileri değil, gerçeği beraat edecektir.
MEHMET ŞENER
28 Haziran 1991
KÜRDİSTAN’DAKİ SON GELİŞMELER VE ULUSAL BİRLİK İHTİYACI
Son dönemlerde, özellikle de 91 yılı içinde, ülkemizde meydana gelen gelişmeler halkımızı derinden yaralarken, geleceğimizi de önemli oranda bilinmezliklere mahkum etmektedir. Belirtmemiz gerekiyor ki, söz konusu gelişmelerin bu denli olumsuz bir durum arzetmesinin en önemli nedeni, ulusal kurtuluş savaşımıza öncülük eden güçlerin, görevlerini yürütecek politikaları üretememeleridir.
Kürdistan’ın çeşitli sömürgeci güçler tarafından parçalanmışlığı, halkımızın değişik parçalarda farklı güçlere muhatap olması objektif bir gerçektir. Bununla birlikte, ülke ve halk birliğimizin en temel sorunumuz olduğu da tartışma götürmez bir başka gerçektir. Özellikle 91 yılı içindeki gelişmeler, bu gerçeği çok daha çarpıcı bir şekilde önümüze koydu. Ve gördük ki, farklı parçalarda yaşamak, farklı güçlere muhatap olmak, birlikte mücadele etmenin önünde bir engel değildir; aksine farklı güçlere karşı mücadelenin en sağlıklı yolunun ulusal birlikten geçtiği daha iyi anlaşılıyor.
Ancak hali-hazırda, ulusal kurtuluşa öncülük eden güçlerimiz, birlikte hareket etmenin lafını çok yapmalarına rağmen, pratikte böyle bir sorunları olmadığını ortaya koymaktadırlar. Herkes adeta şunu söylüyor: “benim görevim benim kendi parçamda kurtuluşa ulaşmak, senin görevin de senin kendi parçanda kurtuluşa ulaşmaktır.” Öncü güçlerin pratikteki uygulamaları bu doğrultuda olmaktadır. Durum böyle olunca da yanlışlıklar zincirine yeni yeni halkalar eklenmekte ve ulusal kavgamız bu yanlışlıklar zincirinin esiri olmaktadır.
İyice kavranmalıdır ki, Kürdistan’ın her parçasındaki devrim, genel olarak Kürdistan devriminin bir parçası ve aşamasıdır. Gerçek bu olduğuna göre, bir daha iyice kavranmalıdır ki, Kürdistan’ın her parçasındaki siyasal güçler ulusal kurtuluş kavgamızın birer ögesidir; ve her parçadaki mücadele, diğer bir parçadaki mücadele için bir aşama ve doğal destek üssüdür.
Son gelişmeler bir diğer can alıcı sorunu daha kafamıza vurdu: Kürdistan Devrimi parçalar arası düzeyde oynak merkezlidir; örneğin 88 yılında tam bir yenilgi yaşayan güney parçamız, 91′in başından itibaren, devrimin koşullarının en olgunlaştığı alan oldu.
Açıkladığımız bu gerçekler, farklı parçalarda mücadele eden güçlerin, sadece diğer parçalara karşı daha sorumlu hareket etmelerini değil, fakat bütün Kürdistan’ı kapsayacak devrimci politikalar üretmelerini de zorunlu kılmaktadır.
Oysa şu anda, hiç bir öncü güç, Birleşik Kürdistan Devrimine yönelik politikalara sahip değildir; ayrıca kültürel ve psikolojik olarak da buna hazır olan yoktur. Kürdistan halkı, sömürgeci güçler karşısında, öncü güçlerin bu gerçekliği nedeniyle, tam bir politik, kültürel ve psikolojik parçalanmışlık yaşamaktadır. Beri yandan ise, ülkemizi bir bütün olarak egemenliği altında tutmanın en sancılı dönemini yaşayan düşmanlarımız, mevcut parçalanmışlığımızdan sonuna kadar faydalanmakta ve hatta bir parçayı bir diğer parçaya kırdırabilmektedirler.
Gelişmeleri, TC ve Irak sınırı boyunca ortaya çıkan yeni durumların ışığında biraz değerlendirmek istiyoruz. Bilindiği gibi, şu anda ülkemizin güney ve kuzey parçasında çok önemli gelişmeler yaşanmaktadır. 91′in başında Güney Kürdistan’da meydana gelen halk ayaklanmasını, bu alanda mücadele eden güçler birlik içinde karşılamışlardı. Biz burada sadece birlik sorununu işleyeceğimizden, birlik olmayışının yaratmış olduğu dezavantajları ele alıp, değerlendireceğiz. Bu ayaklanmada gördük ki, güney parçasındaki cephesel birlik yeterli değil. Ayaklanma bastırıldıktan sonra, güney parçasının halkımız tarafından terkedilmesi ve Türkiye’ye ve İran’a yapılan iltihaklar, halkımızın pratikte birlik içinde olduğu gerçeğini hemen açığa çıkardı; fakat pratikte birlik içinde olan halkımızın öncüleri böyle bir olaya hazır değillerdi.
Mesela, PKK gibi bir gücün cephe içinde yer almaması, beraberinde PKK’nin ayaklanma sırasında ayrı bir tavır takınmasını da getirdi. Bu da zaten mevcut olan güvensizliğin daha da derinleşmesine neden oldu. Halk ayaklanmışken, PKK önderliği Saddam yönetimiyle dirsek temasını sürdürdü, ayaklanmaya seyirci kaldı, PKK’nin çok güçlü müdahalelerde bulunabilme yeteneğini ve kapasitesini atıl bırakarak, adeta Saddam’a objektif destek sundu. Yine Güney Kürdistanlı güçlerin, TC’nin tehdit ve şantajları altında, PKK’ye soğuk davranmaları, ciddi bir ilişki arayışı içine girmemeleri ve hatta kimi yerlerde PKK’nin çalışmalarını engellemeleri, PKK önderliğinin kaçkın tavırlarına ve sahtekarlıklarına bahane oldu.
Karşılıklı sergilenen bu yaklaşımlar, politik güçler arasındaki güvensizliği derinleştirir ve düşmanlıkları körüklerken, ayaklanmanın bastırılmasının ardında güney ve kuzeydeki halk kitlelerimiz kucaklaştılar. Kuzey-Batı Kürdistan’da yaşayan halkımızın, kendiliğinden, bütün dünyadan gittikçe daha fazla yardım alan güney parçasıyla coşkulu bir dayanışma içine girerek, bu parçaya sahip çıktığı biliniyor. Halka öncülük edenlerin geliştirdikleri tavır ile tabandaki halkın geliştirdiği tavır tamamen birbirine zıt gelişmelerdi.
Halkımız tüm dünyanın gözleri önünde rezil bir dramı yaşarken, politik güçlerin sergilemiş olduğu tavır çok daha iç karartıcı bir manzara ortaya koyuyordu. PKK önderliği, sanki ayaklanmadan ak-pak çıkmışcasına, Güney Kürdistanlı güçleri hainlikle, işbirlikçilikle ve uşaklıkla suçlayıp, büyük bir terbiyesizlik ve küstahlık sergilerken, Güney Kürdistanlı güçler de kendilerini Müttefik güçlerin insafına terkettiler. Körfez Savaşında Saddam’ı bilerek iktidarda tutan Müttefikler değilmiş gibi ve yine Müttefiklerin Güney Kürdistan’a müdahalesinin amacı TC’yi Kürt birliğinin yaratacağı tehlikelerden korumak değilmiş gibi “Yaşasın Bush! Yaşasın Müttefikler!” sloganlarını attılar.
Nereden bakılacak olursa olsun, bu düz politikaların en önemli kaynağı halkımızın politik parçalanmışlığıydı.
Hele son iki ay içinde meydana gelen gelişmeler, politik öncüleri, iç düşmanlıkta artık dönülemez noktalara doğru sürüklemektedirler. Yıllardır Kuzey-Batı Kürdistan’da yürütülen karşı-devrimci şiddet hareketinin şefliğini yapan Bölge Valisi Hayri Kozakçıoğlu, Diyarbakır’da, Vedat Aydın’ın cenaze törenindeki katliamdan iki-üç gün sonra, Yekitiya Nıştiman’ın lideri ( aynı zamanda da Kürdistani Cephenin uluslararası koordinatörü) Celal Talabani ile basına kapalı bir görüşme yaptı. Neler konuştukları sırdır; bunu açıklamıyorlar. Kuzey parçamızdaki halkımızın celladı ile güney parçamızdaki halkımızın bir temsilcisi arasında yapılan bu görüşme halkımızı derinden yaralıyor. Buna diplomasi denilemez.
Beri yanda ise, Bağdat’da Saddam yönetimiyle yürütülen ve Güney Kürdistan’daki halkımızın bütün umutlarını bağladığı özerklik görüşmeleri çok önemli bir aşamaya varmışken, TC’nin Irak’a yaptığı müdahale Kürdistani Cepheyi görüşmelerde zaafa uğratıyor. Bu müdahale konusunda TC’nin iştahlı olup olmaması ayrı bir sorundur. Sorun şu noktada önemlidir: TC, PKK kamplarını bahane ederek, sürekli olarak Kürdistani Cephe’yi tehdit edip, şantaj yaparken ve Kürdistani Cephe de güneyde PKK kamplarının olduğunu inkar ederken, Apo’nun Ana Karargahı TC’nin Irak’a müdahalesini adeta teşvik edercesine ve TC’nin müdahalesine uluslararası hukuk normları açısından haklılık kazandıracak biçimde, dünya ajanslarına (BBC’ye) “Bizim Irak’da 20′ye yakın kampımız var” diyor ve bu açıklamanın hemen ardından da, tamamen Botan alanındaki eylemsizlik sıkıntısını atlatmak için, askeri ve siyasi hiç bir değeri olmayan bir karakol baskını yapıp, güneye geçiliyor. Özcesi, TC’ye buyur Irak’a gir deniliyor.
TC Irak’a giriyor, istediği gibi operasyon yapıyor, sadece PKK kamplarını değil, güneyli sivil halkı da hedefliyor. Olayın ardından PKK önderliği, Güney Kürdistanlı güçleri hain ilan ediyor, işbirlikçilikle suçluyor ve güvensizliği düşmanlık düzeyine çıkararak, biraz daha derinleştiriyor. Ve yine, olayın ardından, Kürdistani Cephenin temsilcileri Ankara’ya gidiyorlar, bazı teminatlar veriyorlar; iç güvensizlik ve düşmanlığı onlar da biraz daha derinleştiriyorlar.
Bunlar, tümüyle halkımızı açmazlara sürükleyen politikalardır. Ve giderek, politik güçlerimizin üst düzey kadroları arasında bulunan düşmanlık ve güvensizlik, yavaş yavaş, ayrı parçalarda yaşayan halkımıza da yansımaktadır.
İddia ediyoruz ki, kurtuluş umudunun oldukça arttığı, tüm halkımızın anti-sömürgeci muhalefetinin yükseldiği bir ortamda, Kürdistan Devrimi büyük bir komployla karşı karşıya gelmiş bulunmaktadır. Bunun en temel nedeni de, politik öncülerin Kürdistan Devrimine bütünlüğü içinde yaklaşan politikalara sahip olmamaları ve bunun bir sonucu olarak da ulusal birliğe ulaşamayışlarıdır. Bu kısırlık, etle tırnak gibi birbirine bağlı olan parçalar arasındaki devrimci diyalektik bağı sabote etmekte, parçalarda, ayrı cephelerde yürütülen mücadeleyi birbirine karşı yöneltmektedir.
Şunu belirtmek istiyoruz: her parçadaki güç, diğer parçalardaki devrimci mücadele ve sorunlar karşısında sorumludur. Bu Kürdistan özgülünden yola çıkan tüm siyasi güçlerin temel alması gereken bir ilkedir. Yani diğer parçalara yaklaşımda gösterilecek sorumluluk, örgütlerin sırtında bir yük veya örgütlerin yapacağı bir hammallık değil, Kürdistanlı örgüt olmanın olmazsa-olmaz koşuludur.
Ama ne gezer! Bugün Kürdistanlı güçler birbirlerinin omuzlarına yüklenmiş yükler gibidirler ve herkes, bir an önce sırtındaki yükten kurtulmak için, birbirine karşı düşmanlığı sürdürüyor veya düşmanlığa varacak yaklaşımlar içine giriyor.
Somuta indirgeyelim: Şu anda kuzey devrimini temsil eden güç PKK’dir. PKK güney devrimine nasıl yaklaşıyor? Güney devrimini temsil eden güç ise Kürdistani Cephedir. Dolayısıyla bu soru, PKK’in Kürdistani Cephe’ye yaklaşımının ne olduğu sorusunu içerir. PKK’nin Güney Kürdistan’a dönük politikası nedir? PKK’nin IV. Parti Kongresinin almış olduğu kararlara bakıldığında, PKK’nin bugünkü pratik tavrının, bu kararların topyekun inkarı olduğu görülür. Bu kararlara göre, PKK Güney Kürdistan’da hükümet kurmaya, cephe kurmaya gidecekti ve eğer buna gücü yetmezse, diğer Kürdistanlı güçlerle güçbirliği yaparak, ortak mücadeleyi esas alacaktı.
PKK önderliği Kongrenin kararlarını yok sayıp ayaklanmaya seyirci kaldı. PKK, bırakalım hükümet ve cephe kurmak için adımlar atmayı, savaşa bile adımını atmadı. Peki, diğer güçlere nasıl yaklaştı? Onları hain, işbirlikçi ve mutlaka tasfiye edilmesi gereken güçler ilan etti.
PKK’nin bugünkü resmi önderliği, ayaklanma kırılınca (ki bu tümden bir kırılma değildi) her şeyin bittiğini sanarak, bir güzel ağabeylik taslamaya, küfürle karışık azarlar yağdırmaya girişti. Ama işler birden tersine döndü. Müttefikler duruma müdahale edince, Güney Kürdistan yeniden, tamamen Kürdistani Cephe’nin kontrolü altına girdi. Güney Kürdistanlı güçler, Saddam yönetimiyle genişletilmiş özerklik görüşmelerine katıldılar.(Bu yazı kaleme alındığında görüşmeler hala devam ediyordu.) IV. Kongre kararlarına göre, PKK, mevcut durumda, Kürdistani Cepheyle güçbirliği yapmalıdır. Yine IV. Kongre kararlarına göre, bağımsızlık ilan edilemezse, federal birlik içinde demokratik mücadele esas alınmalı ve bu temelde de Kürdistani Cephe’yle dayanışma içinde olunmalıdır.
PKK’nin mevcut pratiği bunun tamamen zıddıdır. Bırakalım Kürdistani Cephe’yle dayanışma içinde olmayı, Kürdistani Cephe’ye karşı tam bir düşmanlık politikası yürütülüyor ve Kürdistani Cephe tanınmıyor. PKK önderliği, PKK’nin Güney Kürdistan’daki çalışmalarını “PAK” (Partiya Azadiya Kürdistan) adı arkasında kamufle edip, kuruluş bildirisini yayınladığında, doğrusu , “PAK”ın Saddam’a karşı mı yoksa Kürdistani Cephe’ye karşı mı olduğunu anlayamadık. Şüphesiz, PKK’nin kendi adı altında Kürdistan’ın her parçasında örgütlenmeye hakkı vardır. Her Kürdistanlı gücün Kürdistan’ın her karış toprağında örgütlenmeye hakkı vardır ve hiç kimse bunu reddetme hakkına sahip değildir. Bununla birlikte, çalışma yürütmenin belli bir kuralının da olması gerekmektedir.
PKK mevcut çalışma tarzı ve pratiğiyle, yalnızca Kürdistani Cephe’yi reddetmekle kalmıyor, Güney Kürdistan’da yakalanan bazı fırsatların kaçırılmasına da neden oluyor. TC’nin son olarak yapmış olduğu operasyon, acaba sadece PKK’ye indirilen bir darbe miydi? Bu operasyon, aynı zamanda, o sırada özerklik görüşmelerini sürdüren Kürdistani Cephe’yi de karşısına alarak sarsmadı mı ve zaafa uğratmadı mı? Elbetteki bu sonuçları yarattı.
Bugün içinde bulunduğumuz ortamda olabildiğince duyarlı hareket etmek ulusal bir sorumluluk olduğu halde, PKK’nin mevcut resmi önderliğinin densizliklerinin anlamı nedir? PKK elbette Güney Kürdistan sahasını kullanacaktır, ama bunu, hala içinde bulunduğumuz koşullarda, daha itinalı yapması şarttır. PKK Ana Karargahının “Bizim Kuzey Irak’da 20 civarında kampımız var” doğrultusundaki açıklamaları PKK’ye ne kazandırıyor? Ve bu açıklamanın hemen ardından da, bir sınır karakolunu basıp, güneye geri dönmek ne anlama geliyor? Bu açıklamalar ve bu eylem TC’nin saldırısına bahane oldular. Bu açıklamalar ve karakol eylemi olmasaydı da TC güneye saldırabilirdi, ama o zaman uluslararası hukuk ölçüleri içinde, hiç de haklı olmayan bir duruma düşerdi.
Daha ayaklanma süreci içinde, Kürdistani Cephe PKK’ye “kamplarınızı daha iç kısımlara taşıyın, TC kamplarınızı bahane ederek saldıracak” dediğinde, PKK’nin Ana Karargahı “bunlar bizi içe çekip kontrol altına almak istiyorlar” diyerek, konuyu tartışmaya bile yanaşmadı. Ve gerçekten de 29 martta, TC, sınır boyunca, 5-10 kilometre derinlikteki alana müdahalede bulundu. Bu operasyonda PKK onlarca şehit verdi. O günden bugüne kadar da PKK’nin resmi önderliği ve Ana Karargahı, Kürdistani Cephe’nin PKK’ye “sınır boyunu daha dikkatli kullanın, daha iç kısımlara çekilin” tarzındaki tüm öneri ve uyarılarını kulak ardı etmeye devam etti. İzlenen tavır, biz istediğimizi yaparız tarzında oldu.
PKK’nin mevcut resmi önderliğinin bu kendi başına buyruk ve sorumsuz yaklaşımını dayandırdığı mantık şudur: Biz işbirlikçilerden izin alacak değiliz! PKK, Lübnan’da 12 yıldır nasıl bir izinle çalışıyor, bunu herkes biliyor. Kürdistani Cephe’nin PKK’ye “taşının” dediği yerler, kesinlikle, Kuzey Kürdistan’a Bekaa’dan daha uzak yerler değildi. Ayrıca, Kürdistani Cephe ne kadar kontrol altına almak isterse istesin, bu kontrol, hiç bir zaman Bekaa’daki kontrol düzeyinde olamazdı. Bırakalım Bekaa’yı, 7-8 ay önce, Irak’daki tüm kampların Saddam’ın iznine tabi olduğunu PKK’nin resmi önderliği ve Ana Karargahı herhalde inkar edemez. 91′in ocak ayının başında, Musul’da yapılan görüşmede, Saddam yönetiminin, savaş çıksın çıkmasın, sınırdan en fazla 5 kilometre içeriye girebilirsiniz talimatına harfiyen uyulduğunu ve bu izin dahilinde hareket edildiğini bilmiyor değiliz.
Şimdi PKK’nin resmi önderliğine ve Ana Karargahına şunu sormak gerekiyor: Saddam gibi bir faşist sömürgecinin izin verdiği oranda sınır hattını kullanma kuralına uyuyorsun ve bunu taktik ilişki mantığı içinde kendine yediriyorsun da, halihazırda Güney Kürdistan’da otorite boşluğunu doldurmuş bulunan Kürdistani Cephenin önerilerini dikkate almayı mı kendine yediremiyorsun? Saddam mı sana daha yakın, yoksa Kürdistani Cephe mi? Sömürgeci faşist Saddam senin taktik ilişkin oluyor da, sınıfsal konumu ne olursa olsun, ulusal bir güç olarak stratejik müttefik konumundaki Kürdistani Cephe neden taktik ilişkin olmuyor?
Maalesef mevcut pratik içinde, sömürgeci bir faşistle görüşme, konuşma ve anlaşma yapma olanağı vardır, ama Kürdistani bir güçle görüşme ve konuşma kesinlikle reddedilmektedir. Apo’nun ulusal önderlik kariyerizmi PKK’nin pratiğine yansıyınca, PKK ulusal mücadele içindeki güçlere karşı parti şovenizmi yapıp, kendisi dışında hiç bir gücü dikkate almıyor. PKK’nin mevcut resmiyetinin her şeyi kendisinde başlatıp, kendisinde bitiren mantığı, birleşik ulusal devrimimizi oldukça dar kalıplar (PKK’nin resmi kalıpları) içine sokup, …….varıyor.
PKK’nin yaklaşımları böyleyken, Kürdistani Cephe’nin yaklaşımlarının oldukça dar bir kısır döngü içinde kaldığını ve bundan dolayı bir dizi yanlışlar içerdiğini de belirtmemiz gerekir.
Kürdistani Cephe’nin bir Kuzey Kürdistan politikasından söz etmek oldukça güçtür; yani, ülkemizin en büyük parçası olan Kuzey Kürdistan devrimi Kürdistani Cephe’yi ne kadar ilgilendiriyor sorusuna, Kürdistani Cephe bugüne kadar devrimci bir cevap vermiş değildir. Öyle görünüyor ki, Kuzey Kürdistan yalnızca her yenilgi sonrası sığınılan bir alan ve Kuzey Kürdistan halkı da yardım sunan bir güçtür.
Kürdistani Cephe bugüne kadar, Kuzey Kürdistan devrimi karşısındaki sorumluluklarının ne olduğunu bile açıklamış değildir. Kürdistani Cephe, son gelişmeler karşısında gösterdiği tavırla şunu demek istiyor: Biz Güney Kürdistan’da resmi iktidarız ve bu resmiyet gereği bizi çevreleyen güçlerle resmi ilişkiler içine gireriz ve devletler arası dostluk ilişkilerine bağlı kalırız.
Bağımsızlıktan oldukça uzakta, hatta hala bir özerklik koparma peşinde olan ve bunu da öz gücüne dayanmaktan çok yabancı güçlerin fiili desteğiyle yapmaya çalışan Kürdistani Cephe’nin bir çok açmazı olduğunu anlıyoruz, ama sonuç olarak her şeyi güneyin özerkliğine indirgeyen tavırların da genel olarak devrimimizi baltalayacak sapmalar göstermesini son derece tehlikeli görüyoruz. Bu binilen dalın kesilmesine benziyor.
Belirtelim ki, Kürdistani Cephe de PKK’nin ilişkilere kapalı tavrını aşmış değil ve bu gidişle aşacak gibi de görünmüyor. Her şeyin PKK’nin olumsuz yaklaşımlarının bir sonucu olduğunu söylemek eksik ve yetersizdir. Her ne kadar Kuzey Kürdistan devrimi temsilini bugün PKK’de buluyor ve PKK de mevcut durumda, resmi önderliğinin ulusal önderlik kariyerizmine boyun eğiyorsa da, yine de doğru tavırlar geliştirilebilinir.
Kürdistani Cephe’nin TC’yle ilişki içinde olması, uluslararası diplomasi kuralları içinde kabul edilebilecek bir olaydır. Ancak uluslararası diplomasi kurallarını aşacak bir ilişki düzeyi kabul edilemez. Ve hele, TC’yle geliştirilecek hiç bir ilişki Kürdistan halkından gizli tutulamaz.
Son dönemlerde Kürdistani Cephe’nin TC’yle girmiş olduğu ilişkiler genellikle kapalı kapılar ardında yürütülüyor ve hiç de diplomatik düzeyde sürmüyor. Kuzey Kürdistan’daki halk savaşımızı tasfiye etmek için ilan edilen olağanüstü hali resmen uygulayan makam olan Bölge Valiliği diplomatik temsilcilik kurumu değildir. Bu makamın tek bir görevi vardır, o da, kuzeydeki savaşı ezmektir. Kürdistani Cephe’nin dış ilişkiler sorumlusu Celal Talabani’nin bu makamla görüşmeler yapması ve hele görüşmeler sonrasında “PKK konusunu konuşmadık” demesi ne gerçekçidir, ne de inandırıcıdır.
TC, Kürdistani Cephe’yi PKK’ye karşı kışkırtmak ve kullanmak istiyor. Bunun için de elindeki iki kozu oynuyor: birisi, sözde Kürtleri korumak için bölgede bulunan Müttefik Kuvvetlere ev sahipliği yapmak; ikincisi ise Saddam rejimiyle eski dostluk ilişkilerini yeniden kurup, Güney Kürdistan’daki gelişmelere karşı tavır almak. TC’nin Kürdistani Cepheye göstermek istediği sopadır.
Kürdistani Cephe’nin tüm umutlarını Müttefiklere bağlaması ve Türkiye’nin de Müttefiklere ev sahipliği yapması, Kürdistani Cephe’nin adeta elini kolunu bağlamış. Şayet hızla kendilerini bu tavırdan kurtarmazlarsa, kuzeydeki savaş karşısında, subjektif olarak olmasa da, objektif olarak, TC’nin yedeğine girmiş olacaklardır. İşte binilen dalın kesilmesi budur. Böyle bir tavır, Kürdistani Cephe’yi sadece kuzey halkı nezdinde değil, güney halkı nezdinde de bitirir. Çünkü politik öncüler, zorunlu olan dostluk ve birliği üst düzeyde kuramamışlarsa da, tabanda halkımız birliğini kurmuştur. Son ayaklanmanın bastırılmasından sonra meydana gelen gelişmeler bunu çok iyi göstermiştir.
O halde, Kürdistani Cephe, TC’nin müdahaleci ve soykırımcı tavırlarına karşı tavır almasını bilmelidir. Sorunu, PKK’nin hatalı yaklaşımlarının bir sonucu olarak geçiştirmemelidir. Kürdistani Cephe Güney Kürdistan’da otorite ise -ki öyledir- kendi topraklarını yabancı bir güce karşı savunma insiyatifi ve gücünü göstermesini de bilmelidir.
PKK’ye “savaşacaksan git kendi topraklarında savaş” denileceğine, TC’ye “eğer senin derdin PKK ise, PKK’nin ana gövdesi senin hudutların içindedir, PKK’yi bahane ederek Güney Kürdistan’a saldırma” demek ve TC’nin müdahalesine kesinlikle ve oldukça net bir tavırla karşı koymak, kendi topraklarına sahip çıkmanın zorunlu koşuludur.
Kürdistani Cephe böyle bir tavırla ortaya çıkarsa, hem güneydeki fiili durumu daha tutarlı bir şekilde savunur, hem de kuzey devrimi karşısındaki asgari sorumluluğunu yerine getirmiş olur. Biz nasıl ki PKK güneydeki mevcut durum karşısında sorumlu, duyarlı ve olabildiğince itinalı davranmalı diyorsak, Kürdistani Cephe de kuzeydeki savaş karşısında sorumlu, duyarlı ve olabildiğince itinalı davranmalıdır diyoruz.
Tekrar tekrar belirtmek gerekir ki, Kürdistani Cephe, PKK önderliğinin ilişkiler kurma konusundaki sabotör tavrını kendi görevlerini yerine getirmede engel olarak görmemeli ve aksine devrimci sorumlulukla geliştirilecek yaklaşımların PKK önderliğinin sabotörlüğünü boşa çıkaracağını bilmelidir.
Sonuç olarak, açıkça görülmektedir ki, Kürdistan halkına öncülük eden politik güçlerin arasındaki ilişki kopukluğu, güvensizlik ve hatta düşmanlığa varan yaklaşımlar Kürdistan devriminin en büyük zaafı durumundadır. Hele bu tavırların parçalar arası ilişkilere yansıması, oldukça büyük tehlikeleri de içinde barındırmaktadır. Henüz ulusal haklarının hiç birini elde edememiş olan Kürt halkının, daha şimdiden, bu tarzda birbirine karşı konumlanmaya itilmesi, sömürgeci güçlerin tarih boyunca halkımıza karşı uygulamış oldukları böl-parçala-yönet taktiğinin, politik öncülerimiz eliyle uygulanması anlamına gelecektir. Bu da düşmanın arayıp da bulamadığı çok büyük bir avantaj olacak ve halkımız aleyhine işleyecektir.
Biz bir takım hakların kısmi olarak elde edilmesinden çok, her şeyden önce ulusal birliği sağlamamız gerektiğine inanıyoruz. Ulusal birliğini gerçekleştirememiş olan Kürt halkının elde edeceği mevzi başarılar, kazanacağı bir takım haklar, ciddi bir şekilde garanti altına alınamayacak ve dolayısıyla da uzun ömürlü olmayacaklardır. Yaşanan son gelişmeler, birlikte hareket eden Kürt halkının tüm düşmanlarımızın korkulu rüyası olduğunu göstermiştir. Tekrar belirtelim ki, eğer bugün Müttefik Kuvvetler Güney Kürdistan’da fiili bir durum yaratmışlarsa, bunun nedeni kuzey ve güney halkımızın kucaklaşması ve bu kucaklaşmanın büyük bir potansiyel tehlike haline gelmesindendir.
Birlik sorunu halkımız için bu kadar canalıcı bir sorun olduğuna göre, kimden gelirse gelsin, birliğin önünde engel oluşturabilecek ve hele güçler arasında güvensizlik ve düşmanlığı derinleştirecek tavır ve davranışlar kabul edilemezler. Bu açıdan diyoruz ki, birlik lafını etmekten çok, birlikten yana olduğumuzu pratikte ortaya koyabilmeliyiz.
Pratik tavır nasıl olmalıdır?
Her şeyden önce politik güçler birbirlerinden beklentilerini, bir diğer parçaya yaklaşım programı olarak ortaya koymalıdırlar; bu temelde bir dialog içine girmelidirler. Bunun için mevcut sövgü edebiyatının terk edilmesi gerekmektedir. Çünkü bu çirkef edebiyat ulusal kurtuluş güçlerinin olgunluğuna yakışmıyor.
Halkların tarihinde öyle önemli dönemeçler vardır ki, bu tür durumlarda eleştiriler bile askıya alınabilir veya eleştirilerin oldukça seviyeli olmasına büyük bir özen gösterilir. Kaldı ki, biz, seviyeli eleştirinin yapılması gerektiğine ve birliğe hizmet edeceğine inanıyoruz.
Bugün her güç, bir diğer gücün önündeki sorunları çok iyi görebilecek, değerlendirebilecek durumdadır. Bu güçler, bir araya gelip konuşmasalar bile, pratikteki tavırlarıyla birbirlerini rahatlatabilirler. Birbirlerini rahatlatmaları, aynı zamanda kendileri için de bir rahatlama olacaktır.
Diyaloga gidecek yolun açılması için somut olarak hangi pratik adımların atılması gerektiğini ortaya koyalım:
Her şeyden önce PKK, IV. Kongrede Güney Kürdistan’a ilişkin olarak kabul ettiği “Acil Hedefler Programı”na bağlı kalarak hareket etmelidir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, IV. Kongre kararlarında “eğer bağımsızlık ilanına gidilemeyecekse, diğer güçlerle birlikte federatif çözüm için çaba harcanmalı ve federatif çözüm içinde demokratik mücadele esas alınmalıdır” deniliyor. Şu anda PKK Güney Kürdistan’da bağımsızlık ilan edecek durumda olmadığına, hatta ayaklanmaya dahi kendi önderliğinin insiyatifi dışında ve sınırlı olarak katıldığına göre, içinde yer almasa da, Kürdistani Cephe’ye destek vermeli, bu çerçevede özerkliğin daha geniş kapsamlı olmasını istemeli ve Güney Kürdistan halk kitleleri arasında demokratik mücadeleyi yükseltmelidir.
Eğer PKK bunu yaparsa, Güney Kürdistan’daki hareket tarzını da düzeltmiş olur. Bunun için Güney Kürdistan’da Kürdistani Cephe’nin resmiyetini tanıyarak ve bu resmiyetin yasalarına saygı duyarak, kendi hareket tarzında ayarlamaya gitmelidir. Bu ayarlama, Kürdistani Cephe’yi devletler arası hukuk kuralları açısından zora sokmama temelinde olmalıdır. Bunun için de kuzeyin yedeği olan güney sahasını kamufle olmuş bir tarzda kullanmalıdır. Bunu her şeyden önce, kendi cephe gerisinin güvenliği açısından yapmalıdır.
PKK, arada bir diyalog olmasa bile bunu yapmalıdır. Bu ayarlama, diyalogsuz da olsa, pratikte uyumu doğuracaktır.
Kürdistani Cephe de, kendi topraklarında egemen olan resmi iktidar olarak (fiili durum şu anda bunu göstermektedir) TC’nin Güney Kürdistan’a yönelik saldırılarına karşı koymalıdır. PKK’nin Güney Kürdistan hudutlarını kullanması, TC’nin saldırganlığı için haklı bir neden değildir. PKK bugün Orta-Doğu’da bütün hudutları kullanıyor. Fakat şu ana kadar TC yalnızca Güney Kürdistan’a saldırdı. Bu TC’nin özel Kürt politikasının bir sonucudur. TC, Güney Kürdistan’ı rahatsız ederek, güney halkımızın ve Kürdistani Cephe’nin PKK’ye karşı tavır almasını sağlamaya çalışıyor.Bunu yaparak kuzey ve güneydeki halkımızı birbirine düşman etmek istiyor. Böyle bir düşmanlık TC’nin arayıp da bulamayacağı bir fırsat olur. Kürdistani Cephe, TC’nin bu oyununu boşa çıkarmalıdır.
Kürdistani Cephe için TC’nin ev sahipliği yaptığı bir kaç bin müttefik askerinin desteğinden çok, Kuzey Kürdistan’daki milyonlarca insanımızın ilgisi, sempatisi ve dayanışması önemlidir. Kürdistani Cephe pratikte böyle bir tavır içine girerse, aynı zamanda, kendi önderlik kariyerizmini ulusal birliğimize yeğleyen kişilerin maskesini de aşağı düşürmüş olacaktır.
İnanıyoruz ki, politik güçlerin bu yöndeki tavırları belli bir diyaloğa doğru gelişmeyi sağlayacak pratik süreci başlatacaktır.
Tarihin en büyük fırsatlarını yakaladığımız ve hala bu fırsatları kullanma şansına sahip olduğumuz bu durumda, her şeyden önce, ulusal dostluk, dayanışma ve birlik diyoruz. Politik öncüler bunu sonuna kadar zorlamalıdırlar; halka öncü olmanın asgari gereği budur.
PKK/VEJİN
(1991 Yazı)
http://vejin.wordpress.com/yazilar/
Re: MEHMET CAHIT SENER ve MUCADELESI
dersim -SOSYALİST BASINA AÇIK MEKTUP_Mehmet Cahit Sener
SOSYALİST BASINA AÇIK MEKTUP
Mehmet Cahit Sener
Bilindiği üzere, PKK’nin IV. Ulusal Kongresinin sonuçlanmasından kısa bir süre sonra, örgüt bünyesinde önemli bir bölünme yaşandı. Bu bölünmenin nedenleri daha önceki yazılarımızda açıklanmış, bu konudaki yazılar sosyalist basına gönderilmiş ve bilgi verilmişti. Bir kez daha kısa da olsa değinmekte yarar görüyoruz.
İçinde yaşadığımız önemli tarihsel süreçte, bizleri Apo’nun başına çöreklendiği PKK bünyesinden ayrılmaya, ayrı ve doğru olan tavrı almaya iten nedenler, uzun bir zaman dilimine yayılan bir çok olumsuz uygulamalardan kaynaklanmaktadır. Kısaca açacak olursak, Apo’nun partiyi parti olmaktan çıkarıp, kendi çiftliği-tekkesi haline getirmesi; bir çok yoldaşımızın sırf devrimci tavırlarından dolayı katledilmesi; gerillanın binlerce şehit vererek, bağımsızlık yolunda, Kürdistan tarihinde eşine az rastlanır boyutta gelişmeler kaydetmesine rağmen, Apo’nun uygulamalarıyla mücadelenin önünün tıkanması; Apo’nun işgüzarlığıyla, mücadelemizin, diplomat gazeteciler kanalıyla Özal’a, muhabarat kanalıyla da Saddam’a pazarlanmaya çalışılması; parti içinde demokratik-merkeziyetçiliğin zerrece uygulanmaması; kadroların bir tek kişinin arzusu doğrultusunda harcanması; direnişçi kadroların “öz eleştiri” adı altında kişiliksizleştirilmeye, içlerinin boşaltılmaya çalışılması; gerillayı, devrim şehitlerini sürekli aşağılama ve onlara hakaret etme saygısızlığı; Botan ve zindan direnişlerini yüzsüzce inkar etme girişimleri; bütün bu zararlı uygulamalara eleştiri yönelten yoldaşları ortadan kaldırmak için uygulanan iğrenç komplo yöntemleri, vb., vb.
Başlıklar halinde değindiğimiz bu uygulamaları, daha önce siz sosyalist basına gönderdiğimiz yazılarımızda ayrıntılı olarak anlatmıştık. Bekledik ki, bu tarihsel öneme sahip çıkış, sosyalist basının da ilgisini çeker, bir kaç satırla da olsa, yayınlarında yer vererek devrimci-demokrat-yurtsever kamuoyunu bilgilendirir.
Çıkışımızın Hürriyet, Cumhuriyet gibi resmi gazetelerde değil, sosyalist basında ele alınması gerekir. İstedik ki, sosyalist basın, bu çıkışı sınıfsal ve ulusal süzgeçlerden geçirerek değerlendirsin ve ilgili kamuoyunu gelişmelerden haberdar etsin.
İlginçtir ki, Ali Akgün olayında açık ve geniş değerlendirmeler yapan sol basın, bu olay hakkında kamuoyuna gerekli bilgileri aktarırken adeta yeri göğü inletti. Ama aynı basın organları, PKK içinde yaşananlar karşısında ağız birliği etmişcesine sessiz kaldılar. (Tek istisna, Toplumsal Kurtuluş sayı 46-47′deki kısa değerlendirmedir.) Onlarca direnişçi kadronun halen Bekaa’da Apo tarafından rehin tutulmasına da aynı şekilde sessiz kalınmaktadır. Sayısız komplo senaryolarıyla tehdit altında tutulan devrimcilerin direnişleri, haykırışları sol basın tarafından duyulmak istenmemektedir.
Bütün bunları ancak Apo’nun dolaylı sansürüyle açıklayabiliriz. Evet, düşmana karşı direnebilen sol basın, ne yazık ki, Apo’nun sansürüne takılmıştır. Sormak istiyoruz: namuslu insanların, her türlü namusssuzluğa karşı çıkışlarının, direnmelerinin bir haber değeri dahi yok mudur? Sıradan denebilecek gelişmelere dahi haber değeri atfedilirken, Kürt halkının geleceğini yakından ilgilendiren bu gelişme neden görülmek istenmemektedir?
Sol, sosyalist basın tutarlı ve dürüst olmak zorundadır. Sizleri tutarlı olmaya davet ediyoruz.
Basın kitlelere güven vermek zorundadır, bunun için de tutarlı ve direnişçi olmayı bilmelidir.
KİTLELERİN HABER ALMA HAKKINI HİÇ BİR SANSÜR YÖNTEMİ ENGELLEYEMEZ!
SESİMİZİ DUYURACAĞIZ, ÇÜNKÜ İNSANLIK VE TARİH ÖNÜNDE HAKLIYIZ!
PKK/VEJİN
AVRUPA ÖRGÜTLÜLÜĞÜ
(1991 Yazı)
PKK-MK ve TÜM ÜYE ve SAVAŞÇI ARKADAŞLARA
Mehmet Cahit Sener
Sizlere, bu mektubu arzulamadığımız koşul ve durumlar içinde yazıyoruz. Bazılarınızın bildiği gibi, belki de bazılarınız bilmiyordur, mevcut durumumuz, şu anda parti yapısına egemen olan resmi işleyişin dışında olmamızdır.
Bizler, hiç bir zaman, parti içi sorunlarımızın parti dışına taşırılarak, farklı platformlar oluşturularak çözüleceğine veya çözülebileceğine inanmadık. Eğer bugün, resmi işleyişten ayrılmışsak, bu, bizim istediğimiz bir durum değil, tam tersine zorlandığımız bir tavırdır.
Arkadaşlar,
Bilindiği gibi, IV. Kongremizden hemen sonra, resmi önderlik konumunda bulunan Apo tarafından, Kongre kararları ve parti tüzüğü yok sayılarak, büyük bir tasfiye hareketi başlatıldı. Bu tasfiye hareketi geliştirilirken, parti işleyişine en ufak bir şekilde saygı gösterilmemiş ve mürekkebi bile kurumadan, Kongre kararlarının adeta ırzına geçilmiştir.
Hırsızlık ve komployla mayalanmış olan bu tasfiye hareketinin elbette belli bir nedeni vardı. Bu da, Apo’nun partimize, kadrolarımıza ve savaşımıza dayatmış olduğu bitirme pratiğinin etrafındaki çemberin daraltılmasının yaratmış olduğu tedirginlikti.
Arkadaşlar,
Her şeyden önce şunu belirtmek istiyoruz: Biz resmi önderliğin tam bir iki yüzlülük içinde öne sürdüğü gibi, kaçmış değiliz. Biz, ne partiden kaçtık, ne de savaştan kaçtık! Gelişmelere yakından tanık olan bütün arkadaşlar, eğer biraz dürüst davranacak olurlarsa, bunun böyle olmadığını söyleyeceklerdir.
Belirtmemiz gerekir ki, mevcut tasfiye hareketi, salt bize yönelik bir hareket olarak değil, Kongre öncesinde başlayan ve Kongre sonrasında hız kazanan çok daha kapsamlı bir tavır olarak gelişti.
Bilindiği gibi, IV. Kongre aşamasına geldiğimizde, ülke pratiği çok ciddi bir tıkanmayla karşı karşıyaydı. Kongrede bu tıkanma mutlaka tartışılacak ve nedenleri üzerinde durulacaktı. III. ve IV. Kongre arasındaki süreçte kadroları tamamen bastıran, işlevsiz bırakan, arzulamadıkları bir pratiğe zorlayan ve bundan dolayı da, yaşanan tıkanıklığın baş sorumlusu olan Apo, meydana gelebilecek gelişmelerin farkında olduğu için, daha peşinen bazı kişileri suçlu ilan edip, tıkanıklığın sorumluluğunu bunların omuzuna yüklemek, kendini temize çıkarmak ve önderliğini yeniden onaylatmak istedi.
Bilindiği gibi, Harun, Kara Ömer, Botan, Bilge, Dr. Baran arkadaşlar ve Hogır, IV. Kongremizde hedef tahtasına koyuldular. Kongre yaklaşırken Doğan arkadaş da hedeflenmeye başlandı.
Ülke pratiğinin başarısızlık faturası, yani dört yıllık başarısızlığın sorumluluğu, tamamen bu arkadaşların sırtına yüklenmek istendi. Bu arkadaşların seçilmesinin en önemli nedeni, Apo’nun, son dönemlerde, kadro yapısına yönelttiği eleştirileri kabul etmeyişleri, reddedişleriydi. Apo, bu durumu, kendisine karşı bir hizip faaliyeti olarak ele alıp, değerlendirdi ve açık bir şekilde ilan etmediyse de, söz konusu arkadaşları bir grup olarak tasfiye etmeyi önüne koydu.
Gerçekte söz konusu olan şey, bu arkadaşların hataları veya suçları değil, resmi parti edebiyatında öne sürülen eleştirileri kabul etmemeleri veya kabul etmek istememeleriydi. Geçmişte olduğu gibi şimdi de, parti içi tasfiyede temel alınan ölçü, insanların ne kadar iş yapıp yapmadıkları değil, Apo’ya karşı tavırlarıydı.
Özellikle ülke pratiğini yaşayan arkadaşlar çok iyi bilirler ki, III. Kongrede en üst düzeyde görevlere seçilen Terzi Cemal ve Gözlüklü Cafer tam bir savaş kaçkınıydılar.Ama yine de bu insanlar partinin en üst noktalarına getirildiler. Apo’nun bunlardan haberi yok muydu? Elbette vardı. İki yüzlü yalanlarla gerekçelendirilmek istenen bu görevlendirmelerin kofluğu kısa sürede açığa çıktı.
IV. Kongremize katılan arkadaşlar gerçekleri biraz daha yakından izledi. Ülkeye adımını atmayan, savaştan su görmüş kuduz it gibi korkan Ferhat gibi unsurlar, hareketimizin ta başından bu güne kadar, savaşa katılan ve savaşın bütün acılarını paylaşan Harun gibi bir arkadaşı, şehadetinin ardından MK’den atma önerisini getirebildiler. Hareketimizin çekirdek kadrolarından biri olan Cuma, 80 sonrası pratik içinde, en ufak bir katkısı olmadığı ve tam bir savaş kaçkını olduğu halde, IV. Kongrede hesap sorucuların başında yer aldı. Eğer Hogır suçluysa, suç işlemekte Hogır’dan hiç de geride kalmayan Hayri arkadaş MK üyeliğiyle ödüllendirildi. Eğer Botan arkadaş savaşı geliştirememişse, 82′den bu yana savaş kurmayımızın tepesinde bulunan Ebubekir arkadaş hiç geliştirememişti; buna rağmen en üst düzeyde bir görevle görevlendirildi.Benzer örnekler çoğaltılabilir.
Evet arkadaşlar, Apo’nun kıstası gerçekten de, kimin mücadele edip etmediği ya da mücadelede suç işleyip işlemediği değil, kimin kendisi için tehlikeli olup, olmadığıydı. Aslında tüm kadro yapısı da çok iyi biliyor ki, eğer ortada bir suç varsa, bunun baş sorumlusu Apo’dur. Bugüne kadar merkezin merkez olmasını engelleyen, merkezin merkez gibi çalışmasına olanak vermeyen ve merkezi yaz boz tahtasına çevirerek, ortada merkez diye bir şey bırakmayan Apo, kadroların birbirlerine yönelttikleri eleştirileri derinleştirerek ve kadrolar arasında düşmanlığı körükleyerek tam bir güvensizlik ortamı yarattı; ve kendisini bu ortamın tek güvenilir kişisi olarak lanse edip, işleri yürüttü.
IV. Kongrede de yine aynı taktiğe başvurarak, kendisi için baş tehlike olarak gördüğü kişileri hedefleyip, ikincil tehlike olarak gördüğü kişileri yanına alarak, bir tasfiye hareketi başlattı.
Bilindiği gibi IV. Kongreyi gerçekleştirmek amacıyla bir Kongre Hazırlık Komitesi oluşturulmuştu. Bu komite tamamen Apo tarafından yapılan atamalarla kuruldu. Amaç, Kongreyi merkezin insiyatifinden kurtarmak ve Kongre üzerinde denetimi ele geçirmekti. Nitekim Hazırlık Komitesi ülkeye gelir gelmez, parti kurallarına aykırı bir şekilde, merkezin görevlerine el koydu ve tüm yetkileri elinde topladı.
Hazırlık Komitesinin bileşimi tamamen dengeci bir yaklaşımla belirlenmişti. Hazırlık Komitesi 9 kişiden oluşuyordu: Apo, Avrupa sorumlusu Cemal, Zeki, Ferhat, Cuma, Ebubekir, Baran, Ahmet ve Lokman Hazırlık Komitesi olarak çalışacaklardı.
Dikkat edelim, bu komitede, ülke pratiğine katılan sadece üç arkadaş vardır; bunlar Baran, Ebubekir ve Zeki arkadaşlardır. Geriye kalan altı kişi ülke pratiğinde yokturlar. Apo, Ferhat ve Cemal ülke pratiğine adımlarını bile atmamışlardır. Cuma 87′de ülke pratiğine girer gibi yapmış, ama bu pratiğe en ufak bir katkısı bile olmamıştır. Lokman arkadaş Güney çalışmalarında yer almıştır, fakat pratik sorunlardan henüz habersizdir. Ahmet arkadaş da cezaevinden yeni çıkmıştır ve ülke pratiği hakkında ciddi bir bilgi birikime sahip değildir.
Oysa IV. Kongremizin esprisi bir gerilla kongresi olmasıydı. Gerilla Kongremizin Hazırlık Komitesi neden bu şekilde oluşturuldu?
Apo, düşündüğü tasfiyeyi gerçekleştirmek için, Kongre öncesinde Merkezi işlevsiz bırakıp, Hazırlık Komitesiyle Kongreyi ipotek altına almak istedi. Hazırlık Komitesini kendisine bağlı unsurlardan oluşturdu. Bunu kılıfına uydurmak için de yapı karşısında tepki toplamayacak kişileri seçti. Apo hedef aldığı arkadaşlara göre ayarlama yapıyordu.
Dört yılın günahları Harun, Kara Ömer ve Botan arkadaşlara ve Hogır’a yükleneceği için, onlarla en fazla çatışma içinde olan veya öyle görünen Ebubekir arkadaş Hazırlık Komitesine alındı. Gerçekte, Apo Ebubekir’i çok beğendiği veya Ebubekir geçmişte prestij sahibi olduğu için değil, tamamen bu arkadaşlara karşı mevzisini güçlendirmek için Hazırlık Komitesine almıştı.
Zeki arkadaşın Hazırlık Komitesine alınmasının da özel nedenleri vardı. Zeki’nin III. ve IV. Kongreler arasındaki pratiğine bakıldığında, bu arkadaşın pratikteki suçlarının, Kongrede hedeflenen arkadaşların “suç”larından hiç de geri kalmadığı görülecektir. Apo, Zeki’yi, bu arkadaş kendini düzelttiği için değil, karşı cepheyi dağıtmak için Hazırlık Komitesine aldı. Çünkü Zeki’yi de karşısına alıp, karşı tarafı daha da güçlendirmek istemiyordu.
Cuma’nın Hazırlık Komitesine alınmasının nedeni de, bu arkadaşın hala kısmen devam eden saygınlığıydı. Ayrıca bu arkadaş, Apo’nun bir aferim’ini almak için her şeyi yapabilecek karakterdeydi.
Ferhat Hazırlık Komitesinde bir denetim aracıydı; Apo’nun ruhu olarak iş görecekti. Cemal Avrupa’da kontrolü sağlamak için seçildi. Ferhat ve Cemal, baştan beri parti pratiğimize zerre kadar katkıları olmadığı halde, Apo’nun garantili kontenjanından buraya yükseldiler. Bu iki kişinin de tek görevi, Apo’nun tüm pisliklerine ortaklık etmek ve bu pisliklerin üstünü örtmektir.
Baran ve Ahmet arkadaşların Hazırlık Komitesine alınması ise vitrini süsleme olayından başka bir şey değildi. Baran arkadaşın ülke pratiğinde fazla yıpranmamış olması, onun bir denge unsuru olarak ele alınmasına yolaçtı; ayrıca Baran arkadaşın Kongrede ne yapacağının kestirilemeyişi de onun Hazırlık Komitesine alınmasını gerektirmişti.
Ahmet arkadaş cezaevinden yeni çıkmıştı ve yapı tarafından tepki toplamayan biriydi. Onun şahsında cezaevi imajından faydalanmak isteyen Apo, bu arkadaşı tamamen tüccar hesaplarına yatarak Hazırlık Komitesine aldı.
Lokman arkadaş ise, Hazırlık Komitesinde olası bir zemin kayması durumunda, oy çoğunluğunu elde tutma kaygısıyla bu komiteye atandı. Bu arkadaş, kendisine saf bir bağlılık içinde olduğundan, vereceği talimatlara uyacağını hesaplayan Apo, böylece Hazırlık Komitesini sağlama bağlamış oluyordu.
Her şeyi kendi basit mantığıyla hesaplayan Apo, aslında, Ferhat hariç Hazırlık Komitesine aldığı hiç kimseye de güvenmiyordu. Ama yukarıda da açıkladığımız gibi, kendisine göre bir düşman sıralaması yaptı. Böylelikle Hazırlık Komitesini oluşturanlarla, Kongrede hedeflenen arkadaşları birbirine kırdıracak, bu düşmanlıkla birbirine bakan ve yönelen kadro yapısı karşısında, kendisi her türlü manevra imkanına sahip olacaktı. Ne var ki, işler umduğu gibi gitmedi ve Apo, IV. Kongrede önemli yaralar aldı.
Kongre öncesinde olduğu gibi, Kongre sırasında da Hazırlık Komitesinin içinde tartışmalar oldu. Apo’nun talimatlarına ve yönelimlerine uymayan arkadaşlarla (Ahmet ve Baran), Kongreyi tam bir uydu platformu haline getirmek isteyenler (Cuma, Ferhat ve kısmen de Ebubekir) arasında çatışmalar çıktı. Bu çatışmalar zaman zaman divana da yansıyarak açık bir hal aldı.
Örneğin Hazırlık Komitesinin önüne koyulan görev, sadece Botan, Kara Ömer, Dr. Baran ve Harun arkadaşların ve bunlarla ilişkili olarak da Hogır’ın suçlu ilan edilmesiydi. Oysa, Hazırlık Komitesinde başlayarak, Kongre platformuna sıçrayan eleştirilerden de görülebileceği gibi, Ferhat’ın da pratikte ağır suçlar işlediği ortaya çıkmıştı. Ayrıca Akademi ve Suriye’deki faaliyetler hakkında da soruşturma yapılması istendi. Bu faaliyetler, bilindiği gibi, direkt Apo’nun sorumluluğu altındadır.
Hazırlık Komitesinin Apo’nun hedeflediği arkadaşlar hakkında tam bir görüş birliği içinde olmayışı, Kongre sürecinde Apo’nun tasfiye eğilimini önemli oranda frenledi. Dahası, kendisi ve şirketi de ( Ferhat, Cuma ve Cemal) giderek Kongrede yargılanma tehlikesiyle karşı karşıya kalınca, Apo’da Kongreyi bir oldu bittiye getirme eğilimi ağır bastı.
Apo tasfiyenin devamını Kongre sonrasına bıraktı. Kongrenin haklarında soruşturma kararı aldığı arkadaşların dosyalarına MY bakacak ve bir karara varacaktı. Apo, MY’yi tamamen kendisine uyduluk yapacak kişilerden oluşturmak isterken, MK’ye dahi almak istemediği bazı arkadaşlar MY’ye seçildi. Ve böylece, ülke pratiğinden sorumlu olan MY, ağırlıklı olarak, gidişat hakkında Apo’ya eleştiri yönelten arkadaşlardan oluştu. Bu durum, Apo’nun düşündüğü tasfiyelerin önünü tıkayan bir durumdu. Ayrıca Apo’nun direkt sorumlu bulunduğu iki alan (Akademi ve Suriye) hakkında da soruşturma istenmişti. Bu konudaki karar da MY’ye bırakıldı, çünkü MY soruşturma komisyonu olarak çalışacaktı.
Böylece, Apo, yeni bir tasfiye operasyonunu geliştirirken, kendisini de bir soruşturma tehlikesi karşısında buluverdi. Üstelik, IV. Kongrede, öteden beri kendisine biçmiş olduğu, “stratejik önderlik” konumunu da kaybetti. IV. Kongremiz, Genel Sekreterliğin değil, MK’nin stratejik önder olduğuna ve MK’nin taktik önder olarak kabul edilmesinin yanlış olduğuna karar verdi.
Böylece ilk bakışta IV. Kongreyi kazandı gibi görünen Apo, aslında Kongreyi önemli oranda kaybetmişti. Bunu en iyi bilen kişi de Apo’ydu. Kongredeki gelişmeleri, daha önceki gelişmelere bağlayan Apo, MK üyelerinin ülkeye dağılmışlığından faydalanıp, darbeci bir şekilde harekete geçti ve yeni bir tasfiye hareketinin içine girdi. Baran ve Ahmet arkadaşların soruşturma altına alınmasını sağladı.
MY’de bulunan bu arkadaşların soruşturma altına alınmasıyla birlikte, ortada MY diye bir olay kalmadı. Ve yine, Kongre kararlarının tam tersine, özel bir soruşturma kurulu oluşturuldu. Böylece, hem Kongrede haklarında soruşturma kararı alınan arkadaşların, hem de adı geçen son iki arkadaşın tasfiyesi gerçekleştirilecekti.
Baran ve Ahmet arkadaşların tasfiyesi, direkt Apo’nun talimatıyla ve sadece beş kişinin katıldığı MK toplantısında alınan kararla sağlandı. Bu arkadaşlar Apo tarafından Hazırlık Komitesine alınmış, Kongre tarafından da MK’ye seçilmişlerdi; MK, daha ilk toplantısında bu arkadaşları MY’ye de seçti. Kongrenin üzerinden on gün geçtikten sonra, yani ortada bir pratik olmadığı halde, bu arkadaşlar, hiç bir veriye dayanmadan soruşturma altına alındılar ve görevleri donduruldu.
Haklarında soruşturma açılması için gösterilen gerekçe, oldukça iki yüzlü bir yalana dayanıyordu: sözde Ahmet ve Baran arkadaşlar, Zeki’nin soruşturma altına alınmasına öncülük etmişler ve Kongre de bu arkadaşların etkisinde kalarak, Zeki arkadaş hakkında soruşturma açmıştı. Oysa Kongre platformunda ne Ahmet ne de Baran arkadaş, Zeki arkadaş için bir tek laf bile etmiş değillerdi. Zeki’nin pratiğini sorgulayan arkadaşlar, Kongre delegesi arkadaşlardı ve soruşturma kararı oy birliğiyle alınmıştı.
Daha başından yalan olan bu gerekçenin, sıradan bir bahane olduğu hemen açığa çıkacaktı. Apo, Ahmet ve Baran arkadaşları kendisine ihanet etmiş kişiler olarak görüyordu. Hazırlık Komitesinde ve Kongre sürecinde uyduluk yapmayan bu arkadaşlar “tasfiye”yi hak etmişlerdi. Yoksa Apo’nun Zeki arkadaşın derdine düşmesi gibi bir durum söz konusu değildi.
Nitekim devam eden soruşturmanın ikinci aşamasında, Apo, gerçek niyetini açığa vurup, Ahmet arkadaşa “Neden Parti Önderliğinin denetimi altında bulunan iki alan hakkında (yani Akademi ve Suriye) soruşturma istedin? Parti Önderliğine yaklaşımın nedir?” sorularını yöneltirken, Baran arkadaşa da “Doğu (yani İran) faaliyetleri hakkındaki hesapların neydi?” sorusunu sordu. Baran, Ferhat’ın pratiğini sorgulamanın ve geçmişte Harun arkadaşa yönelik tasfiyeci tavrın ortağı olmamanın faturasını ödeyecekti.
Baran ve Ahmet arkadaşların tasfiyesinin bu denli hızlandırılmasının bir diğer önemli nedeni de, Apo’nun onlarca bayan arkadaşa dayattığı ahlaksız ilişkilerin bu arkadaşlar tarafından öğrenilmiş olması ve direkt Apo’yla konuşularak gündeme getirilmesiydi. Bu sorun yayılmış ve salt Apo’nun değil, partimizin de başını yiyecek bir tehlike haline gelmeye başlamıştı. Bunu öğrenen arkadaşlar, durumun daha da kötüleşmesini engellemek için, sorunu yalnızca Apo’yla konuşarak , dar bir çerçevede çözmek istemişlerdi.
Bütün bu gelişmeler, Apo’nun yangından mal kaçırırcasına bir tasfiyeye girişmesini hızlandırdı. Bu kez de “büyük bir komplo” edebiyatının arkasına gizlenildi.
Elbette, her zaman olduğu gibi, burada da Apo’ya karşı muhalefet edenlerin komplocu ilan edilmesi yoluna gidilecekti. Komplocu olarak ilan edilen kişi Ahmet arkadaş oldu. Baran ve diğer arkadaşlar ise, komplocu ve ajan olarak ilan edilen Ahmet’in etkisi altında kalan, partiyi, parti önderliğini anlamayan arkadaşlar olarak, provokasyona alet olmuşlardı (!)
Kongreden bir ay önce Hazırlık Komitesine atanan, Apo’nun önerisiyle MY’ye seçilen ve Ana Karargahta görevli olan Ahmet arkadaş, Kongreden on gün sonra ajan ilan edildi.
Soruşturmanın gidişatı hakkında partili arkadaşlara en ufak bir bilgi bile verdirmeyen Apo, tüm umutlarını, Ahmet arkadaştan alacağı sözde “ajanlık itirafına” bağlamıştı ve “iddialarımızı kabul etmek zorundadır, bunun dışında yaşama şansı yoktur” tehditleriyle soruşturmayı doğrudan kendi eline aldı. Ajanlık itirafı yaptırmak için her türlü yolun denenmesini isteyen Apo’nun amaçladığı şey, sadece Ahmet arkadaşın tasfiyesiyle bitmiyordu.
Ahmet arkadaş “ajan olduğunu” kabul ederse, Baran arkadaş da bir “ajan”ın oyununa gelmiş kişi olarak tasfiye edilecek ve Apo’nun ahlaksızlıklarına karşı direnen onlarca bayan arkadaş, Ahmet’in kullandığı sözcüklerle, “düşkün insanlar” olarak nitelenip, ahlaksızlıkların üstü örtülecekti.
Bunun ardından da Apo, “yeni ve oldukça kapsamlı bir komployu daha açığa çıkaran” kahraman sıfatıyla hem kendini güçlendirecek, hem de kadroların yarım kalan tasfiyesine tam hızla devam edecekti. Bu sözde komploya karşı “Özel Koruma Birliği”ni kurdu. Kadroyu kadroya kırdır, önderliğini garantile, mantığını her zaman konuşturan Apo, Muhafız Birliği’nin başına Faik arkadaşı atadı. Bu atama da kendi başına bilinçli bir seçimdi. Faik arkadaş cezaevinden yeni çıkmıştı. Sözde komplonun başı olan Ahmet arkadaşın tasfiyesinin yaratacağı tepkileri frenlemek ve etkisizleştirmek için, bu tasfiyenin bizzat, cezaevinden yeni çıkan bir arkadaş eliyle yapılması düşünülmüştü.
Özel Koruma Birliği, Ahmet ve Baran arkadaşlar tarafından hazırlandığı iddia edilen komployu açığa çıkaracak, buradan yola çıkarak da, Parti Önderliğine ( Apo buna parti çizgisi diyor ) karşı işlenen bütün suçları sorgulayacak ve cezaları infaz edecek bir kuruluştu. Parti yapısından tamamen gizli olarak kuruldu ve direkt Apo’ya bağlı olarak çalışması öngörüldü. Bunun için bir iç tüzük hazırlandı; bu tüzüğe göre, yapılan bazı infazlara sahip çıkılacak, bazılarına ise sahip çıkılmayacaktı. Özel Koruma Birliği, direkt Apo’ya bağlı olarak çalışacak ve ne MK’ye ne de MY’ye hesap verme gibi bir yükümlülüğü olmayacaktı.
Özel Koruma Birliğinin çekirdek kadrosu, Faik, Terzi Cemal ve Xebat arkadaşlardan oluşturuldu. Burada yapılan seçim de oldukça ilginçtir. Faik arkadaş, Ahmet arkadaşa karşı özel olarak seçildi; Terzi Cemal’in boynunda da idam hükmü vardı, en ufak bir “hata” karşısında idam edilecekti; yani Apo’ya karşı bir daha suçlu duruma düşmemek için milimetrik hesaplar yapan biri olarak, kılıç gibi sağı solu vuracaktı. Xebat arkadaş genç bir arkadaştır. Apo, daha başında onu tamamen kendisine bağlayarak ileriyi garantilemek istiyordu.
Parti çizgisini partiye karşı koruma ve bunu gizli bir örgütle yapma mantığına ancak faşist örgütlerde ve faşist önderliklerde rastlayabiliriz. Apo, bu örgütü oluştururken şunu söylüyor: “Saddam’dan öğreneceğimiz çok şey var. Dikkat edin, Saddam’ın Muhafız Birliği ayakta olduğu sürece Saddam da ayakta duruyor.” Kendisini halkın ve proletaryanın önderi olarak gören kişinin, bir faşistten öğreneceği derslerin ne olabileceğini arkadaşların değerlendirmesine bırakıyoruz.
Böyle oluşan Özel Koruma Birliği, ilk etapta Akademi’de ve Güneyde bir dizi tutuklamalara girişti. Apo’nun çirkeflikleri burada oldukça yaygınlaştığından tam bir terör estirildi. Tutuklanan bütün arkadaşlara dayatılan şey, kendilerinin Ahmet’in piyonu olduklarını itiraf etmeleri ve Apo hakkında söylediklerinin doğru olmadığını, oyuna getirildiklerini açıklamalarıydı.
Faik arkadaş, bütün gelişmelerin içinde yer aldığından, Apo’nun niyetini açıkça görüyordu. Tutuklanan arkadaşlar da kararlı bir şekilde direnip, Apo’nun pisliklerini açığa vurmaya devam ediyorlardı. Böylece herkesi kendisi gibi iki yüzlü ve sahtekar sanan ve kendi yöntemlerine çok güvenen Apo, bir kez daha büyük bir yanılgı içine düştü. Apo’nun perde arkasında tezgahladığı tüm pislikleri gören Faik arkadaş, bunları açığa vurarak, bu büyük tasfiye hareketini boşa çıkardı.
Arkadaşlar,
Parti içinde demokratik tartışma ve hesaplaşma olanaklarının bırakılmadığı, insanların işkence tehditleri sahte itiraflar yapmaya zorlandığı ve bu itiraflara dayanarak “ajanlık” senaryolarının hazırlandığı bir ortamda, doğru devrimci bir mücadele vermemiz mümkün değildi. Bundan dolayı da, durumu kendi aramızda değerlendirip, resmi ilişkilerin dışına çıkarak, gerçekten demokratik bir tartışma platformu yaratma kararına vardık. “Kaçış” denilen ayrılığımızın nedeni budur.
Arkadaşlar,
Burada anlattıklarımızla, ne kendimizi devrim, halk ve parti karşısında temize çıkarmak istiyoruz; ne de arkadaşlar arasında bir kutuplaşma yaratmak istiyoruz. Tersine, arkadaşlar arasında yaratılan ve partiyi tasfiyede Apo’ya malzeme olan kutuplaşmayı gidermek ve kendi suçlarımıza karşı özeleştirici bir tutum içinde olmak istiyoruz.
Apo’nun belirttiği gibi, hepimiz, yani kadro yapısı olarak hepimiz suçluyuz. Ama, suçlarımız hiç de partinin başına çöreklenen günah çocuğunun suçları gibi değildir. Ve eğer biz suçluysak, bir suçlular topluluğuysak, bizim başımızdaki suç üreten, suçlu üreten bir mekanızmadır; suç ve günah anasıdır.
Biz, pratiğin sorumluları olarak, savaşı geliştiremedik; gerillayı doğru bir tarzda ele alamadık; halka karşı suç işledik; savaşçılara karşı, kadrolara karşı suç işledik. Bütün bunlardan suçluyuz. Ama en büyük suçumuz, verdiği talimatlar, yaptığı planlamalar ve gösterdiği hedeflerle önümüzü tamamen tıkayan ve bizi bu suç dolu pratiğe mahkum eden Apo’ya bu gerçeği haykıracak gücü kendimizde bulamayışımızdır. Dikkat edelim, birbirimize dönük eleştirilerimizin tümü, ucu Apo’ya dayanan pratiklerimizle ilgilidir. Bunu hepimiz biliyoruz ama, Apo’ya yöneltmemiz gereken eleştirileri birbirimize yönelterek, tam bir düşman kardeşler pratiği içine giriyoruz.
89 Pratiğini ele alalım: bütün kadrolar da biliyor ki, Harun ve Kara Ömer arkadaşlar, Akademi’den gelirken Apo’nun talimatlarıyla geldiler ve bütün düzenlemeleri bu talimatlara göre yaptılar; tüm pratikleri bu talimatların yansımasıydı. Biz, kendi kendimizi kandırarak, her şeyi Kara Ömer ve Harun’a yükleyip, Botan’ı da bu arkadaşların yardımcısı olarak değerlendirip, eleştiri yaptık. Gerçek bu muydu? 89′da kendi verdiği talimatlara göre gelişen pratik fiyaskoyla sonuçlanınca, Apo, kurban aradı ve suçu Kara Ömer, Harun, Botan ve Hogır’a yükledi.
Sorun gerçekten köy baskınları mıydı? Bunun böyle olmadığını bilmeyen arkadaş var mıdır? Parti tarihimizin en kara lekesi olan Mardin’deki köy baskınlarını yapan grupların, bizzat Apo’dan talimat aldığı bilinmiyor mu? Bu köy baskınları olurken Apo’nun en ufak bir tepkisi bile yoktu. O zaman neden bütün suç Hogır’a yüklendi? Köy baskınları Hogır’ın icadı mıydı? Ya da zor uygulamasının tümü Hogır’dan mı kaynaklandı?
Ülke pratiğinde tam bir feodal çete başı, Akademi’de de tam bir polis şefi gibi davranan Metin, sadece Akademi’de 12 devrimci kadro adayını katletmişti. Onu Akademi koordinatörü yapan kimdi? Metin’in tek suçu Hamza’yı öldürmek miydi? Peki bu zamana kadar işlenen öteki suçların hesabı soruldu mu? Hamza devrimci de, Metin’in katlettiği öteki arkadaşlar karşı devrimci miydi?
Kafasında beyin olan her insan, kötülüğün kaynağının ne olduğunu gayet iyi biliyor. Ancak bu güne kadar, kendimizi kurtarma hesaplarına yatıp, adımız komplocuya, haine, devrim kaçkınına çıkmasın diye ağzımıza kilit vurduk.
Arkadaşlar,
Hepimiz kendimize soralım ve kendi kendimizi kandırmayalım! Kendimize, insanlığımıza, devrimciliğimize saygımız kalmış mı? Doğru bildiğini konuşmayan, düşüncesini söylemekten çekinen ve inanmadığı bir pratiği zorunlu olarak kabul eden devrimcinin, devrimciliğinden söz edilebilir mi? Hangimiz parti ilkelerinde, parti tüzüğünde öngörülen devrimciliği yapıyoruz?
Ağzımız her açıldığında, kendimizi alçaklıkla, ihanetle suçlamak bize kolay geliyor, çünkü başımızdaki Şef öyle istiyor. Peki ama, biz alçakların peygamberini göremiyor muyuz? Gerçekleri görmekte o kadar aciz miyiz?
Hayır! Hepimiz de gerçekleri görüyor, fakat gerçekler karşısında susuyor, tam bir ihaneti yaşıyoruz. Arkadaşlar, hain ya da kaçkın bilinmemiz mi önemlidir, yoksa halkımızın, devrimimizin ve partimizin yok olması mı önemlidir?
Hangi kadro arkadaş savaşımızın tıkandığını görmüyor? Hangi arkadaş, Apo’nun partiyi bir kadro tükenişine götürdüğünü, bir aile şirketine dönüştürdüğünü görmüyor? Hangi kadro, bizdeki işleyişin bir parti işleyişi olmadığını, bir aşiret, bir şeyh-mürid ilişkisi olduğunu bilmiyor?
Arkadaşlar, bilimin, devrimin ve gerçeğin namusuyla mı hareket ediyoruz? Robespierre gibi bir burjuvanın “Haksızlığı görüp de haksızlığa karşı tavır almayan namussuzdur” deyişini bile pratiğe geçirmeyen biz, sözde proleter devrimcilerin tavrı nedir?
Her birimiz binlerce şehidimizin kanından sorumluyuz. Bunların kanı, partiye, halka despotluk yapacak bir Dehak yaratmak için mi döküldü? Partinin başına çöreklenen Apo’nun yeni Dehak’tan farkı nedir? Hangi parti kadrosunda, onlarca bayana dayatılan ahlaksız ilişkileri kaldıracak namus var?
Neden korkuyoruz?
Adımızın kötüye çıkmasından mı? Haine çıkmasından mı? Savaştan ve ülkeden kaçıp, tam bir mirasyedi gibi partiye çöreklenen ve bugün bizi, parti ve ulus olarak, pazarlamaya başlayan döneklerin, bize hain demesi, bizim için en büyük şereftir.
Sahtekarlık yapmayalım! Birbirimize saldırmak, birbirimizi tüketmek, Apo’nun bize işlettiği bir suçtan başka bir şey değildir. İlk adımı, hepimiz, ilkin kendi şahsımızda atalım, doğruyu kendi şahsımızda yakalamanın onuruna erişelim.
Birbirini savaşa girmemekle, savaşı geliştirmemekle suçlayanların, 12 yıldır ülkeye adımını atmayan ve başımızda bir kral ve bir prens gibi duran iki kardeşin hizmetinde olduklarını görerek, dürüst davranmaları gerekiyor. Birbirlerini feodal komplocu olarak nitelendirenlerin, partinin tepesinde bulunan Dehak’ın elinde onlarca kadronun kanı olduğunu, onlarca bayanın namusu olduğunu görerek utanması gerekiyor.
Birbirimizi yoldaşça eleştirelim, birbirimizi devrime ve savaşa kazanalım, ama, tepemizdeki günah yuvasını dağıtmadan, tek bir doğru adım dahi atamayacağımızı da bilelim! Bunun farkında olmayan bir tek kadro yoktur. Hepimiz için geçerli olan gerçek şudur: Gerçeğin bilinciyle hareket etmeyende namus yoktur!
Bırakalım bir devrimcinin, hiç olmazsa, sıradan bir insanın namusunu konuşturalım!
Tüm arkadaşlara selam ve saygılarımızla.
P K K / V E J İ N
P K K / D İ R İ L İ Ş
(1991 Yazı)
SEÇİMLERİN ARDINDAN HEP NE YAPMALI ?
Mehmet cahit Sener
Seçimlerden önce Kürdistan’daki doğru tavrın seçimlere katılmamak olduğunu belirttik. Türk burjuvazisi, oldukça demokratik bir seçim geçirdiğiyle övünüyor. Gerçekten de bu yönden görüntüyü kurtardı. Kürdistan’da yürütülen savaş, sömürgeci TC’nin Kürdistan’da uyguladığı, uygulayageldiği politikalar ve savaşı sınırlarının dışına taşırması, barışcıl ve demokratik gibi görünen bir seçim oyunuyla perdelendi.
Burjuvazi, Kürdüyle, Türküyle katılım gösterilen bir seçimle, erken seçim darbesini yaptı. Burjuvazinin bu başarısı, hiç kuşkusuz, PKK’nin reformist bir çizgiye doğru hızla kayışını örgütleyen tasfiyeci önderliğin politikalarının ve HEP içindeki parlamenterlik tutkularının önemli desteğiyle gerçekleşmiştir. HEP’in SHP’ye aktarılması, radikal halk muhalefetimizin devlete bağlanmasından başka bir şey değildir. Sandıklara gitmeyen bir Kürdistan halkı karşısında, sömürgeciliğin dünyaya ileteceği hiç bir meşru mesajı olamazdı.
Bu seçimlerde halkımızın takınacağı en iyi tavır, sandıklara gitmeyip, demokratik iradesini, sömürgeci düzeni kabul etmemek yönünde kullanmak olacaktı.
Bir yandan sömürgeci burjuvazinin ve PKK’nin resmi önderliğinin, öte yandan da, öteden beri Kürdistan Ulusal Kurtuluş Savaşına reformist bir müdahalede bulunmak isteyen güçlerin, birleşik cephede hareket etmesi, önemli bir atılım fırsatını yitirmemize yol açtı.
Bu seçimlerde SHP listelerinden seçime giren HEP kökenli millet vekilleri, halka bazı mesajlar sundular. Kendilerinin “Zindandaki mücadeleden doğduğunu” belirttiler. Gerillamıza selam yolladılar. Özcesi, PKK’nin direniş çizgisinin içinde veya yanında olduklarını söylediler.Seçimlere katılma yanlışlığını eleştirdikten sonra şunu belirtiyoruz: HEP kökenli parlamenterler, mitinglerde, gösterilerde halka ilettikleri mesajlara bağlı hareket etmelidirler. Bu PKK direnişçiliğinin veya halk muhalefetimizin radikalizminin ifadesi biçiminde olmalıdır.
Türkiye’deki yeni parlamenter sürece karşı takınılacak tavır, bir çok noktada ayrıştırıcı da olacaktır.Oluşan yeni parlamentonun ikili bir görevi vardır:
1- Savaşımızı ve radikal halk muhalefetimizi, askeri caydırıcılıkla, şiddetle ezmek;
2- Gerilla savaşımızı ve halk radikalizmini reformizmle tasfiye etmek.
Özcesi, bir savaş parlamentosuyla karşı karşıya bulunuyoruz. Bu durumda HEP kökenli millet vekillerinin yapması gereken nedir?
Sorun, salt Kürt kimliğiyle orada bulunmak değildir. Nurettin YILMAZ yıllardır bu işi ANAP içinde yapıyor. Türk burjuvazisi, Kürt kimliğiyle orada bulunmayı sindirir ve dahası, HEP’in SHP’ye aktarılmasıyla bunu teşvik de etti. DYP, SHP ile koalisyon yapmak istiyor ve HEP’in SHP içinde bulunmasını sorun yapmıyor.
Kısacası, HEP, SHP kanalıyla parlamentoya taşınırken, şimdi de savaş hükümetinin bir ayağı yapılmak isteniyor. HEP kendini kandırmamalı ve kendini kandırırken halkımızı da kandırmaya çalışmamalıdır. Sancı yaratmamak bizim sorunumuz değildir. Sömürgecilik halkımızı idare etmede ciddi bir sancı çekiyor ve bizim görevimiz bu sancıyı derinleştirmektir.
Sömürgecilik, yumuşak geçişten söz ediyor. Bu halkımıza karşı yürütülen savaş üzerine bir “tül” çekmek içindir. Bunun ilk adımı seçimlerle atıldı ve HEP buna ortak edildi. İkinci adım, oluşan parlamento ve oluşturulacak hükümetle atılmak isteniyor. HEP, ilk adımdaki yanlışlığından kurtulmak fırsatını yitirmemiştir, fakat, hala ilk adımda verdiği reformizm sinyallerini vermeye devam etmektedir. Oluşturulmak istenen hükümetlere şartlı “evet” demek ve benzeri demeçler vermek, bu sinyalleri vermeye devam ettiğini gösteriyor.
İlk adımın yanlışlığından sıyrılmak, miting meydanlarında gerillaya gönderilen selamlara bağlı kalmak ve halkın radikal muhalefetinin hizmetinde olmak için, bundan sonra takip edilmesi gereken yolu şu şekilde tespit etmek gerekir:
1- HEP parlamenterleri, “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” ilkesini, Kürt halkının sorununun çözümünde biricik yöntem olarak gören, sömürgeci savaşa samimi olarak karşı çıkan ve gerilla ve radikal halk muhalefetimizi haklı bir zeminde görüp, destekleyen Türk ve Kürt parlamenterlerden oluşan, parlamento içi bir “demokrasi bloku” oluşturmalıdırlar.
2- Bu blok, parlamento oturumlarına başlamadan önce, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesinin Kürdistani çözümünü içeren bir bildirge yayınlayarak, buna uygun hareket edeceğini ilan etmelidir.
3- Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesi temelinde oluşacak blok, SHP ile bağını hemen kesmeli ve uluslararası siyasi arenaya kendi mesajını ulaştırmalıdır.
4- Bu blok, mitinglerde, halk önünde içilen andlarla göreve başlamalıdır.
5- Bu blok, TC parlamentosundan çıkacak hiç bir hükümete güven oyu vermemelidir.
6- HEP parlamenterleri, Kürdistan ulusal kurtuluş savaşında patlayan silahların dili, sözü olmalıdırlar.Ayrıca, Türk halk kitlelerinin mücadelesini etkin bir şekilde desteklemeli ve bu mücadelenin omuzdaşı olmalıdırlar.
7- Bu blok, sömürgecilerin işlediği savaş suçlarını açığa çıkarmalı ve teşhir etmelidir.
8- Bu blok, bir özel savaş komisyonu olarak çalışacak olan parlamentonun, gerek Türkiye’ye ve gerekse Kürdistan’a dönük çalışmalarına, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesinden hareketle ve aktif bir muhalefetle karşı çıkmalıdır.
9- Bu blok, uluslararası parlamenter kuruluşlara, Kürdistani bir güç olarak katılmak için resmi başvurusu yapmalı ve bunun olanaklarını zorlamalıdır.
10- Bu blok, TC’nin, Kürdistan’ın diğer parçalarına dönük sınır ötesi saldırılarına ve politikalarına karşı, diğer parçalardaki halkımızın temsilcisi gibi tavır almalı ve bu temelde diğer parçalardaki halk güçlerimizle ilişki içinde olmalıdır.
Bağlı kalınması gereken ilkeler bu şekilde tespit edildikten sonra, bunun pratik uygulamasında izlenecek yol ve yöntemlerde bir zorlukla karşılaşılmayacaktır.
“Dün dündür, bugün bugündür” ilkesizliğine düşmemek için, mitinglerdeki sözleri ve coşkuyu parlamentoya taşımak gerek. Süreç, HEP’in sömürgeciliğin ” yumuşak yastığı”na mı dönüşeceğini, yoksa ulusal kurtuluş mücadelemizin hizmetine mi gireceğini gösterecektir. Biz, HEP’in, HEP kökenlilerin ikinci yolu tercih etmelerini bekliyor ve istiyoruz.
“Zindanların kapılarında doğduk” diyenlerin,bunun zor, ama bir o kadar da onurlu olduğunu, zindan pratiğimizden öğrenmiş olmaları gerekir.
PKK/VEJİN
25 Ekim 1991
ERKEN SEÇİM TERÖRÜ
Türk burjuvazisi içine düştüğü siyasi ve ekonomik istikrarsızlığa bir çözüm bulmak amacıyla erken seçim kararı almış bulunmaktadır. Türkiye’nin mevcut durumunu yakın tarihiyle kıyasladığımızda, günümüzde yaşanana benzer istikrarsız durumlarda gündeme gelen askeri darbelerin bugün de gündeme gelmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Türkiye ve benzeri ülkelerde söz konusu istikrarsızlıklara dayatılan çözümler askeri müdahaleler olmaktadır. Burjuvazi askeri bir müdahaleye yüzde yüz ihtiyaç duyduğu halde, gerek dünyanın içinden geçmekte olduğu “demokrasi” süreci ve gerekse Türk Ordusunun 12 Eylül başarısızlığı, bunlara ek olarak da Kürdistan’daki savaşın neden olduğu yıpranma, askeri müdahale seçeneğini kullanılır olmaktan çıkarmıştır. Alınan erken seçim kararı, burjuvazinin askeri müdahalelerden beklentilerine de cevap verecek bir karar olarak gündeme gelmiştir. Askeri-faşist bir misyonu yüklenmiş bulunmaktadır. Hele erken seçim kararının, bizzat iktidar partisi tarafından alınmış olması, söz konusu müdahaleye ne kadar büyük bir ihtiyaç duyulduğunu ortaya koymaktadır. Burjuva partileri, meşhur meclis koridorlarındaki sıradan tartışmalarıyla bu darbeyi maskelemek istiyorlarsa da, aslında bu hepsinin de mutabakata vardığı bir sonuçtur. Bu seçim, ANAP’ın kendi iktidarını kurtarması, ya da DYP ve SHP’nin “erken seçim istiyoruz” çığlıklarının susturulması için değil, TC’yi korumak ve kollamak için yapılacaktır.
91′in TC’sini 80′in TC’siyle kıyasladığımızda, burjuvazinin önündeki engellerin bugünkü koşullarda çok daha büyük boyutlara ulaştığını rahatlıkla tespit edebiliriz. Her şeyden önce, sömürgeci Türk burjuvazisi hiç bir dönemde Kürdistan’da bu kadar çözümsüz duruma düşmemişti. 84′de başlayan gerilla atılımımız, tüm eksikliklerine, yanlışlıklarına ve yetersizliklerine rağmen, bugüne kadar Türk Ordusunun askeri çözümlerine karşı direnebilmiş ve gerillamız Kürdistan’da fiili bir otorite durumuna yükselebilmiştir. Kürdistan tarihinde ilk defa TC’ye, özellikle de TC Ordusuna alternatif bir iktidar odağı ortaya çıkmıştır. Bu Kürdistan’daki yönetimini yüzde yüz egemenlik esasına oturtan sömürgeci T.C. için bir açmaz olmaktadır. Sömürgeci burjuvazi, askeri çözümlerle sorunu halledeceğini düşünürken, gerilla atılımımızdan bu yana, hiç de hesaplamadığı yeni bir gelişmeyle karşı karşıya kalmıştır. Gerilla karşısında başarısız kalan ordu-polis gücü, yıllar yılı baskı ve terörle sindirmiş olduğu halk kitlelerinin gözünde korkulur olmaktan çıkmış ve halkımız gerillanın varlığından almış olduğu manevi güçle, zincirlerinden boşalırcasına muhalefete geçmiştir.
Halkımızın geliştirmiş olduğu muhalefet, mevcut yasalara aykırı bir tarzda gelişmektedir. Hali hazırda Kürdistan halk kitlelerinin sivil muhalefeti, bir arayıştan çok, bir uygulama olarak gerçekleşmektedir. Söz konusu uygulama, gerillamız ve gerilla iktidarımızın sivil uygulamasıdır. Başka bir deyişle,Kürdistan halkının anti-sömürgeci düzen istemini pratiğe geçirme adımları atılmaktadır. Çekirdeğinde silahlı gerilla bulunan milyonların anti-sömürgeci muhalefeti, şu durumda, Kürdistan’ın önemli bir bölümünde, TC’nin resmiyetini aşındırmış ve meşruluğunu hemen hemen tamamen ortadan kaldırmış bulunmaktadır. Türk burjuvazisi, tarihinde ilk defa Kürdistan’ı idare edemediğini, otoritesini yitirmekte olduğunu görmektedir. Kürdistan’daki gelişmeleri biraz geriden takip etmekle birlikte, Türkiye halk kitleleri de, de, içinde bulundukları ekonomik-sosyal zorlukları aşmanın siyasi çözümlerden geçtiğini kavramaya ve mevcut sosyal kalıpları kırmak istediğini ortaya koymaya başlamıştır.
Doğu Avrupa ülkelerindekine benzer bir şekilde, tabandan gelişen kendiliğindenci kitle hareketinin iktidara alternatif siyasal güçler ortaya çıkaracağını hesaplamak hiç de falcılık olmaz. Burjuvazi, bir yanda Kürdistan’ı kaybederken, öte yanda da kendi cephesi, üstü çıplak, yalın ayak proletaryanın, hasadını toplayamayan köylünün, yakası buruşuk memurun ve milyonlarca işsizin homurtusu ve başkaldırısından oluşan karmakarışık bir görüntü arzetmektedir. Dahası, Türk sömürgeciliği Kürdistan’da uyguladığı politikalar nedeniyle artık kendi halkından da soyutlanmaktadır. Türk halkı devlete bağlılığından kurtulmaktadır. “Zonguldak-Botan Elele!” sloganı bir zorlama değildir, yaşamın halklarımıza kavratmış olduğu gerçeğin sesi olarak yükselmektedir.
Genel olarak bakıldığında, sömürgeci burjuvazi artık Türkiye ve Kürdistan’ın sosyo-ekonomik ve siyasal gerçekliğinde politika yapamaz duruma düşmüştür. Gerek istikrarsızlığın temel kaynağı olan Kürdistan halkına ve gerekse kendi cephesini içten yıkacak olan Türkiye halkına dönük politikasızlığını aşmak isteyen sömürgeci burjuvazi, her şeyden önce kendi zaaflarından kurtulmak istiyor. Bu da devlet politikasında tek sesliliği egemen kılmakla mümkündür.
Erken genel seçim, burjuvazinin devlet politikasında cuntavari bir mutabakatı sağlamak içindir. İşin özüne bakıldığında, özellikle M. Yılmaz Hükümetinin iş başına geldiği günden bu güne kadar uygulanan politikalarda, burjuva partileri arasında zaten tam bir mutabakatın sağlandığı görülmektedir. Eğer bugün burjuva partileri (DYP,SHP,DSP v.b.) muhalefet yapamaz duruma düşmüşlerse, ANAP’a muhalefet edecek alternatif politikalarının kalmamış olmasındandır. “Böyle bir mutabakat sağlandığına göre, erken seçime ne gerek vardı?” sorusu gündeme gelebilir. Gerek vardı, çünkü askeri darbe yapma şansı kalmayan burjuvazi, seçimi bu yıl yapamazsa, gelecek yıl yapma şansını da büyük bir ihtimalle elinden kaçıracaktı. Burjuva partilerinin ve özellikle de bugünkü devlet partisi ANAP’ın, halk muhalefetinin parlamentoya yansımasını engellemek için koymak zorunda kalacakları oy barajlarının özü, dizginlerinden boşanmış bir zor uygulaması ve kısmi bir ekonomik rahatlama sağlama perspektifine oturtulmuştur.
Zor uygulaması, Vedat AYDIN’ın cenazesinde olduğu gibi halka, sınır ötesi operasyonda olduğu gibi de gerillaya karşı yönelecek ve birleşik bir cephede yürütülecektir. Amaç gerillayı etkisizleştirmek ve halkı sindirmektir. Ancak bunun uzun vadeli bir çözüm olmayacağını bilen burjuvazi, daha uzun vadeli çözümler için, siyasal ve kültürel alanda bir takım politikalar geliştirmeyi ve bu politikaları, sindirme ve dağıtma yoluyla teslim almayı düşündüğü muhalefete dayatmayı önüne koymuştur. Nitekim M.Yılmaz hükümetinin kuruluş çabalarının yoğun olduğu ortamda olduğu gibi, M.Yılmaz hükümeti döneminde de, Özal-Yılmaz ikilisinin basındaki en güçlü sesleri olan M.A.Birand ve G.Cıvaoğlu, bu politikaları formüle etmek için PKK’nin resmi önderliği ile bir araya gelmişlerdi. Eğer bugün M. Yılmaz hükümeti bu kadar gözü dönmüş bir faşist katliam ve yayılma politikası uygulayabiliyorsa, bu, PKK’nin resmi önderliğinin yaklaşım zayıflıklarından ve teslimiyetçi eğilimindendir. Hedef, PKK’nin direnebilecek yapısını dağıtmak, halkı sindirmek ve önderliğin teslimiyetine meşru zemin hazırlayıp, teslim almaktır.
Gelişmelere erkenden müdahale etme amacıyla gündeme getirilen yeni erken seçim yasasına bakıldığında, bu yasayla getirilen düzenlemelerin, özellikle Kürdistan’daki halk muhalefetimizin kendisini parlamentoda ifade etmesine engel olmayı hedeflediği görülecektir. Bilindiği gibi, anti-sömürgeci halk muhalefetimiz, bir süredir, legal mücadele alanını, önemli oranda burjuvaziye kapatmış bulunmaktadır; örneğin, sömürgeci burjuva partileri, artık Kürdistan’da işlevlerini yitirmişlerdir. Sömürgeci parlamento, halkımızın geliştirdiği blok hareketi sonucu, anti-sömürgeci muhalefet tehdidiyle karşı karşıyadır. Sömürgeci yasaları çıkarmakla görevli parlamentonun, sömürgeciliğe karşı olanların söz alacağı kürsülere sahip olması, burjuvaziyi her yönüyle bağlama ve çevirme hareketinin bir parçası olacaktı.
Durum böyle olunca, erken genel seçimin mantığı daha iyi anlaşılıyor. Sömürgeci faşizm, TC’nin en temel sorunu olan Kürdistan sorununa ve Türkiye’de gelişen halk muhalefetine yönelik olarak üzerinde mutabakat sağladığı politikalara, beş yıllık bir uygulama şansı ve meşruluğu daha yakalamak isterken, sömürgeci devlet kurumlarını da halk muhalefetinin işgali altına girme tehlikesinden kurtarmayı hedefliyor. Sorun, ne ANAP’ın kendi hükümetini kurtarması, ne de SHP ve DYP’nin erken seçim isteklerine cevap vermektir. Bugünkü durumda, gerek yapılan kamuoyu yoklamaları ve gerekse siyasal gözlemcilerin işaret ettiği gibi, en olası sonuç, bu seçimden bir koalisyon hükümeti çıkacağı yönündedir. İlk gözlem ve tahminlerin bu olduğu bir ortamda, eğer tüm burjuva partileri erken seçimde anlaşıyorsa, bu, tek tek partilerin hükümet olmayı hedeflemesinden çok, devleti kurtarmaya çalıştıklarını, bunu hedeflediklerini açığa çıkarır. Bu seçimin sonunda, hangi parti veya partiler koalisyonu hükümet olursa olsun, uygulanacak politika, milli devlet politikası olarak tespit edilen M.Yılmaz politikası olacaktır. Seçim yasasıyla getirilen tedbirler de, hükümetin, bu politikada mutabakata varan üç partiye (SHP, DYP, ANAP) havale edilmesi amacını taşımaktadır. Özcesi, bu seçim, halk muhalefetinin kendini ifade etme şansını tümden yok etme hesabı üzerine kuruludur ve bu bağlamda yapılacak olan oylama da, 82 Anayasasının ve K.Evren’in cumhurbaşkanlığının onaylanması için yapılan oylama biçimine aynen uymaktadır.
Dikkat edelim, seçime katılan 9 parti vardır. Bunlar ANAP, SHP, DYP, DSP, MÇP, RP, İDP, SP ve DMP’dir. Özellikle Kürdistan’da örgütlü olan, halkımızın anti-sömürgeci muhalefetinin yarattığı ve bazı yurtsever aydın kişi ve çevrelerin içinde yer aldığı HEP’in seçimlere katılmasına müsaade edilmemiştir. Kürt sorununa ilgiyle yaklaşan SHP’nin ise Kürdistan ve Türkiye’de ciddi bir potansiyeli yoktur. Dolayısıyla SHP’nin seçime katılıp katılmaması arasında hiç bir fark bulunmamaktadır. Geriye kalan bütün partiler, Kürdistan ve Türkiye’de gelişen halk muhalefetine dönük politikalarda anlaşan sömürgeci düzen partileridir. Getirilen oy barajlarıyla bağımsız aday gösterme olanağı da tamamen ortadan kaldırılmaktadır. Bütün bunların üzerine de oy vermeyene 50 bin TL’lık para cezası verilmek istenmektedir. Yani halkımıza şu söylenmektedir: “Ya bizi seçersiniz, ya da bizi seçersiniz!”; “Aslında hiç kimseyi seçme şansınız yok!” Sömürgecilik, erken seçim terörüyle kendini halkımıza onaylatmak istiyor.
Onaylatılmak istenen nedir?
Yeni Diyarbakır katliamları ve sınır ötesi operasyonlarıdır.
Sömürgeciliğin erken seçim terörüne verilecek cevap ne olmalıdır?
Sömürgecilik seçimleri bu şekilde halkımıza dayatmıştır. Seçimlerin yapılacağının kesinleştiği ve şeklinin belirlendiği günden, bugüne kadar geçen süre içinde, demokrat, yurtsever, aydın çevrede kendini gösteren yaklaşım, gelişen halk muhalefetine denk düşen, onu kucaklayan bir yaklaşım olmaktan uzaktır ve biraz da halkın muhalefetine, taleplerine yabancılık içinde bulunmaktadır. Bu yaklaşımın mantığı şudur: Her ne kadar bu seçimler anti-demokratik bir tarzda yapılıyorsa da, her ne kadar yurtsever, demokrat çevrenin parlamentoya girişi engellenmek isteniyorsa da, biz yine bir yolunu bulup,az sayıda da olsa, parlamentoya girmeye, kapanan kapılar yerine deliklerden sızmaya çalışalım.
Belirtelim ki, söz konusu yaklaşımlar, halk muhalefetimizin gelmiş olduğu seviyenin oldukça gerisindedir ve mücadelenin gerilemesine neden olacak ve bazılarının parlamenterlik ve legalite kavgalarına hizmet edecek reformist tutum ve politikalardır. Her şeyden önce şunun iyice kavranması gerekir: halkımız ve dünya kamuoyu nezdinde yasallık ve meşruluğunu yitirmiş olan sömürgecilik, bu seçimlerle yasallık ve meşruluk kazanmak istemektedir. Getirilen seçim sistemiyle de bunun yolu garanti altına alınmış bulunmaktadır. İster bazı partilerle ittifak, isterse bazı bağımsız adaylar çıkarmak yoluyla olsun, bu seçimlere katılındı mı, seçimlerin sonucunda, devrimci-demokrat-yurtsever adaylardan parlamentoya girecek olanların sayısı, bugünkünün ancak yarısı kadar olacaktır. Yani bu seçim oyununun mağlubu peşin olarak ilan edilmiştir. Bu da halk muhalefetidir. Seçimlere bu veya şu şekilde katılalım demek, mağlup da olsak biz bu oyuna “evet” diyelim demekten başka bir anlam taşımaz.
Bu sıradan bir oyun değil, sömürgeciliğin tur atlamak istediği, yasallık kazanıp, kendini onarmak istediği bir oyundur. Halk muhalefetimizin amacı mevcut yasalardaki bazı boşluklar yakalamak değildir. Yasalardaki boşluklar, muhalefeti geliştirmede bir araç olarak ele alınabilirler. Durum böyle olunca, gelinen aşamada ve dayatılan seçim kanunu koşullarında, amaç, seçimlere ne olursa olsun, bir biçimde katılıp, burjuva yasalarının bazı boşluklarından yayarlanmak olamaz; bu, burjuvazinin bu boşlukları elimizden alıp, kendisinin doldurmak istemesini onaylamaktan başka bir şey ifade etmez. Eğer demokratik bir ortamda, demokratik koşullar içinde bir seçime gidilseydi, halk muhalefetimiz, kendini ifade etme özgürlüğünü seçimlere katılarak ve eldeki imkanları daha da güçlendirecek bir tarzda kullanabilirdi. Bu kabul edilebilirdi ve mücadelemizin gelişme seviyesine denk düşen yeni mevziler kazanma yönünde bir gelişme olurdu. Ama dayatılan bunun tamamen tersi bir durumdur. Gelişen muhalefet daha dar bir yasal çerçeve içine hapsolmaya zorlanıyor. Bu kabul edilebilir bir durum değildir. Erken seçim kanunu halk muhalefetimize karşı yöneltilmiş bir terör kanunu olarak gündeme geldiğine göre, buna en etkili şekilde karşı çıkmak ve en uygun cevabı vermek gerekiyor.Erken seçim terörü karşısında görev, muhalefeti olduğu düzeyde tutmak ya da kapsamını daraltmak değildir; daha da geliştirmek ve ileriye götürmektir. Bunun için, sömürgeci faşistlerin erken seçim terörüne reformist biçimde değil, devrimci politik yöntemlerle karşı çıkmak gerekmektedir. Dayatılan seçimlerden, sömürgeciliğin teşhiri ve iflası için yararlanmayı bir gündem maddesi olarak önümüze koymalı ve halkımız nezdinde yasallık ve meşruluğunu yitirmiş olan sömürgeciliğin bu yeni saldırısını da boşa çıkarmalıyız. Bunun da yolu, seçim adı altında dayatılan zoru reddetmek, bu oyuna katılmamak ve bu oyuna kesinkes karşı çıkmaktan geçmektedir. Gelişen halk muhalefetimize uygun düşecek en iyi cevap, bir kaç parlamenterle sıkış-sıkış parlamentoya sızmak değil, seçimlerin gerçek yüzünü açığa çıkarmak için katılma oranını olabildiğince düşürmektir.
Yüzde 40′ları aşan, yüzde 50 sınırlarına ulaşan bir boykot, bu seçim oyununu halkımızın kazanacağı, halk muhalefetimizin güçleneceği fiili bir platforma dönüştürür. Böyle bir durumda halkımız, sömürgeci seçim terörüne en etkili karşılığı vermiş olacaktır. Bu boykot, seçimin sonucu ne olursa olsun, çıkacak parlamentonun yasal temsil gücünü, halklarımız ve dünya kamuoyu önünde peşinen sıfırlayacaktır. Halk muhalefetimiz, böyle bir tavırla, kendisine yeni bir takım elbise diktirmek isteyen sömürgeci burjuvazinin kefenini biçmiş olacaktır.
Durum her yönüyle açık ve seçiktir. Bunun için diyoruz ki: tüm devrimci-demokrat partiler, örgütler, tek tek kişi ve çevreler, seçim adı altında estirilmek istenen sömürgeci faşist terörü kabul etmeme anlamına gelecek olan “sıkış-sıkış parlamentoya gir” hesaplarını bir kenara atarak, halklarımızın devrimci muhalefetini daha yüksek bir düzeyde ifade edecek olan devrimci-demokrat “RED BLOKU”nu oluşturmaya ve bu konuda tavır birliği sağlamaya çalışmalıdırlar.
Sindirme ve baskı yoluyla siyasal istikrar arayan faşist sömürgeci burjuvaziye, bu olanağı vermemenin en iyi yolu, Kürdistan ile Türkiye’nin gecekondu ve kırlarının seçime katılmamasıdır. Bunu bir çevirme taktiği olarak ele almalı ve uygulamalıyız.
PKK-VEJİN_diyor_ki: Sandık başına gitmeyelim! 20 Ekim Pazar günü halkımız sokağa çıkmasın!
KAHROLSUN ERKEN SEÇİM TERÖRÜ!
KAHROLSUN SÖMÜRGECİ FAŞİZM!
YAŞASIN YÜKSELEN HALK MUHALEFETİMİZ!
YAŞASIN KÜRDİSTAN!
PKK/VEJİN
1 Eylül 1991
http://vejin.wordpress.com/yazilar/
Re: MEHMET CAHIT SENER ve MUCADELESI
dersim -Şener, Enver, Semir ve PKK Üstüne_M.Şerif Şener-Newroz.com
Şener, Enver, Semir ve PKK Üstüne
Pazartesi, 10 Ağustos 2009 15:34
Newroz Com'un M.Şerif Şener'le, Kürtler, Şener Ailesi ve PKK Hakkında yaptığı uzun söyleşiyi olduğu gibi aktarıyoruz:
http://turkce.kurdistan-aktuel.org/images/stories/mayis09/mehmet_Sener_arsiv_0002.jpg
Newroz Com Çalışanları : Merhaba Şerif!
M. Şerif ŞENER : Merhabalar
Newroz Com Çalışanları : Biz sizi tanıyoruz. Okuyuculara kendinizi tanıtır mısınız? Kimdir Mehmet Şerif Şener? Yaşamını başlıklar biçiminde kısaca anlatsan diyoruz. Ne dersin?
M. Şerif ŞENER : Ben, Batman Gresiran köyünün varlıklı bir ailesinden gelen, ev kadını bir annenin ve demiryolunda hem çalışan hem de sendika temsilciliği yapmış, Diyarbakır yöresinden gelen yoksul bir babanın çocuğu olarak, Şubat 1964 Tarihinde Batman`ın Grêsiran Köyünde doğdum. İlk ve Orta öğrenimimi Batman`da yaptım, Lisenin 1. Sınıfındayken, politik faaliyetlerimden dolayı 1979 Yıllında aranır duruma düştüm. 1980’nin Kasım ayında Mahsum Korkmaz tarafından Suriye-Bekaâ vadisine siyasi ve askeri eğitim almak için gönderildim. ilk eğitimimi Şam´ın dışında Suriye´nin paravan "Filistin" örgütü olan El Saika kampında gördüm. 1981 Yıllın Temmuz ayında Lübnan´ın Bekaâ Vadisine geçtik. O sıralar, sürmekte olan PKK´nin 1.Konferansının son oturumlarına da katıldım. Bu toplantıdan sonra sırasıyla Beyrut, Nebatiye, Zahle, Sayda, Demur gibi Lübnan şehirlerinde, gönüllü olmazsa da, Filistin’lilerle beraber savaş cephesinde bulundum. 2 Haziran 1982 tarihinde İsrail -Filistin savaşı vesilesiyle Suriye´ye geri çekilmek zorunda kaldım/kaldık. Sırasıyla Derbesiye, Kamislo, Derik ve Hesekî gibi Güney-Batı Kürdistan şehirlerinde örgüt faaliyetlerinde bulundum. Suriye´nin yer yer gözdağı verme gösterilerine maruz kalarak, 1983 Yıllında Hesekî de tutuklanıp, Şam´a sürüldüm. Akabinde, Abdullah Öcalan tarafından ikinci kez Lübnan`a geri gönderildim. Bu durum, 1982 Tarihinden beri örgütten ayrılma niyetimi daha da pekiştirdi. 20 Haziran 1984 tarihinde Apo'nun emri ile PKK tarafından katledilen, Enver Ata arkadaşın cinayetine karşı, açık tavrımı üç gün sonra koyup, Örgüt saflarından kaçtım. 1984 Temmuz ayından bu yana İsveç`te yaşamaktayım. Lise öğrenimimi çeşitli meslek dallarında İsveç’te yaptım. 1988 Yıllından beri İsveç vatandaşı, 1998´den bu yana da İsveç PEN üyesiyim. Evli ve iki çocuk babasıyım.
Newroz Com Çalışanları : Şener ailesini biraz açsan diyoruz.
http://turkce.kurdistan-aktuel.org/images/stories/temmuz09/mehmet_Sener_arsiv.jpg
M.Şerif Şener: Siyasal eğilim bağlamında ele alırsam. Bildiğim ve gördüğüm kadar babam Sayın M. Mustefa berzani sempatisini taşıyan Raman aşiret lideri olan Şükrü Ramanlı(Demirer)le ilişki ve arkadaşlığı çerçevesinde, 1960 evveli ve sonraları KDP'ye maddi ve manevi hizmet eden milis, yurtsever duyguları taşıyan, isimsiz kendi hallinde bir insandı. Ben, bu durumu, 1970'li yıllarda 12 Mart askeri darbesinin gelmesiyle mahallemizde yapılan operasyon kapsamında kimi evlerin aranması ve bu evler arasında evimizin de bulunmasından ve ayrıyeten aranma yapılmadan önce, Babam ve Annem’in sakladıkları silahın yanında, kimi resimler; bu resimler arasında daha sonraları Kürt siyasi hareketinde adını sık sık duyacağım, büyük önder M.Mıstefa Berzani'nin resminin de bulunmasından, çıkarıyorum. Bir de, artı kabilinde; babamın daha sonra, Şener Ağabeyimin Komünist düşüncelere olan eğiliminden dolayı, Şener’e yönelttiği sert eleştirilerden, konuşmalarından ve nasihatlarından çıkarıyorum. 1976 yılında Mersin ilk öğretmen okulunda Şener abimin faşistlerce feci şekilde dövülüp yaralanması ve okuldan sürülmesiyle birlikte, aile içine taşıdığı yeni düşünce ve anlayışlarla birlikte ailemiz, artık yavaş yavaş bölgemizde gelişen devrimci yurtsever gençlerin adeta bir karargahı durumuna geldi desem abartmamış olacağım. Her ne kadar bu durum babamın ağır tepkisine maruz kaldıysa da, Annemin Şener, Mahsum ve Mazlum’lardan yana tavır koymasıyla, ailemiz o zaman kendilerine Kürdistan Devrimcileri diyen gençlerin adeta ocağı oldu. Bu fedakarlığın tarihine, dili lal olmayan, gözü kör olmayan herkes hapishanelerde, hapishane önlerinde ve mücadelenin bir çok alanında tanıktır. Sonuç olarak şunu söyleyeyim: yöremizde her ne kadar dinsel tutuculuk olmasına rağmen, aile bünyemizde bu tutuculuğun en basit emaresine bile tanık değilim.
Babamın aile içinde hissettirdiği otoritesiyle sadece aşiret ilişkilerinden uzak bir profil çizmiyorduk, aynı zamanda, dini cemaatlerden de uzak bir yaşam tarzımız vardı. Babamın kendine özgü bir yaratan ve ‘’dini’’ felsefesi vardı: O, her zaman, Annemin aile içinde hissettirdiği yerel inançlı otoritesine karşı ‘’Benim kutsanacak bir dergahım varsa O da benim kapımdır. Kapıma düşenleri doyuruyorsam, senin benden istediğin, O kutsal hacından çok daha kutsaldır. Kutsal bildiğin, yüz binlerin secde ettiği ve taşlayarak recm ettiği yerde kim bilir ne evliya yatıyor, sen bana bunun böyle olmadığının garantisini verir misin?’’ Öyle, bir aile felsefesinin dergahında gözümüzü dünyaya açıp, yaşama anlam verdik. Günah mı ettik henüz bilinmiyor, tarih bütün acılarına rağmen bir bilmecedir önümüzde duruyor. Ve biz; acıların maratonunda, tarihi tırnaklarımızla ve kanlarımızla zorluyoruz, insanlık yolunda doğru yoldayız, ailece Avrupa’da yaşamaktayız, bütün puştluğu, ihaneti, acıları, vefasızlığı, unutup, her şeye bir nokta koyabilirdik, hayata yeniden başlayabilir, kendimizi yeni yaşam faktörlerinde avutabilirdik. Ama, dostta bilsin, düşmanda; biz, K Ü R D İ S T A N gibi aziz ve soylu insanlık medeniyetinin topraklarının insanları olarak; bu aziz toprağın minerallerinde yoğrulan insanların, halkların, zincire vurulan özgürlüğü ve insanlığı, köle zincirlerinden kurtulmadıkça, uzun erimde insanlığın ve özgürlüğün yolunda, sırtındaki bir handikap olarak her zaman duracaktır, inancı taşıyor, onun için bu insanlık ve özgürlük yolunda fedakarlığı sürdürüyoruz. Aile olarak, kaybımız bugüne kadar dörttür, dörtten fazla kayıp veren ailelerin acılarıyla kıyasladığımızda, acılarımızı unutup, Annemizin aşıladığı fedakarlığı göstermeye hevesleniyoruz. Bu kutsal bildiğimiz Kürt Aile geleneğini sürdürmeye, hormonsal olarak mahkum edilmişiz, desem abartma olmayacaktır. Bu da soyluluğumuzun lüksüdür!
Newroz Com Çalışanları : Babanız, Şener’in faaliyetlerine neden karşıydı?
http://turkce.kurdistan-aktuel.org/images/stories/temmuz09/salihe.jpg
M.Şerif Şener: Babam komünist fikirlere karşıydı. Benimsemezdi. Onun dünya felsefesi bam başka bir perspektif çizerdi. Ama, bu perspektif içinde Kürtlüğün yiğitliği, mertliği, erdemliliği, dürüstlüğü, adaletliliği, kaygısı ve soyluluğu her zaman belirgindi.
Newroz Com Çalışanları : Anneniz kamuoyu nezdinde tanıdık biri. Direnişçi Kürd kadınının yüzakı. Bir de çocuğu olarak senden dinlemek istiyoruz. Kimdir Saliha Şener?
M.Şerif Şener: Çocukluğumda anımsadığım Saliha Ana; çocuklarına yüksek bir sevgi veren, şefkatle koruyan bir anne olduğunun tanığıyım. Çok çocuklu bir ailenin, tabiatta vücut bulmasına sunduğu tanrıça özelliği, her ne kadar sevgi adaletinde, eşitliğe dört dörtlük tekabül etmiyorsa da, buna rağmen yüksek sevgi yoğunluğunu, hiç bir çocuğundan esirgemiyordu. Ama, onun sevgisinin Everest’inde Şener Abim, tahtını kurmuştu. Bütün samimiyetimle söyleyeyim, biz diğer aile üyeleriyle karşılaştırıldığında, O bunu fazlasıyla hak etmişti. Çünkü, aile içinde Annemle olgun ve bilinçli ilişki içinde olan, bir tek Şener’di. Biz diğer aile üyeleri çocuksal takıntılarımızla, annemize olumsuz yönden fazlasıyla yük oluyorduk. Ama, Şener’de bunun emaresi bile yoktu diyebilirim. Saliha Anayla yaşadığım zaman zarfında ben de bıraktığı kişisel özelliğini en yalın ifadeyle şöyle diyebilirim, çocuklarıyla, toplum arasında ki bir köprüydü. Toplumla olan ilişkilerimizde, haklarımızı nasıl korumanın ve bunların ihlalleri durumunda nasıl davranış göstereceğimizin, direnişçi motifleri aşılayan akıl dayanağıydı. Haksızlığa boyun eğmemeyi, eşitsizliğe geçit vermemeyi, bu haklar uğruna gerekiyorsa, adam gibi ölmeyi de göğüslemeli diye bir aile terbiyesini aşılayan bir dayanaktı. En basitinden söyleyeyim bize toplumsal bir varlık olduğumuzu hissettiren, toplumla ilişkilerimizin doğal ve zorunlu olduğunu gösteren, hatta bu ilişkileri çoğaltmak için teşvik eder bir durumu vardı. Bir çocukla oynamaya gönderdiğinde ‘’… kendinize güzel güzel oynayın, birbirinize haksızlık yapmayın, tehlikelere dikkatli olun..’’ tavsiyesi bilincimin altında en belirgin aklıma gelen sözleridir. İstisnasız onun bu sözü, evden her çıktığımızda söylediği tavsiyeler olurdu. Üstünde yaşadığımız coğrafyanın, vahşi tabiat kanunlarını bilen, aşireti olmadan, insanların hayatta tutunmasının dayanaklarının da olmayacağını benimsemiş, bir aşiret kadınıydı. O zamanlar bütün dünyası kendi aşiretiydi. Bizi de bu aşiret içinde kendimizi ifade etmemiz için teşvik ederdi. Bu anlamda, kendini çevreleyen insan topluluklarıyla bütünleştirerek, kendini değil, toplumsal bir histeriyi yaşardı. O’nu babamızdan ayıran ayrıcalıklı en temel yanı buydu. Bundan olacak babamla fazla uyuşmuyorlardı. Babamın yaşam felsefesinde ise tam tersi bir durum mevcuttu. Topluma, insana kuşkuyla bakardı. Bireyler, insanlarla üretim ilişkileri dışında, başka tür farklı ilişkilere geçmeden de mutlu olabileceğini, yaşamı yalnızlıkta, daha da anlamlılaştırıla bileceğini her zaman öğütleyen bir özelliği vardı. İnsanlarla ilişki içine girmenin zorunlu olmadıkça geliştirilmemesinin daha iyi olabileceğini, bir çocukla oynayıp, küfür, kötü huy öğrenmektense, bir yere çırak olarak yerleşip, bir mesleği öğrenmenin daha yararlı olduğunu aşılıyordu. Yalnız olunsa bile okuyup bir meslekle uğraşmanın vereceği yaşam düzeyi ve bundan doğan mutluluk, yüzlerce aşiret ferdinin, bireye vereceği övgüden, yargıdan daha soylu olduğunu, annemle her tartışmasında iddia eder dururdu. Bundan dolayı bazı özel hallerin dışında, elden geldiği kadar annemin akraba ilişkilerinden uzak dururdu. Onun bu özelliği yalnız bu ilişkilerde görünmüyordu; arkadaş çevresinde de aynı özel prensiplerini takınırdı. Daha çok çocuklarıyla dolaşmanın zevkini çıkarırdı. Onun bu tür özellikleri belki de köken olarak Şengal coğrafyasından geldiğine, buralarda secde edilen felsefe anlayışına bağlana bilir. Artı kabilinde burada bir şey eklesem, hani babama haksızlık yapmayayım diye; aslında babam da çok geniş bir aşiretin mensubudur. Türk yazar Faik Bulut, Orta-doğunun solan renkleri adlı yapıtında, bu aşiretin yaşadığı baskı ve katliam trajedisine, bir nebzede olsa ışık tutuyor, araştırmalarıyla; 1914-19'lı yıllarında Osmanlı imparatorluğunun çöküş dönemi ve TC'nin kuruluş yıllarında geniş bir akraba topluluğuyla şengal coğrafyasında yapılan katliamdan kaçıp, özellikle Diyarbakır yörelerine göç etmişler. Bu aşiretin yaşadığı dram, bir başka yazı konusudur. Bir de Saliha Şener’in siyasal bir kimlik özelliği vardır.
Newroz Com Çalışanları: Birde sizden ağabeyini anlatmanızı rica ediyoruz. Kimdir Mehmet Cahit Şener?
http://turkce.kurdistan-aktuel.org/images/stories/temmuz09/mehmet_Sener_arsiv_0006.jpg
M. Şerif ŞENER : Gönül isterdi ki bu sorularınıza soy ismi Şener olmayan bir insanımız cevap verseydi. Çünkü, ben ne desem, soyisim bağlantısıyla, abisi olduğundan dolayı kavramlar içine alınarak, bu insanımızın tarihsel rolü küçümsenecek, oysa bu insanımızın misyonu, son 40 yıllık Kuzey Kürdistan direniş tarihi açısından önemli bir noktaya tekabül eder. Her ne kadar Şener’le aynı bir Anne ve Babanın çocukları olarak dünyaya gelmiş olsak bile, aramızda ideolojik ve siyasal olarak çok derinsel farklılıklarımız vardı. Bunu önce belirtmeliyim. O, Marksizm ve Leninizm‘e kendini adayan ve inanan bir dava adamıydı. Son nefesine kadar, bu çizginin savunuculuğunu yapan bir militandı. Kürdistan gibi geri bir ülkede bu eğilimlerin öncüsü olan bir dava adamıydı. Her ne kadar O’nun bu özelliklerini algılamayıp, bireylerin kendisine özgü gelişmişlik seviyesiyle değerlendiren ‘’yol arkadaşları’’, farklı yorumlar yapmış olsa bile, bu; Şener’in gerçek özelliklerini yansıtıyor anlamına algılanmamalı, bu, o bireylerin kendini ve kendi dünya felsefelerini konuştuğuna bağlanmalıdır. Şener’in hayat felsefesi ve pratiği gerek kaleme aldığı yazılarıyla ve gerekse sergilediği pratiğiyle ortadadır. Tarih, O’nu ne iki üç gevezenin satır aralarında anacaktır, ne de İmralı ve Avrupa’da yuvalanıp eski yol arkadaşlarının laf kalabalığında yansıtacaktır. Tarih onu yazılarıyla ve ülke düzleminde sergilediği mücadelesiyle anacaktır. O’nun ve O’nun gibi tarihsel kişilikleri inkar eden şer güçleri, tarih elbette ki, yaşanan gerçekleriyle utandıracaktır. Ben onun inandığı davanın doğru olup olmadığını tartışmıyorum. Ama, O davasına bağlı ve davasının kendisinden beklediği militan kişiliği uygulayan bir insandı, o nedenle O’na ve O’nun gibi toprağa düşen bütün inançlı ve dava adamlarına saygılarımı arz ederim.
Newroz Com Çalışanları : Kamuoyu Şaliha Şener’i, Rahime Şahin’i ve Sakine Arat’ı Diyarbakır cezaevi direnişinin, dış cephesindeki direnişçileri olarak tanır. Bu anaların ilişkisi hakkında bize söyleyeceklerin var mı?
http://turkce.kurdistan-aktuel.org/images/stories/temmuz09/img002.jpg
M. Şerif ŞENER : Bu anaları ben de en az sizin gibi mücadele içinde tanıdım, okudum ve en önemlisi de yaşanan tarihle gördüm. Bu analardan biri olan Saliha Anayla, biyolojik ilişkilerimden dolayı, bir de yaşamıma büyük emeği geçen ve de yaşama dönük ilk aşkım olduğundan, onları; onlarda olan değişimi ve dönüşümü bizzat onların dilinden dinlemişliğim, onların tarihine yakın tanıklığımın bir ayrıcalığı olarak sayılabilinir. Gözlemlerime göre; 12 Eylül’ün sömürgeci faşist askeri koşullarında ilk sivil toplum iradesini, toplumun ve bunun bir parçası olan erkeklerin iki yüzlülüğüne karşı yiğitçe gösteren, Kürt kadınının ilerici özgür insiyatifinin, ilk modern temsilcileriydiler. Bu yiğit analar insanların vefasızlıklarıyla göreceli olarak her ne kadar unutturulmaya çalışılsa bile ve bu anaların cefalarıyla yaratılan tarihi mirasa, sahte temsilciler her ne kadar konup direniş mirasının sefasını yaşıyor olsa bile, yaşanan objektif tarih; er geç namuslu aydınların kaleminde, tarihe aktarılacaktır. Bütün bunlara rağmen bu anaların mücadele ilişkisinin en güzel yanı; oğulları farklı düşüncelerde olsa bile, insanlığın ortak duygusunun özlemine, insani prensiplerde mutabık olunabileceğinin dayanışmasını, mücadele pratikleriyle miras bıraktıklarıdır. Bu analar sadece siyasal tarihe değil bir de en önemlisi kültür tarihine de damgalarını vurmalarıdır. Dağların dili bu anaların destanıdır. Dolayısıyla, geride bıraktığımız yüz yılımızın son direniş tarihinin en önemli dayanaklarını unutmak, görmemesizlikten gelmek erdemsizliğin göstergesidir, onursuzluğun daniskasıdır.
Newroz Com Çalışanları : Daha çocuk yaşlarda PKK saflarında mücadele ettiniz. Bekaa'ya kadar gittiniz. Bu süreci anlatır mısınız?
M. Şerif ŞENER : Benim PKK saflarında yer almam kesinlikle bilinçli bir seçim değildi. Ailemin de böyle bir durumu var. Şener abimin bende olduğu kadar, diğer aile fertleri üzerinde de yarattığı saygınlığından dolayı, onun PKK seçimine ortak olduk. Birey olarak Bekaa Vadisine çıkmayıncaya kadar benim kafamdaki PKK kavramı Şener, Mazlum, Mahsum, Enver gibi arkadaşların söylemlerinde ve pratiklerinde ortaya attıkları ideallerdi. Daha sonra her ne kadar içinde ideolojik bir yanılgı taşıdığını görsek bile, o dönemin şartları ve koşulları içinde bizim çocuksu ve sıcak kanlı istemlerimize bir kimlik paradigması sunuyordu, bu idealler. Bu ideallerimizin pratiği farklı bölgelerde farklı parametreler içerdiğini, ancak biz yurtdışına çıktıktan sonra görebildik. O zamana kadar bütün dünyamız bölge pratiğinde yüzleştiğimiz reel gerçeklerdi. Batman bölge pratiği konusunda bütün samimiyetimle şunu söyleyebilirim ve sözümün arkasında da durmaktayım, bölge pratiğimizde birkaç münferit olayların dışında, insanlığımızı bize utandırtacak hiçbir pratiğe tanık olunmadığı, yaşanmadığı, ister PKK geleneğinden olsun ister farklı hareketlerin geleneğinden olsun, bir tek Allahın kulu çıkıp ta, bize insanlık dışı bir suç unsurunu gösteremez. Ama, bu PKK’nin genel pratiğindeki muammayı kurtarmıyor. Farklı bölgelerdeki vahim durumlar, genel pratiği, karşı devrimcilik noktalarında, sorgulatır nitelikteydi. Yurtdışı süreci, karşımızda bambaşka bir örgüt pratiği ve mantığıyla yüzleşmemizi getirtti. Özellikle Mardin-Hilvan-Siverek pratiği konusunda tüyler ürpertici olayların yaşandığını işittik, duyduk. Bunun yanı sıra birbirine güvenen arkadaşların gizliden birbirine fısıldadığı iç infazlardan da haberdar olduk. Bu pratiği uygulayanlar, PKK Birinci konferansında kalkıp anlatırlardı. En korkunç olanı, Mardin genelinde PKK ve KUK hareketinin birbirine karşı tezgahladığı cinayetlerin yöntemleri üzerine konuşulanlardı. Diri diri birbirlerini gömmeleri, canlı olarak birbirinin gözlerinin içine yakılmış naylon akıtılarak, infaz etme yöntemi, birbirinden yakaladıkları insanları akla gelmeyecek işkencelerle öldürmeleri, bunun gibi bir sürü insanlık dışı hadise ama, kimse bu pratiği hayata uygulatan çizgiyi ve çizgi sorumlusunu sorgulamıyordu. Ne şimdi, PKK içinde bulunan ne de sonraları muhalif düşenler. Bu olaylarda günah keçisi bireyler gösteriliyordu. Hatta, konferansta böyle bir saçmalıkta çıkmıştı. ‘’…Hepimiz idamlığız, ama; Kürdistan devriminin bize ihtiyacı var.’’ Çocuk olmama rağmen içsel olarak asla bu anlayışı sindirmedim; Ne demek idamlığız! Doğru dürüst bir siyasal hareketsen kurumlarını oluştur. Gerçek anlamda siyasal bir parti iradesini çıkar. Bir olay değil, iki olay değil, bu alanlarda top yekun izlenen mücadele pratiği! Bu durumu kabullenmeyen bir sürü arkadaş vardı. ‘’Ortak olmadığım pratiğe ben niçin o pratiğin sorumluluğunu taşıyayım? ’’ türünden içsel tepkilerini dile getiriyorlardı. Hatta fısıltıyla Öcalan ima edilerek, küfür edenlere bile tanık oldum. Seyfettin Zoğurlu, Mehmet Sevgat , Şahin Klavuz ve şu an isimlerini anımsamadığım bir sürü arkadaşın hoşnutsuzluğuna tanık oldum. Oysa, çizgi ve çizgiyi uygulatan ‘’parti önderliği’’ydi. Asıl sorumlu oydu. Bunu daha sonraki Öcalan’ın çalışma yöntemlerinde idrak ettim. Şunu bütün samimiyetimle söyleyeyim, örgüt içinde birey olayı hikaye. Merkez komitesi diye övünenler, Öcalan'ın örgüt hiyerarşisinde sadece talimatları uygulayan birer kütükten öteye, hiçbir misyonları yoktu. Hatta bazen ‘’Seni Merkez komitesine düşünüyorum’’ diye övdüğü kişiyi uğurladıktan sonra, her tür hakareti yapar, alay ettiğine tanık olduğum olmuştur. Konferansta ortaya çıkan suçları, insanların dikkatine sunarım Ergenekon Davası nedeniyle ortaya çıkan belgelerde ve cinayet yöntemlerinde izlenen metotlarla tam benzerlik oluşturan metotlardı. Bunların tesadüf olduğuna inanmıyorum. Kendini yurtsever devrimci zeminde gören hiçbir hareket, bu tür insanlık dışı yöntemleri birbirine karşı kullanmaz. İnsanları ve toplumu ürperten bu tür yöntemler ancak, insanlıktan nasibini almamış faşizan örgütlerin yöntemi olabilirdi. Bu tür çirkefliklere bir de PKK-Hizbullah pratiğinde tanığız. Gerçi Hizbi kontra’nın faşizan konumu kamuoyunca biliniyor. Bugün Ergenekon Davasından yargılanan birden fazla Ergenekon sanığı o zaman Mardin bölgesinde binbaşı, yüzbaşı, albay rütbeleriyle görev başında; Veli Küçük, Levent Ersöz, Atilla Uğur, Cemal Temizöz, Cem Ersever vb. Faili meçhul cinayetlerde izlenen pratik, o zaman sözüm ona devrimci yurtsever örgütün yöntemleriyle uygulanıyor. Bu garipliğin usulünü, kim, kamuoyunu ikna ederek, mantıken açıklayabilir? Özellikle bu alanlardaki pratiğe Öcalan’ın direktifleriyle yapılan müdahaleler yol açmıştı. Bunu bugün aramızda olmayan hakkın rahmetine kavuşan bir çok arkadaş konuşuyordu.
Newroz Com Çalışanları : Sonra koptunuz. Ne zaman ve neden? Kısaca anlatır mısınız?
M. Şerif ŞENER : 1980-84 Yurtdışı pratiğinin bende yarattığı örgütten ayrılık niyetimi önce Mahsum Arkadaş’a danıştıktan sonra uygulayacaktım. Bunun için içsel olarak kendime karar vermiştim. Ülkeye giriş yapmalıydım, bu isteğimi Cemil Bayık’a ricalarla kabul ettirmiştim. 1983’de Ülkeye iki kere giriş yaparken, her iki seferinde de pusuya düştük. İkincisinde çok ağır kayıp verdik, iki şehit ve beş yaralımız vardı. Ve çatışmanın içinde ben, Suruçlu Şişko Haci (İbrahim Duymaz) ve şu an adını anımsamadığım Bingöl’ü bir arkadaş (çok sonraları bu arkadaşın örgüt içi infazlarda şehit edildiğini işittim) ihanete uğrayıp, çatışmanın ortasında yapayalnız bırakılarak terk edilmiştik. Uzun bir çatışmadan sonra kurtulmamız bir mucize oldu. Bu mucize, o zamanlar yurtsever bir kaçakçı olan Abdurrahman Motor arkadaşın vicdanlı iradesiyle gelişti. Kendisi roket atarla karşı saldırı gerçekleşleştirdi. Ölümden kıl payı kurtulmuştuk, bunun hesabını örgütle tartışmak gerekiyordu. Ben bunu yaptım. Benim bu durumum beni örgütten ayırma noktasına getirtti. Ama, fiilen halen onlarlaydım. Yahut onlarla iradem dışında eşlik etmek zorunda bırakılmıştım. Zaman zaman çok kötü uygulamalara maruz bırakıldım. Bu durum 1984 Haziran ayına kadar sürdü.
Newroz Com Çalışanları: Tutuklandınız mı?
M.Şerif Şener: Tutuklandığım, bana dayak attırılan günlerimde oldu bu zaman zarfında. Ama, buna rağmen aptalca bir paradoksu yaşıyorduk, arkamızda ‘’kaçtı’’ dedirtmeyecektik. Yaşadıklarımızı ve gördüklerimizi Mahsum’la konuşmaya isteğim her zaman belirgindi. Onun için katlanıyordum, Öcalan’ın bana dönük sinsi uygulamalarına. Ama, 1984Haziran ayında beklenmedik bir durum çıktı. Ev işleriyle ilgili nöbetin, bende olduğu bir gündü. Ben mutfakta tabaklarımı yıkarken Öcalan’da iki metre arkamda durup benimle Enver Ata’yı konuştu. Önce çok sinsi sinsi Enver Ata’dan yakınarak sitem etmeye başladı. Sonra, ‘’Enver’in, işkence görmediğini…’’ söylemeye yeltendi. Bu söylenenleri, İsveç’teki arkadaşların şahitliğiyle desteklemeye çalıştı. Sonra, arkasında Parti’nin Enver’e yapacağı bir saldırı karşısında, Batman’lıların etkilenip etkilenmeyeceğini sordu. İlk etkileneceklerin arasında kendim olacağımı, kendisine aktardım. Bu konuda aramızda kendisinin hiçte hesaplamadığı bir tartışma çıkmıştı. O’nunla kaldığım bu süre sarfında kendisinde gördüğüm bu bedbaht tavırlarına ilk kez tanık olmuyordum. Ve ilk kez aramızda tartışma çıkmıyordu. Zira, her seferinde Öcalan ‘’bu ev sana-bana dar geliyor. Hazırlan sen İran’a gidiyorsun..’’ diye uyarılar yapıyordu. Durum çok kritikti, bu olayı ertesi gün Enver ve Semir’e, İsveç’teki aile bireyime telefon açarak, kendilerine aktardım. Bu konu da kendilerine dikkatli olmalarını, kendimin de ayrılacağımı ileterek, kendilerinin bana yardımcı olmalarını istedim. İkinci telefon görüşmemde bana Şam’daki Dev-Yol’cuların adresini aktarmıştılar. Ne yazık ki, verilen adrese gidince Dev-Yol’cuların birkaç gün önce taşındıklarını öğrendim. Üçüncü, telefon konuşmamda yeni bir irtibat adresini bir iki gün içinde bana aktaracaklarını söylemiştiler. Son yaptığım telefon konuşmasında Enver’in şahadet haberini aldım. Öcalan ve ekibi bu haberi gece Almanya’dan gelen telefonla öğrendiler. Üstelik yanlış bir bilgiyle öğrenmiştiler. Vurulanın Enver Ata değil, Ali Dursun olduğunu öğrenmiştiler. Ertesi gün Şam’da bulunan iki Batman’lı arkadaşla tavır koyma konusunda fikirlerini almak istedim, bunlar Necla Çelik (Cahide) ve şu an soy ismini anımsamadığım Ahmet diye bir arkadaştı. Onlardan olumsuz cevap aldım. Necla Çelik’le duygusal ilişkilerimde vardı. Onun olumsuz tavrına karşı hem ona hem de PKK’ye son noktamı ve açık tavrımı koyarak o gün örgüt saflarından kaçtım. Kürt çevrelerinin uğradığı Şam’ın merkezinde bir çayhane vardı. Bana birilerin yardım edeceği düşüncesiyle ilkin oraya gittim. Bir grup Ala Rizgari’ci ve Rizgari hareketine mensup insanla karşılaştım. Benim kim olduğumu bilmediklerinden dolayı bana yardımcı olmakta biraz kaygılı davrandılar. Sonra, Rizgarici olan Nusaybin’li M.Ali Arkadaş, benim de kendilerinin de tanıdığı İbrahim Güçlü Ağabeyimin yanına beni götürdüler. Sonra, ağırlıkta bu insanların yardımları sayesinde, Kurtuluş ve TKP(B)’nin de katkılarıyla yurt dışına, İsveç’e geldim. Tabii Öcalan’cılar arkamda bir sürü dedikodu geliştirdi. Benim şahsımda aslında Şener abim ve Ailemizin saygınlığını toplum ve örgüt içinde kırmak için ellerinden ne geldiyse yaptılar. Öcalan’a suikast yapmaktan tutun, CİA ajanlığına, evli kadınlarla duygusal ilişkilerden tutun, örgütü tasfiye bağlamında pravaksiyonlara kadar bedbahtlıklarını esirgemediler. Ayrılan her arkadaş hakkında yaptıkları bayatlaşmış yöntemleri bana karşı da çok şuursuzca kullandılar.
Newroz Com Çalışanları : Kopuşunuz Şener ailesi içinde nasıl karşılandı?
M. Şerif ŞENER : Doğal olarak aile içinde de bir ayrışma yaşadık. Çünkü, yaşadıklarımızı ve gördüklerimizi cezaevinde bulunan Şener’e aktarmak mümkün değildi o koşullarda. Kaldı ki, onlar bizi, onların yaşadığı koşullarda algılamaları imkansızdı. Olaylar algılanacak düzeyde değildi. Yaşanmadan algılanamazdı. Bu vesileyle doğal olarak ailenin bazı üyeleri Şener’le hareket etti, bazı üyeleri benimle hareket etti. Bu trajedi bir röportaj değil bir roman konusudur.
http://turkce.kurdistan-aktuel.org/images/stories/temmuz09/mehmet_Sener_arsiv_00671.jpg
Newroz Com Çalışanları : Kopuştan sonra size yönelik herhangi bir tehdit veya yönelim oldu mu?
M. Şerif ŞENER : Elbette ki oldu. İsveç’e geldiğim ilk gece Öcalan, buradaki (İsveç) sorumlularının aracılığıyla tehditkar uyarılarını aktarmıştı. Öcalan bununla yetinmedi, çok kısa bir zaman sonra, 1984 sonbaharında PKK’den ayrılma görüntüsünü kendine veren Cüzzo, A.O isimli Batman’lı bir hemşehrimin yoluyla, biz muhalifleri bir evde toplayarak toplu katliam için planları devreye girdi. Daha sonra daha kapsamlı bir pravaksiyonla 1987’de yine ‘’Örgütten ayrıldım bana yardımcı olabilir misin...’’, yaklaşımlarıyla Baki Karer’e, Cemile Merkit’e, Ali Dursun’a, İbrahim Aydın’a ve bana karşı, Ali Çetiner (Cafer)’in yoluyla kurulmak istenen bir kumpası tezgahlamak istediler. Bu dönemde Avrupa Merkezinde yer alan Kürdistan Aktüel ve Newroz Com yazarlarından Salih Aras Arkadaş, olayın iç yüzünü ayrıntılarıyla yazdı.
Newroz Com Çalışanları : Sonra Ağabeyiniz Mehmet Cahit Şener'de PKK'den koptu. Kopuştan sonra kendisiyle görüştünüz mü? Onunla birlikte siyasi olarak hareket ettiniz mi?
M. Şerif ŞENER : Evet. Onunla on bir yıl sonra, ancak; kendisinin ayrılığından sonra görüşebildik. Abi-kardeş ilişkileri çerçevesinde kendilerine yardımcı olmak için Suriye ve sırasıyla Güney Batı ve Güney Kürdistan’a gittim. Ama, aramızda ideolojik ve siyasal konularda önemli oranda ayrılıklarımız olduğundan, onlarla hiçbir zaman ortak hareket etmedim, etmesine ama; o gerek hayatta olduğu zaman gerekse de, şahadetinden sonra da, arkadaşlarına, bireysel olarak ellimden gelen yardımları esirgemedim, bütün olanaklarımı ve olanaklarımızı gerek maddi ve gerekse manevi olarak sundum/sunduk. Ne var ki; bu desteğim bir kardeş bir arkadaş bağlamındaydı. Çünkü; benim onlar gibi Kürdistan silahlı devrim sorunlarıyla ilgilenecek düşüncem yoktu. Üstelik, ömrümün yarısından fazlasını ikinci ülkem İsveç’te geçtiğinden, onların yanıp tutuştuğu silahlı devrim sorunları, ben; 1982’de terk etmiştim. Benim dünya felsefem bambaşka düşünsel temalarda, kendine özgü yeni bir atmosfer oluşturduğundan, dolayısıyla; onlarla uzlaşabileceğim koşulları ortadan kaldırıyordu. Ben sadece onunla önce Arkadaş sonra Kardeştik. Ama; aynı inançları ve değer yargıları taşımıyorsak bile ortak hedefimiz insanlık davasında hem fikirdik. O kendi felsefesine göre doğruydu, ben ise kendi felsefe paradigmamda doğru olduğuma inanıyordum/ inanıyorum. Tarih, onu, kendi düşünce atmosferinde doğruladı. Tarih, bizi doğrulayacak mıdır, bilemiyorum. Bu dava insanlık davasıdır ve uzun erimli bir davadır. Her kardeş ve arkadaş bu insanlık davasında farklı varyantlarda tarihe ivme kazandırmanın hesabındadır. Bu uzun erimli kavgada bireyin insansal düşüncede yetkinleşme yöntemi bireyden bireye farklılık arz ediyor. O hesabını verdi. Sözüm yok amenna o dürüst ve inançlı dava adamlarına. Benim kaygım biz yaşayanlar içindir…!
Newroz Com Çalışanları : Ağabey-kardeş ilişkiniz hakkında bizimle paylaşmak istediğiniz özel bir anınız var mı?
M. Şerif ŞENER : Onunla ortak yaşadığımız çok güzel anılarımız var elbet. Hangisini anlatsam bilemiyorum ki. İsteseniz bu anıları bir kenara bırakalım. Bir başka sefere bölümler hallinde yazarım. Zira, ‘’Kızıl Vagon’’ diye yazdığım notlarımda var; hep bu güzel insanlarla olan anıları kapsamaktadır, bu çalışmalarım.
Newroz Com Çalışanları : Mehmet Cahit Şener şehit edildiğinde siz nerdeydiniz? İşitiğinizde inanmak istediniz mi? O an ne hissetiniz? Bizimle paylaşır mısınız?
M. Şerif ŞENER : Ben yanına gitmiştim ve kendisine ‘’Bir PKK Vejin militanı olarak değil, bir kardeş, bir arkadaş olarak yanına geldiğimi’’ söylemiştim. Kendisinin o sıra Avrupa ve Orta-doğu komiteleri oluşturma çalışmaları vardı. Onun bazı arkadaşlarını Avrupa’ya çıkarmam konusunda yardım etmemi istemişti. Oysa ben yanından hiç ayrılmak istemiyordum. Ne var ki kendisinin ısrarlı dayatmasıyla benim Abdurahman Kayıkçı’yla Şam’a gitmemi istemişti. Ben, kendisine dönük yapılan saldırı sırasında Şam’da, değerli Kürdistan Şehidi Zeki Adsız’ın öncülük ettiği grubun evinde, Abdurahman Kayıkçı’yla birlikte misafirlikte bulunuyorduk. Kamışlo’dan Vejinci bir sempatizan tarafından telefonla haber verildi. Verilen haberde Dilan Fatma Temel Arkadaşın şehit, Şener Arkadaşın ise hafif yaralı olduğu söylenmişti bana. Ben o gün akşam üzeri zor bela bulduğum bir ticari taksiyle yola çıktım. Faik’le birlikte. Ertesi gün sabah Kamışlo’ya yetiştik. Yaralı olduğu, hastane de olduğu söylenmişti bize. Tek gayem bir an önce onu hastaneden almaktı. Bütün hissim, duygum bunun üzerine yoğunlaşmıştı. Başka hiçbir şey düşünmüyordum. Çünkü, içinde yaşadığımız koşullar ve ülke gerçeği çakallar iniydi. Burada abimi kurtarmanın zorluklarını biliyordum. Sömürgeci devletlerin ve Öcalan’ın işbirliği içinde uygulanan bir eylem planıyla olay gerçekleşmişti. Bazı ilişkilerin devreye girmesi gerekirdi. Çünkü, hastane etrafında güvenlik önlemleri alınmıştı. Bu güvenlik önlemleri ancak kimi ilişkilerin devreye girmesiyle aşılabilinirdi. Ne var ki bu konuda Kamışlo KDP sorumlularından Mahmut Gergerli’nin şaibeli tutumuna vurgu yapmak zorundayım. Tabi, Vejinci’lerin pasif tutumlarını da burada anmam gerekir. Mahmut Gergerli, Kahraman vb. kişilerin olayda rolü ve bize ulaşan bilgileri iyice ayrıştırıyoruz. Bu konuda vicdanlı olmak gerekiyor. Ama, Apocu grubun başında Suriye Kamışlo istihbarat sorumlusu Ebu Adnan'ın bulunduğu, Suruç'lu Mahmut'unda örgüt sorumlusu olarak olayı tertiplediği konusunda bilgiler net ve açıktır.
Newroz Com Çalışanları : Mehmet Cahit Şener, akılı biriydi. Nasıl olur da, muhabaratla içiçe geçen A. Öcalan'ın hakim olduğu Suriye'ye döner? Tehlikeyi göremiyor muydu? O görmediyse kendisini uyaran birileri yok muydu? Sen niye uyarmadın?
M. Şerif ŞENER : Tehlikeler göğüslenmeden devrimle uğraşılmayacağını söylüyordu. Kendisi bütün tehlikelerin bilincindeydi. İne ucuyla bir şeyler kurtarmaya çalışıyordu. Kürdistan’ın bu parçası o sıralar önem arz ediyordu. Çünkü; Öcalan PKK bünyesine önemli bir tasfiye hareketi dayatmıştı. Diyarbakır Cezaevi Direnişine dönük, ‘’Zindan Konferansı’’ adı altında bir ihanet çalışmasına başlamıştı. Birkaç arkadaşın dışında dışarı çıkmış cezaevi kadrolarının önemli bölümü bu ihanete fitti. Hepsi Öcalan’la sözbirliği edercesine bu tasfiye sürecine ortak olmuştu. Kendisi bu ortamı kimi ilişkilerle tersine çevirmeye çalışıyordu. Özellikle o sıralar kendisine Sakine Cansız’ın, Selim Çürükkaya gibi PKK cezaevi kadrolarının direndiklerine dair haberler gelmişti. Bunlarla irtibat sağlamak için çaba sarf ediyordu. Bunlara ulaşarak, cezaevinden çıkan bu kadrolarla, Bekaa’da Öcalan tarafından direniş geleneğine kumpas kurulan süreci deşifre etmek istiyordu, ihanet sürecine alınan Kürdistan devrim kazanımlarını kendi canından daha önemli görüyordu. Bunun için çakallarla baş etmenin, ancak; çakalların inine inmesiyle sağlanacağını, uzaktan entel sözüm ona devrimciliğin, Kürdistan’ın somut koşullarında devrimcilik olmadığını belirttirdi. Bir de; Kuzey Kürdistan, Avrupa ve Türkiye’yle telefon irtibatlarının sağlandığı tek olanak bu alan üzerinden sağlanabiliniyordu. Savaş vesilesiyle Güney Kürdistan’da telekominaksiyon sistemi çökertilmişti. Dolayısıyla, davasında samimi ve kendisiyle dürüst olduğundan dolayı bu riskleri bile bile göğüslüyordu. Çekilen bunca acıya karşın, kanlarıyla, tırnaklarıyla yaratılan kazanımların tükendiği ve ihanete uğradığı yerde, ölüm dahil, her tür riski almayan devrimcinin dava adamı olamayacağını, kendilerine inanarak mücadele de şehit düşen yoldaşlarına sadık olunamayacağını söyleyerek artı kabilinde; kendisiyle ve inançlarıyla dürüst ve barışık olmayanların yaşam tarzına da lanet getirerek çoğu zaman ölüme güler hali vardı. O kendini bir toplum ve dava adamı olarak görüyordu. Toplumun ve davanın direniş parametrelerine ivme kazandırmak büyük fedakarlık gerektiğini sık sık benimle tartışırdı. Daha doğrusu benim düşüncelerim ve anlayışımla alay ederdi. Kürdistan’ın realitesinden koptuğumu, düşüncelerimin Kürdistan gerçeği açısından somut bir geçerlilik taşımadığını söylerdi.
Newroz Com Çalışanları : Ağabeyinizin katledilmesinde Abdurrahman Kayıkcı’nın (Faik’in) rolü var mıdır?
M. Şerif ŞENER : Bir insan hakkında bir değerlendirme yapıldığı zaman, insanın eli vicdanında olmak zorundadır. Abdurahman Kayıkçı hakkında çok yazıldı. Eski Türk istihbarat yetkilileri Hanefi Avcıy’la birlikte göründüğü, ne bileyim buna benzer bir çok şey yazıldı. Ve kendisi şu anda bu istihbarat kurumlarının ellinde bir itirafcı olarak biliniyor. PKK Vejin ve Kawa Hareketinin bir çok elemanına ve imkanlarına olmadık zarar veren biridir. Bunun Abdullah Öcalan tarafından kullanılıp, Şener’in cinayetinde kullanıldığına dair PKK eski yöneticilerinden Selahattin Çelik, yazdığı Ağrı Dağını Taşımak adlı kitabında ortaya atılan iddialar var. Bütün bu iddiaları da dikkate alarak, Abdurahman Kayıkçı’nın cinayette bir rolü olmuştur, demem için vicdanım beni ‘’Evet’’ deme noktasında daraltıyor. Bu konuda net bir şey diyemem. Benim izlenimlerime göre, Faik (Abdurahman Kayıkçı) bütün çirkefliklerini 1992’de İzmir-İstanbul çalışmalarında yakalandıktan sonra itirafçı olmaya başladığı yöndedir. Ondan önce Öcalan ve Türk istihbarat yetkilileriyle Şener’e dönük bir kumpas kurduğunu ortaya koymak için somut verilerin ellimizde olması gerekiyor. Bu yönlü henüz birey ve aile olarak bir bilgimiz ve bize sağlıklı olarak aktarılan bir bilgi yoktur. Yalnız Şener’in cinayetinden önce Kayıkçı’nın bir olayını kamuoyuyla paylaşmanın gerektiğine inanıyorum. Cinayetten sekiz veya on gün önce olacak, Şener o sıralar Duhok’a gitmişti. Kayıkçı’yı bende Şener Abimin yanına geldiğim zaman tanımıştım. Fazla bir gelişmişliği yoktu. Birde Cezaevinden gelen olumsuz cevap ve tutumlardan dolayı, bütün inancı yıkılmış, beş paralık değeri olamayan cahil bir düşünce atmosferine kendini koy vermişti. Yani açık olarak siyasal hiçbir olgunluğu yoktu. Şener’in kaçışına yardımcı olduğundan Şener ona karşı kendini töhmet altında görüyordu, yaptığı desteklerden dolayı. Şener Abim Güneye geri gittiğinden gündüzleri KDP’nin Kamışlo bürosuna gelir, Bekaa’dan Cezaevinden çıkan arkadaşlardan, daha önce Şener’in kendilerine ulaştırdığı bu bürodaki telefonun başında cevap beklerdim. Geceleri de Vejin’in KDP aracılığıyla tuttuğu evde yatardım. Yine, böylesi bir gündü. Bir sabah çok erken saatlerde Kayıkçı beni uyandırdı. Sabahın köründe bu adamın beni uyandırdığına anlam verememiştim. Niçin uyandırıldığımı sorduğumda benim KDP’nin bürosuna gitmem için uyandırıldığımı söyledi. Bende oraya ilk kez gitmiyorum ki, sabahın bu saatinde gitmekle ne yapacağım KDP’li arkadaşların halen yattığını belirtip, beni böyle erken uyandırmasına rahatsızlığımı gösterdim. O beni yahu belki arkadaşlar telefon açar diyerek manipüle edip benim bir an önce evden çıkmamın uğraşına çalıştı. Ben de kendilerinin tam durumunu net olarak bilmediğimde, O’nun beni, ikna etme sözlerine kandım. Ellimi yüzümü yıkadıktan sonra dışarı çıkınca kaldığımız evin merdivenlerinde oturan genç bir bayan gördüm. Bu duruma şaştım. Bir O’na birde beni uğurlamak için halen kapının arasında duran Kayıkçı’ya bakıp, merdivenlerden indim. Bu bayanın oraya kadar gelmesi garip bir durumdu. Çünkü, alt katta bulunan ev sahibi Vejin’in durumunun bilincindeydi. Alt dış kapıyı onlar bizden habersiz açmaz, bizim katta dönük gelecek bir insanın gelmesi için, bizden onay almaları gerekiyordu. Doğal olarak ben yattığımdan dolayı bu onayı Kayıkçı’dan almaları gerekiyordu. Bu vesileyle mevcut pozisyondan kuşkuya kapılmıştım. Evden çıktıktan sonra evden dört beş yüz metre uzaklıkta bulunan bir bakkaliyede birkaç gofret ve bir meşrubat alarak, bakkaliyenin önünde bulunan bir iskemleye oturup uzaktan kaldığımız evi gözledim. Ev ve bakkaliye arası boş bir araziydi. Çok rahat gözlenebiliniyordu. Çok kısa bir süre sonra Kayıkçı evden çıkıp karşı tarafa boş arazi içinde yürümeye koyuldu. Boş arazinin öte yakasında bulunan evlerin arasına dalıp gözlerden kayboldu. O taraflarda telefonu bulunan bir yurtseverin evi bulunduğundan, ben büyük ihtimalle onun çıkıp telefon açmaya gittiğini düşündüm. Oysa, Şener Abim bu konuda onu tembihlemişti, kendisi kesinlikle tek başına evden bile çıkmamasını kararlaştırmıştılar. Bu durum içimde derin bir kuşku bıraktı. Ama, hani dedim ya benim Vejin’cilerle her hangi siyasal ve örgütsel bağlantım olmadığından, bu durumu kendime sakladım, ta ki Şener abim gelip kendisine, mevcut durumu izah edeceğime kadar içimde bir sır olarak korudum. Bu konuyu Kayıkçı’ya açmadım. Yalnız, gece eve geri geldiğim de, sabah merdivenlerin başında gördüğüm kızın kim olduğunu ve sabahın köründe ne yaptığını sordum. Kendisi ‘’İneklerine artta kalan kuru ekmek arayan bir kadın’’ olduğunun cevabını verdi. Kayıkçı’nın cevabı Kamışlo gibi yarı şehir yarı köy yaşantısı içinde olan bir yaşam tarzına uygun bir cevaptı, ama; bayanın merdivenin başında oturup beklemesi, kendisinin verdiği cevabı muammalaştırıyordu. Nitekim, Şener Abim Duhok’tan geri geldiği gün bu aktardığım durumu kendisine olduğu gibi aktardım. Sırf böylesi bir durumdan insanlar hakkında kuşkular beslemek sağlıklı değil, vicdansızlık olarak beni küçümsedi. Ama, kafasına bir soru işareti girmemiş diyemem, çünkü; Kayıkçı’nın böylesi sorumsuz hareket etme sırasında saldırıya uğraması kamuoyu nezdinde Öcalan’a, Şener’i ve Vejin’i yıpratmak için yeterli malzeme sunuyordu. Şener bu kaygıları konuşmasında dile getirdi, benimle. Zaten KDP bürosundan kendisiyle akşam eve geldiğimizde, Kayıkçı sudan bahaneler bularak Şener’le moral bozucu bir tartışma içine girdi. Ertesi gün kendisinin istediği şekilde Şam’a gittik, ben her ne kadar abi-kardeşlik ilişkisi çerçevesinde Kayıkçı’yla yanımızda bulunan diğer küçük biraderimin gitmesini istediysem de, Kayıkçı’nın bu durumu tasvip etmemesi beni abimin yanından uzaklaştırmak taktiği olabilir mi? Bilemiyorum. Karşımızda ki güçler yalnız Öcalan değildi, Türkiye ve Suriye gibi devlet ortak konseptleri dayatılmıştı. Bu çakallar ininde, KDP ve yurtsever insanlarımızın imkanlarıyla biz ne kadar kendimizi koruyabilirdik?
Newroz Com Çalışanları : Biliyorsunuz Enver Ata, 20 Haziran 1984 tarihinde katledildi. Enver Ata'yı tanıyor muydunuz? PKK'den kopuş 'davadan dönme' olarak kabul görüldüğünü biliyoruz. İsterseniz Enver Ata'dan başlıyalım.
M. Şerif ŞENER : Evet, Enver Ata’yı diyebilirim 1976 Yıllından beri tanırım. O sıralar Batman’daki devrimci gençliğin arasında hatırı sayılan birikimli bir insanıydı. Mahsum’larla, Şener’lerle daha sonra Mazlum’larla evimize gelip giden değerli bir insandı. Bu değerini şahadetine kadar her zaman korudu. Batman’daki daha sonraki devrimci kuşağın yetiştirilmesinde önemli emeği olan, 1979’da yakalandığında çok ağır işkencelere maruz kalan, düşmana bir tek fire vermeyen, ağır işkence koşullarında, Diyarbakır Silvan yolunda bulunan on gözlü köprünün bitişiğindeki çöp konteyine ‘’öldü’’ diye atılmıştı. Çöplerin konteyinlerinde ekmeğini arayan insanlarımız tarafından bulunmuş hastaneye kaldırılmıştı. Daha sonra Batman’a hastanede çalışan kimi yurtseverler tarafından eve getirilince, o sıralar ihtiyacının ve örgüte aktarmak istediği durumu öğrenmek için ben ve Hayrettin Togaç, 1980 baharında Batman sorumlusu olan İdris Güzel tarafından yanına gönderilmiştik. Yanına gittiğimizde yatalak haliyle yatağında kalkar hali yoktu. Karın bölgesinde demirle dağlanmış, karnında Kıbrıs Haritası dövmesi yapılmıştı. Ayaklarındaki irin torbalarını anlatılacak söz bulamıyorum. Bütün bu acı ve ızdırap dolu fedakarlıkları bile tarihe ve insanlara unutturan bir komployla Öcalan, Enver Ata hakkında yalan dolan hikayeler dizerek, dışarıdaki örgütünü namertçe sus pus etmişti. Böylesi kahpece bir kumpasla öğretmenimiz Enver Ata’yı bizden ve yaşamdan ayırdı. Bu kuşak neler gördü, neler yaşadı, tarihi kirletenler utansın, insanım diyenler utansın!
Newroz Com Çalışanları : Enver Ata, Berxwedan gazetesini Kürdçe çıkarıyordu. Onun Kürd dili, edabiyatı, tarihi ile olan derin ilişkisi nereden ileri geliyordu? Bu konu da bildiklerinizi bizimle paylaşır mısınız?
M. Şerif ŞENER : Evet, Berxwedan ilk dönemler Kürtçe olarak, kendisi tarafından çıkarıldı. Kürtçe’ye hakim ve yetkin bir insandı. Tarih, edebiyat ve siyasal bilinci yetkin olan Kürdistan coğrafıyasının yetiştirdiği büyük bir değerdi. Öcalan, toplumumuzdan cinayetleriyle kopardığı bu kayıpları devlet iradesiyle hayata uyguluyordu/uyguluyor. Toplumun bağrında bu birikimleri imha etmek, sistemli sömürgeci politikanın bir ürünüdür. Toplumları ilerleten geliştiren bu momentlerin önemli fonksiyonu vardır. Toplumu beyinsiz ve birikimsiz bırakmak üst yapının toplumu yönetme ve şekillendirme politikasıdır. Onun için bu reel gerçekleri göze almayan hiçbir değerlendirmenin siyasal bilim bağlamında kıymeti harbiyesi yoktur. Zira, biz bu değerlerin kaybını anlatınca, bu kumpasta, Öcalan’ın misyonun Kürt etiketi altında bir devlet projesinin bir elamanı olarak hayata geçirildiğini, tarihsel verilerle ortaya koyduğumuzda, sivri akıllı cahil insanlarımız bu inceliği anlamıyorlar. Ama, siyasal bilim tarihi bu pratikle ve verilerle anlamını bulur. Sokakta toplumsal histeriye kapılmış, kimlik arayışı peşinde koşan bilinçsiz insanların bunu anlamamasını insan fazla ‘’yadırgamıyor’’, ama; ‘’aydınım’’ adı altında toplumun histeriksel heyecanına kendini kaptırmışların kalkıp ‘’Şaşmayan toplum iradesi’’ safsatalıklarıyla sözüm ona ‘’bilimsel’’ analizler geliştirip, bilimden bir şey anladığını düşünenleri, gelecek tarihin hakikatleri kendileriyle fena alay edecek ve bilgi fukaraları olarak anacaktır. Çünkü, sistemli olarak bu toplum beyinsiz bırakılmış ve tarih boyu üst sistem tarafından hep yönetilmek istenmiştir.
Newroz Com Çalışanları : 1977'den 1984 yılı Haziran aynına kadar PKK içinde faaliyet yürütünüz. O sürecin tanıklarındansınız. O fırtınalı günleri ve bildiğiniz iç infazları anlatır mısınız?
M. Şerif ŞENER : Ben bu tarihsel sürece çocuk yaşımda dahil oldum. Çok acı badirelerden geçerek hayat bizi çok yaman bir şekilde erken olgunlaştırdı. Kimisi buna bir şans gözüyle bakabilir. Ama, ben bugün elde ettiğim insani felsefemle böyle düşünmüyorum, sömürge bir ülkenin insanlarına acı talihsiz ve bir o kadar da vicdansızca sunulan, üst yapının tezgahladığı kumpasın mağdurları olarak görüyorum, kendimizi. Bu sadece bizim için değil Türkiyeli bütün insanlar içinde söylüyorum. Dünyanın hegomanik üst sistemi, ezilen uluslara ve halklara hiçbir şans sunmuyor. Çok ince, gerici bir yönetim sanatıyla örülmüş bir ağla insanların iradesine rağmen, kaderleri denetim altına alınmıştır. Siyasal bilimin bu bulgusundan yoksun olanlar, bu süreçlerin nasıl işlendiğini henüz idrak etmediğinden kaosun içinde kendi kaderlerinin kurbanları olarak –sözüm ona- çok heybetli bir tarih yazdıklarına inanırlar. Ama, evrensel gerçeğin içinde bu tarih anlamsızlığını daha şimdiden artık insanlara göstermektedir. Türkiye’de ki insanlar sağlıklı insani nesneleri kendinde bulmuş olsaydılar, Kürt toplumuna yapılan bu zulmü, pravaksiyonlarla tezgahladıkları, insan için olmayan ‘’devletin’’ bu politikasından utanç duyardılar. Ama, Türkiye’de henüz insani sevgi ve insani onur nesneleri oturmamış olduğundan, oligarşik elit tarafından köreltilmiş, sürüleşmiş canlı yığınların gerçeğine tekabül eden bir realitesi var. Bu elementlerin oluşturduğu, sizinde belirttiğiniz fırtınalı kaosun içinde hayata gözlerimizi açtık. Dolayısıyla; Ergenekon davasıyla birlikte ortaya çıkan gerçeklerin ışığında, elde bulunan verilere ve izlenimlerime baktığımda, Öcalan realitesi ve PKK’si bir devlet konsepti olarak, ta 68’lerden, ‘’devletin’’ üst kurumunun bir projesi olarak hayata uygulandı. Uygulanan Öcalancılık senaryosunun, bizler tarafında anlaşılmamasının en önemli nedeni, o dönem, inandığımız Stalinist solcu ideolojik temaların, TC’nin halkımıza dönük bu tür devlet operasyonuna hareket zeminini sunmasından kaynaklanıyordu. Ki nitekim bugün sürmekte olan Ergenekon davası nedeniyle ortaya çıkan belgeler; Kemalist rejimin elit zümresinin çalışma yöntemleri; stratejik operasyonların bilgileri, bu sürecin Öcalancılık senaryosuyla nasıl tezgahlandığını, bize daha akılcı bir mantıkla göstermektedir. Ben 1980"a kadar Kürt solcu fraksiyonları arasında gelişen çatışmalar ve feodal sisteme dönük çatışmaların gerçeğini yaşadım. Bu tarihe kadar iç infazlar diye gelişen farklı bölgelerdeki cinayetleri hep ideolojik Stalinist kavramlarla gerçekleştiğini duyduk, ama; bölgemizde bir tek iç infaza tanık olmadım. Ve bölgemizde böylesine bir tek infaz pratiği de yoktur. Yalnız, Lübnan eğitim sahasına gitmiş Öcalan tarafından kafa kol ayaklarıyla koltuğuna verilen Mehmet Girgin Arkadaşın bölgeye geri geldiğinde, 1980’nin ortalarında yol açtığı bir pratik vardır. Ki bu olumsuz pratiğe ilk uğrayan ben ve Abdulkadir Çubukçu –daha sonra Lübnan sahasında şehit düştü- olduk. Oysa, Mehmet Girgin Lübnan sahasına gitmeyinceye kadar çok dürüst, dirençli bir arkadaştı. Ne olduysa Lübnan sahasında olmuştu kendisine. Hani, sık sık Şükrü hoca diyor ya, Lübnan sahasından geri dönünce şu bu yetkilerle donatılıp geldik. İşte, bizim bu temiz Mehmet Girgin insanımız da, öyle bir havayla gelmişti. İlk kez örgüt içinde ajanlar yuvarlanmış sendromunu onun ağzından ve keyfi uygulamalarında gördük. Benle, Abdulkadir Çubukçu hiçbir gerekçe yokken ayaklarımızın altına onlarca sopa yemiştik. Hatta, o dayakların altında hüngür hüngür ağlamış PKK kavramına ana avrat düz geçmiş, yaşasın Haki Karer direnişi diye bağırıp durmuştuk. Sonra bunun gizli bir eğitim amaçlı olduğunu şakayla bize söyleyip, bize sarılarak bıraktırmıştı. Bu süreç kişiliğimizde bir sindirme yarattı. Ama, daha sonra aynı tür yöntemleri birkaç arkadaşa daha da yaptırttı. Bu uygulamalara maruz kalan birkaç değerli insanımız, uygulamalar sırasında kaçıp, gidip polise sığındılar. Ve verdikleri bilgilerle Batman bölgesinde çok tahriplere yol açtılar. Ama, buna rağmen bu arkadaşlar cezaevi direnişinde yerlerini aldılar. Kör Tepe, Uyuz Abdo gibi Arkadaşlar tamamen bu sapık uygulamaların kurbanı oldular. Onlara yapılan uygulamalara sesiz kalmamızı bugün ben pişmanlıkla anıyorum. Örgüt içinde tek bir günahımdan söz açılacaksa, benim bu arkadaşlara yapılan uygulamalarda sesiz ve pasif kalmamdan bahsedebilirim. Önce bize sonra bunlara yapılan uygulamalar böyle çok vahşi uygulamalar değildi, tekme tokat, ayak falakası ve sözlü hakaretlerle sınırlıydı. Ama, buna rağmen insanlık dışı bir tavırdı. Ama, asla fiilen bu uygulamalara katılmadım sadece bir izleyiciydik, zaten daha önce bize yapılanlarla sindirilmiştik. Bekaa Vadisindeki iç infazlara da tanık olmadım. Bekaa vadisindeki iç infazlar benim ayrılığımdan sonra gerçekleşmiş olaylardır. Örgüt içindeki küstahça uygulamaların tanığıyım ve bende o zaman bu uygulamalara maruz kalan bir insan olarak bulundum. O dönem ilk infaz kararı Enver Ata, Çetin Güngör, Ali Dursun, Zülfü Gök ve Cemile Merkit hakkında Öcalan tarafından alındığını işittiğimde, hem bu arkadaşlara haber verdiğimi hem de açık tavır koyduğumu yukarda ki, sorularda cevaplamıştım.
Newroz Com Çalışanları : Çetin Güngör'ü tanıyor muydunuz? Ayrılış nedeni neydi? Ne yapmak istiyordu? O süreci biraz açar mısınız?
M. Şerif ŞENER : Ben, Çetin Arkadaşla bir seferinde sanırım Lübnan’da karşılaşmıştım. Bir keresinde bizim bulunduğumuz kampta, bizim gruba siyasi bir konuşma yaptığı sırada gelmişti, gördüm. Daha sonra ben ayrıldıktan sonra kendisiyle üç defa karşılaştım, bir keresinde Baki ayrılıp İsveç alanına geldiğinde Stockholm’un T-Central’ın da karşılaştım. diğerin de ise; Baki Karer ve Semir’le randevuleşerek Fridhemsplan’da bulunan Leon Bar’da bir araya geldik sanırım. En son ise, Çetin arkadaşın cinayetinin gerçekleştiği gece de tesadüfen karşılaştım. Ben İsveç’e geldiğimde onunla daha çok telefonla konuşup sohbet ederdik. O sıralar kendisi ve Cemile Arkadaş yalnız kalmaktaydılar. Baki Karer henüz bu alana gelmemişti. Onlarla bir araya gelmeyi kendim istemiyordum. İzlenimlerimle çıkardığım sonuçlar bağlamında konuşacak olursam, bütün samimiyetimle söyleyeyim Enver, Çetin, Cemile, Baki ve Resul olsun önceleri böyle siyasal bir ayrılık sorunları taşımıyordular. Örgüt içi rahatsızlıkların kaynağının Öcalan ve sistemi olduğunu henüz bilince çıkarmış insanlar değildiler. Onlar daha çok Kesire Yıldırım’la olan çelişkileriyle ayrılık noktalarına geldiler yahut getirildiler. Zira, bundandır hepsi PKK’nin ikinci Kongresine gelip katılmıştılar. Bir tek Resul hariç. Resul o zaman göz hapsindeydi. Öyle sanıyorum ki eğer baki ve Çetin Göngür Resul'un gözaltı nedenlerini kongre gündemine taşısaydılar belki de ikinci kongrede iç yapılanmada büyük değişiklikler olurdu. ve Öcalanın etkisi PKK içinde sınırlandırılabilinirdi.
Newroz Com Çalışanları: Siz bu kongreye katıldınız mı?
M. Şerif Şener: Hayır ben katılmadım. O sıralar PKK’yle ilişkilerim çok bozuk, bir anlamda göz hapsindeydim, ülkeden yeni gelen Ablam ve çocuklarıyla beraber Derbesiye’deydim. Cezaevi direnişlerinde ve yurt dışına aktarılan insanların faaliyetlerinde büyük fedakarlıklar vermiş Ablam onlar, çocuklarıyla birlikte mayın tarlasına vurup yeni geldiklerinde PKK’e, onların yaptıkları fedakarlıklara ‘’ödül’’ olarak, küstahça davranışlarla karşılamıştılar. Ben, bunun hesabını PKK’den sormak için, PKK’yle ayrılık noktasına gelmiştim. Bir anlamda ablam onlarla birlikte göz altına alınmış tecridi yaşıyorduk.
Newroz Com Çalışanları: Peki Enver ve Çetin’ler ne zaman siyasal ve ideolojik ayrılık muhalefetine başladılar?
M.Şerif Şener: Bu süreç sanırım PKK’nin ikinci kongresinden sonra başladı. Hatta; 1984’lerin başında diyebilirim. Çünkü; ben Öcalan’ın yanında bulunduğum sırada Semir’den gelen bir iki mektubu bana uzatmış bizi Semir’ler konusunda manipüle etmeye çalışıyordu. ‘’Bak, al oku adam Kesire’nin şahsında asıl beni hedefliyor, benimle Parti hedefleniyor siz daha anlamıyorsunuz. Okuyun bu pravaksiyona cevap verin’’. Semir’in bu iki mektubunu da okudum. Şimdi anımsadığım kadarıyla, Semir ağırlıkta Kesire’nin çalışma tarzına dönük rahatsızlığını dile getiriyordu. Öcalan’ında kişisel diktatörlüğe dönük vurgulamaları vardı. Bu mektupların ikincisinde bu siyasal temalara vurgular yapıyordu. Ama, birinci mektubunda ağırlıkta Kesire ve Avrupa faaliyetlerinde bulunan kimi elemanlara dönük eleştiriler dile getirilmişti. Ama, Semir’in ikinci mektubunda kişisel diktatörlük temaları, bu arkadaşların siyasal ve ideolojik ayrılıkların belirtileri olarak algılamıştım, ama; buna rağmen henüz net bir ayrılık çizgisinde PKK dışına düşme durumları yoktu. Ne var ki, Öcalan gibi komutanlıkla yürütülecek savaşın, sadece; Kürt halkının öncüsü gibi tavır takınan arkadaşların Botan’da oluk oluk kanlarının akmasından öte bir sonuç doğurmayacak, tarih her ne kadar Semir arkadaşların bu tespitini doğrulamışsa bile, Öcalan, Semir arkadaşın bu sözlerini, o dönemler manipüle ederek yayınları olan Serxwebun ve Berxwedan’da, ‘’Alın işte Semir, Ali pravaktörü diyorlar, PKK Botan'a adımını atamaz atsa bile ayaklarının üstüne duramaz’’ bağlamında yansıtılıyorlardi. Tarih, bu arkadaşları doğruladı. Yani, tarihin bu felaketli bilançosunu görmek için maalesef insanlarımız kendi buruk kanı içinde, sadece; ağırlıkta kendi kanlarını akıttılar. Öcalan’ın kendisi bunu bizzat kendi savunmalarında, devlete yaranmak için dile getirdi. Bugün Öcalan’ın yanılgısına vardığı, kendisi türü bir önderlikle, yürünemeyeceğini; o zamanlar Enver’in, Semir’in, Zülküfler’in, Cemile’nin, benim ve bizler gibi, o dönemler örgütten ayrılanların, kaderimizi insani ahlak bağlamında, kişiliği beş kuruşa yaramayacak, sözüm ona savaş komutanının, saçmalıklarına ve çıkmazlarına teslim etmemeden kaynaklanıyordu. Bu her insanın en doğal seçim hakkıdır. Ne varki bu doğal seçim hakkı iki üç namert, cahil ve akılsız kişilikle katledildi ve pravaksiyona tabi tutuldu. Halen de bu cahil insanlar, farklı varyantlarda cahilliğini devam etmektedirler. İşte, bu insani seçim hakkına yönelen şiddetin kaynağının, iki izah tarzı olur. Ya şiddeti yönelten kişi, kurum hastalıklıdır/karanlık yerlere endekslidir. Çünkü, ayrılan hiçbir arkadaşın devrim, sosyalizm, sistem karşıtlığı gibi duygular yüreklerinden ve beyinlerinden yitirilmemişti, onların tek söylediği, ‘’Ben hastalıklı ve şaşı bir önderliğin saçmalıklarına, güvensizliğine hayatımı niçin teslim edeyim’’ bağlamında insani bir tavırdı. İnanın ki; o zaman bir çok arkadaş şu yalın düşünceyi taşıyordu: ‘’Ulan, Apo sen hastasın, vallahi ağabeylerimiz senin hakkında, daha önce bizde yargı oluşturmasaydı; Apo şöyle, Apo böyle. İnsan, sokakta bile seninle dolaşmaktan utanırdı. Bu hallinizle, bizim Batman’ın, Diyarbakır’ın sokaklarından geçersen, sokak bittirimleri sana teneke bağlarlar. Sen insan olarak böyle cesaretli, yiğit, delikanlı bir insanda değilsin’’. Ama; insanlar inançla inandığı bu sözlerini söyleyemiyordu. Daha çok rahatsızlıklarını, ‘’…Ben partiyle yürümek istemiyorum, kendimi zihinsel olarak yorgun hissediyorum’’ diyerekten dile getiriyorlardı. Ama; nedense Öcalan, bir siyasal olgunlukla değil, bir yönetim tarzıyla, Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketini terörize etmek için ‘’muhalefet örgütleniyor, tasfiyecilik gelişiyor…’’ diyerek evcilleştirilen kendisi gibi hastalıklı ucubeleri kitlenin içine savurarak bir yandan bu arkadaşları tecrit etme ve şiddete prim çıkarmak için propaganda geliştirildi diğer yandan hastalıklı piskopatlarını da tetik çekmekte kullanıp, Avrupa’da Kürtlerin aleyhine istikrarsız bir ortamı bilinçli olarak yaratmak istedi. Maalesef halen de, bu süreç uzatılmak isteniyor. Nitekim, zaman tünelinin bize sunduğu tarihsel veriler, özellikle Ergenekon iddianamesiyle ortaya çıkan hakikatler, gerek PKK bünyesinde uygulananlar olsun, gerekse PKK bünyesinden ayrılanlara dönük olsun ve gerekse diğer örgüt ve halk kitlesine dönük kullanılan şiddetin altında, çok sistematik Türk devlet konseptinin pratiği olarak uygulandığını göstermektedir. Ama, yığınlar halen üç maymunu oynuyorsa, bu onların sorunudur. Nihayetinde, bu basiretsiz tavırlarıyla gelecek kuşaklarına, yeni felaketleri örüyorlar. Sorunuz bağlamında son sözümü söyleyecek olursam Ne Enver’in, ne Semir’in ne de Zülfi Gök’ün böyle siyasal bir örgüt kurma niyeti yoktu. Terör ortamı olmasaydı belki kültürel, siyasal konular bağlamında bir dergi çalışmaları olabilirdi. Ama, bence buna da imkanları yoktu. Enver ve Zülfi’nin cinayetinin akabinde Baki Avrupa’ya geldikten sonra, Baki, Semir’i siyasal örgütlenme çalışmaları konusunda ikna ettiğine inanıyorum. Bu kadar yığınların geri ve cahil saçmalıkları arasında Avrupa’da muhalefetin siyasal örgütlenme bağlamında, bir şey ifade etmeyeceğini, silahlı şiddet saçmalıklarına tapılan toplumda, lafın para etmeyeceğini, bildiğimden; bu konuda, benim geri toplumların içinde örgütlenme sorunlarımın olmadığını, kendileriyle görüşmemde belirtmiştim. Zaten, daha sonra bu düşüncelerimden dolayı olacak, kendileri, benimle görüşme ihtiyacı da hissetmediler.
Newroz Com Çalışanları : Bazı çevreler, Çetin Güngör'ün ölümünde seni ve Av. Hüseyin Yıldırım'ı Dersim’li Necati’yi sorumlu tutuyorlar. Kimdir bu çevreler? Neden bu iddiayı ileri sürüyorlar? Ne dersin bunlara?
http://turkce.kurdistan-aktuel.org/images/stories/temmuz09/mehmet_Sener_arsiv_00731.jpg
M. Şerif ŞENER : Benim ismimi bu olayla ilişkilendirenleri, ben, çevre demekten ziyade, başından beri, bir tek insanin, ahlaksızca iftirası olarak, İsveç’te ki kimi Kürtlerin arasında dolaştırıldığını, Semir Arkadaşın katlinden üç gün sonra işittim. Nihayet, bu kaynak, bu yakın zamanda, yazarı olduğu Nasname ekranlarına bu iddiasını Süleyman Akkoyun kimliğiyle aktardı. Bu iddiasında, doğruluğuna inansaydı ve iddiası maksatlı olmasaydı kalkıp, ‘’doğru’’ bildiklerini yazdığı yazıyı beş gün sonra ekranlardan kaldırmaz, bildiği "doğrularını" dürüst bir şekilde paylaşırdı. Bunu yapmadığına göre ve kalkıp kendisinin yazarı olduğu sitede, yazısını beş gün sonra kaldırması, bu çevrelerin ve sitenin maksatlı olarak, bilgi kirliliğine hizmet ettiğinin sorusunu, kafalarda uyandırıyor. Nasname ilk kez bu bilgi kirliğini yapmıyor. Nasname böylesi kirli bilgileri, servis etme özelliğinde, sağ olsunlar; Öcalan ve Apocu basınla yarış halindedirler.
O gecenin anısını kısaca size şöyle açıklayayım: ben, Semir, Baki, Seher arkadaşlarla gece de tesadüfen karşılaştık. Semir, Baki, Seher arkadaşla tokalaştıktan sonra, ben; Semir’in sigara içmek için kalktığı sandalyesine oturdum. Baki, Seher’le yaptığımız sohbet sırasında, Semir ön salon’da vuruldu. Semir arkadaşın vurulması eski Ala rizgari’ci arkadaş Kemal Akıl arkadaş bize haber verdi. Katil bizim de orda oturduğumuzu bilseydi Semir’i ön salonda değil, dördümüzün oturduğu bir sırada, saldırısını yapardı. Nitekim cinayetten hemen sonra yine biz kalan üç arkadaş, Ben, Baki ve Seher arkadaşlar, kalkıp kendi imkanlarımızla, arka kapıdan çıkmış evimize gelmişiz. Kaldı ki, ben Semir arkadaşların kaldığı evi üstelik biliyorum, daha önce sırf onların ölüm kararları alındığında bütün riskleri göze alıp Şam’da da olsa, onlara haber vermişim, o halde ortaya atılan ahlaksızca bu iftira, maksatlı bir çaba değilse, nedir? O zaman kalkıp hakikatleri çürüten ‘’doğru’’ dediği dayanaklarını, bu şahıs kamuoyuyla paylaşmalıdır. Öyle değil mi? Eğer, kendisi bunu yapamıyorsa, o zaman kamuoyunun dikkatini şu noktaya çekmem, benim en doğal hakkımdır; kendisiyle hiçbir takışmam olmamasına rağmen ve bu hastalıklı kuruntularının boş bir iftira olduğunu ta o zamanlar, kendisinin de benimde tanıdığım insanlar aracılığıyla kendisine aktarmama rağmen, bildiği doğruları adam gibi kamuoyuyla paylaşmayıp, alttan alta insani ahlak normlarına uymayan bir tutumla, halen iftiralarını fitneliyorsa, bunun altında yatan nedenin, provaksiyoncu bir mantığa hizmet etmediğini kimse garantileyemez. İnsan bir an kendine düşünüyor, kim bilir içinden geldikleri ülke pratiğinde, bu tür kuruntu ve iftiralarla, kaç insanımızın telef olmasına ön ayak olmuşlardır. Bu provaktör tutumlarıyla kime hizmet ettiklerinin farkındalar mı? Bir de yazılarında dürüstlükten bahsediyorlar. Onun için, at izinin it izinin karıştığı bir ortamda, cahil ve bedbaht insanların, dümen suyundan uzak kalmak ve ciddiye almamak en mantıklı ve bir o kadar da, en insani duyarlılığın gereğidir.
Newroz Com Çalışanları : Anlattığınız tüm bu olayların başka tanıkları var mıdır? Varsa kimdir bunlar ve neden daha hala suskunlar?
M. Şerif ŞENER: Tabi, bütün bu olayların en yakın tanığı, Baki’dir, Seher’dir. Bu konuda, o geceyi düzenleyen Peşeng hareketinin o dönem. merkez yetkilileri de bu durum konusunda mutlaka söyleyecekleri bir şeyleri vardır. Kendilerine göre mutlaka bu arkadaşlarında bir araştırması vardır. Buradan bu arkadaşları da iddialar konusunda cevap vermeye davet ediyorum. Semir Arkadaş onların düzenlediği gece de şehit oldu. Kürt Ulusal Kurtuluş Mücadelesinde emeği olan Semir Arkadaşın cinayetine ilişkin elde ettikleri bilgileri Kamuoyuyla paylaşmaları O’na karşı yapılacak bir vefa borcudur. Seher Arkadaşın neden bu sürece sessiz kaldığını anlayabiliyorum. Kızcağız az çile, keder ve zorluk çekmedi. Geçmişi, saf ve temiz bir aile olan, mücadele boyunca bütün maddi ve manevi yardımlarını Kürdistan Devrimcilerine sunmakta geri kalmayan, Onurlu Dersim Halkının Mücadelesinde hiçbir fedakarlığı esirgemeyen bu aile, sırf bu ailenin bir üyesi olan Yıldırım Merkit’in, Diyarbakır’ın o vahşi işkencelerine, uzun bir direnişten sonra yenik düşmesini vesile yaparak, bu aileye olmadık insanlık dışı bir şiddetle saldırmaları, oğlunun tutumundan hiçbir günahı olmayan bir babayı, kurşuna dizmeleri ve evlerini ateşe vermeleri gibi hadiseler, bir de Avrupa’nın her hangi bir ülkesinde yaşadıkları terörize durum elbetteki, ruhsal, duygusal ve hatta fiziksel tahripleri ve traumaları beraberinde getirir. Bu anlamda bu güzel, nazlı bacımın çilesini, derdini anlayabiliyorum. Kendini ruhsal ve bedensel olarak acılara koy verebileceğini de düşünebiliyorum. Onun için bugün ayrılan bir sürü insan, o dönemler gerek kendilerine olsun ve gerekse bizlere olsun takındıkları davranışların vefasızlığını, kimilerinin ise çirkefliklerini bildiğinden, kalkıp o günlerin insanlık dışı davranışların sahipçileriyle, bir kare de bulunmayı tercih etmemesi, ben dünya felsefeme göre, insani prensipte anlayışla karşılarım. Ama, ben bu anlayışı Baki Karer için taşımam, nedenine gelince Baki Arkadaş kalkıp yazmalıdır, Ankara sürecini yazmalıdır, Haki Karer’in cinayetini bir kardeşlik ve sorumluluk anlayışı içinde yazmalıdır, Semir arkadaşın hadisesini bütün boyutlarıyla yazmalıdır, inancındayım. Ama, buna rağmen bu onun insani sorumluluğuna bağlı bir olaydır. Ama, ben buna rağmen kimseye haksızlık yapmak istemiyorum; herkes penceresinde ve dünya felsefesinde olaylara bakar ve değerlendirir. Sırf bu gün ortaya çıkıp yazmıyorsalar diye, onlara sitem etmek sağlıklı bir davranış değil. Doğal olarak onlar da; ‘’biz çıkıp yazdığımız zaman siz nerdeydiniz, ‘’bay muhalifler’’ deyip, dünyayı kuyruklarıyla ölçüp, kuyruklarıyla biçen bu geveze şövalyelere sitem edebilirler, haklı olarak.
http://turkce.kurdistan-aktuel.org/yazarlar/m-erif-ener/2661.html?task=view
Re: MEHMET CAHIT SENER ve MUCADELESI
dersim -Şener, Enver, Semir ve PKK Üstüne _ Newroz Com
Şener, Enver, Semir ve PKK Üstüne
Pazartesi, 10 Ağustos 2009 15:34
Newroz Com'un M.Şerif Şener'le, Kürtler, Şener Ailesi ve PKK Hakkında yaptığı uzun söyleşiyi olduğu gibi aktarıyoruz:
(devamı)
-----------------------------------------------------------------------------------------------
Newroz Com çalışanları: Neden ısrarla Aileniz ve sizlere dönük bu iddialar ortaya atılmaktadır?
M.Şerif Şener: Bu nedenlerin boyutlarını ve çeşitliğini çok açabiliriz. Bu tür kirli bilgiler ve iftiralar sadece aileme, bana değil toplum içinde duruşlarıyla saygınlık oluşturan bütün Kürt şahsiyetlerine dönük, bu tertipler yapılmıştır/yapılmaktadır. Maalesef İnter-net ekranlarında bu bilgi kirliliği daha da yaygınlaşmıştır. Açık tartışma forumlarında sağlıklı bir denetimin olması, teknik olarak mümkün görünmüyor, daha sonra buralara asılan yazılar kaldırılıyor olunsa bile, kamuoyuna yansıyan kirli bilgiler oluyor, ister istemez. Ama, sağlıklı insanlar bu konularda duyarlıdır. Bazen farklı mahlaslarla ve kimisi gerçek isimleriyle, kimisi başkaların isimlerini kullanarak muhataba alınmayan, bir sürü hastalıklı ahlaksızlıklar yapılmaktadır. Kimse bu tür psikolojik hastalıklı kişileri muhataba almayı hiç bir zaman düşünmedi. Ve düşünmezde. Her ne kadar bu tiplerin, kendilerinin bile algılamakta zorluk çektiği bu tür faaliyetleri karanlık güçlere, istenen ortamı sunuyor olsa bile. Bu kişilerin bu tür faaliyetleri şimdiden değil, bu tipleri, daha önce de toplum içindeki kışkırtmaları tezgahlamakta, kullanan karanlık güçler –ki özellikle Apocular-, sonra işledikleri suçları bugün, yine bu tiplerin beyanlarıyla bulanıklaştırmışlardır. Toplumun bilgi edinme kaynaklarını kirleterek, süreci akıllarınca at izinin, it izinin karıştığı ortamlara sürüklemeye çalışmışlardır/ çalışmaktadırlar. Bunların bilinçli, bilinçsiz misyonu budur. Onun için toplumun duyarlı insanları bu tür açık forumların bilincindedir. Yaşamını maddi ve manevi olarak örgütlemekten, geliştirmekten aciz olanlarla, kendini hastalıklarıyla, çirkeflikleriyle ortaya seren insanlarla uğraşılmaz . Bunlar anılmaya bile değmez insanlardır. Ne var ki, Nasname’de ilk misyonunu yitirmiş, gittikçe, açık forumların benzer bir özelliğinde bilgi kirliliğini daha da çeşitlendirmiştir. Tarihin adeta içine kusuyorlar. Farklı varyantlarda tarih topyekun kirletilerek, muhaliflik adı altında, adeta Öcalan’ı yad ediyorlar. Dolayısıyla, dürüst yazım ve yayıncılıktan uzak, amacı kendi olan, maksatlı kişisel olan ne Apocuların ne de nasname ve benzeri sitelerin yazılarına cevap vermenin gereksizliğine karar vermişiz. Bunların dümen suyunda zaman harcanmaya değmez. Çünkü, tarih ortadadır. Yalanla ne yazar olunur ne de önderlik. Eninde sonunda bu kumpaslar toplum tarafından görülür. Onlar hayatta olsa da, olmazsa da.
Newroz Com Çalışanları : Enver Ata ve Çetin Güngör birlikte mi hareket ediyorlardı? Siz onlarla aynı görüş ve ortak tutumda mıydınız?
M. Şerif ŞENER : Bir anlamda evet, iki arkadaşın farklı sorunlardan kaynaklanan rahatsızlıkları olsa bile, sonunda, bir araya gelmiştiler. Ortak fikirleri ve anlayışları vardı. Bu dönemde kaleme aldıkları yazılar oldu. Semir arkadaş, Enver arkadaşın şahadetinden sonra kaleme aldığı yazılar oldu. Ama, böyle siyasal örgütlenme içine girme fikirleri yoktu. Yazılarında da görünmüyor. Benim onlarla düşünsel bazı noktalar konusunda ortak yanım olsa bile, onlarla uzaktan yakından ortak hareket etmedim. Benim, sosyalizm, silahlı devrim kavramlarıyla doğrusunu söylerseniz, inancım kalmamıştı. Yoktu. Bu arkadaşların farklı varyantlarda bu tür inançları vardı. Sosyalizm’i, silahlı devrimi eleştirisel sorguluyordular. Benim beynimde bambaşka bir insani felsefe belirmişti. İlgi olarak ta, daha çok okumak istiyordum. Silahlı devrim, benim sorunum değildi.
Newroz Com Çalışanları : Öcalan sistemine boyun eğmeyen tüm kesimlere yönelmiş PKK'nin kanlı saldırılarında derin devletin, ya da güncel ismiyle Ergenekon'un izleri konusundaki düşüncelerinizi bizimle paylaşır mısınız?
M. Şerif ŞENER : Ben siyasetçinin sorunlarını, kaygılarını kendime dert edinmem, çünkü; bir siyasetçi değilim ve olmakta istemiyorum. Ben bu noktaya 1983’de son noktayı net olarak koydum kendi açımdan. Onun için kendime daha çok siyaset bilimi üzerine düşünürüm, benim de içinden geldiğim PKK geleneğinin somut pratiğinin bilimsel sonuçları konusunda yeterli bir araştırma yapılırsa, devletin Öcalan’ın elliyle, bir devlet konseptini uyguladığı noktasında yeterli kaynak vardır. Kaldı ki, bilim için somut pratik ve neticeler önemlidir. Somut pratikte ortada ve netice de ortadır. Her ne kadar bilim yöntemi olayların yasalarını irdelemeyi gerektiriyorsa da, basit günlük hadiselerden bile bu yasaların sonuçları çıkartıla bilinir. Örnek kabilinden en basit bir olaya beraber eğilelim; Avni Özgürel’in Öcalan hakkında yaptığı ve Öcalan’ın da bunu teyit ettiğini belirttiği türden açıklamaları bir anlık için de olsa bir yana bırakalım. Buna benzer yığınla açıklama ve Öcalan tarafından da yer yer teyit edildiği olayı bir yana bırakalım, günlük PKK pratiği bağlamında olaya bakalım: Öcalan olsun Öcalancılar olsun, Pilot’un, kesinlikle Mit ajanı olduğu kabul görünüyor ve bir çok tahribe yol açtığı da propagandalarına malzeme edilmektedir. Cemil Bayık bizzat verdiği beyanlarla bu adamın 1980 ortalarına kadar da, Ankara’da herkesin kendisine ulaşabileceği yerlerde dolaştığını belirtti. Haydi diyelim ki, bu adam daha önce –sözüm ona- parti ve Öcalan selameti için vurulmuyordu. Ama, Kürt devrimcisini ve evladını her yerde her alanda vurmakta özel itinalar göstermekte tanınmış PKK neden, bu kadar kolay ulaşılabilecek Pilot’u Ankara’da vurdurtmadı? Üstelik bu adam bir sürü tahriplere yol açmış, zamanı olmayan eylemlere teşvik etmiş, her şeyden önce gerçek Mit ajanı neden bu adama bir saldırı tertiplenmedi? Ama, ‘’ajanlık’’ kisvesi altında onlarca cinayet Avrupa’da gerçekleştirildi. Üstelik Kürt Ulusal Hareketinin terör damgası yiyeceği bilinmesine rağmen, bu eylemlerden çekinmeden Öcalan hiçbir merhamet göstermeden vurdurttu. Ve bu yolla PKK terör damgası yedi. Üstelik öldürülen Enver Ata, Semir ve benzeri her arkadaşın Kürdistan davasına katkıları var, bu uğurda en ağır işkence koşullarından geçmiş insandır Enver Ata, başında tek gerekçesi içinde bulunduğu fiziksel rahatsızlıktan dolayı, Kürdistan davasına Avrupa’da basın alanında ancak çalışarak katkı sunabileceği, bunun için insani olan istemini dile getirmiş: hanımını ve bir çocuğunu ülkeden yanına alma istemi, ‘’ajanlık’’ suçlamasıyla bastırılmış, Kürt davasını Avrupa’da terörize etmek için, sudan bahaneler göstererek insanlara yöneldiğinin tanığıyım. Yukarda izah ettim, ben o sıra Öcalan’ın kaldığı evde kalıyorum. Avrupa’da insan öldürmek için sudan bahaneler arıyordu. Pilot'un bütün tahribatlarına rağmen yaşama hakkına bir saldırı yapılmıyor, ama; işkence tezgahlarında ölü olarak kurtulan Enver Ata’ya ödül olarak, ölüm kararı verilebiliyor ve uygulanıyor. Bu bir, ikincisi; Bir orduyla savaşıldığı manipülasyoncu söylemlerle ahkam kesilen Öcalan, nedense o ordu’nun kurmayına dönük suikasti önlemekte övünç duyuyor. Dönemin birinci ordu ve sıkıyönetim komutanı olan işkenceci orgeneral ‘’Necdet Uruğu Ben Kurtardım. Benim General vurma politikam yoktur.’’, ‘’Türkiye Ordusu her zaman ilerici hareketlerin başını çekmiştir.’’ dediği sıralar, yani; 1988, 98 arasında, savaşın Kürtler için yetiştirdiği general düzeyindeki komutanların, gizli kuytu köşelerde, arka arkaya kurşuna dizildiği tarihler olduğu, çarşaf çarşaf PKK yayınlarında mevcuttur. Bu savaşın ucubeliği nasıl anlaşılmıyordu/nasıl anlaşılmıyor? Dolayısıyla, üst kurumun beyin takımı, devlet planlama odakları, alt sınıfları her zaman kümes hayvanları gibi algılar. Alt sınıfı denetlemek için, sistem karşıtı radikal olan elementleri, siyasal pravaksiyonlarla ortaya çıkarıp, bunları ayrıştırıp, denetleyerek, evcileştirerek, bu sistemi insan kafasında kutsatmaktadırlar. Bunun içinde zora ve şiddete başvurarak, bu zor ve şiddete reaksiyonel kılıflar çekilerek dinci, sağcı, solcu diye toplum şekillendirmeye çalışılmaktadır. Ve bütün bu provakasyon sanatının yeterli belgeleri son Ergenekon olaylarıyla bir hayli ortaya çıktı. Öcalan böylesi bir konseptin Kürdistan cephesindeki denetleyicisidir. Somut gelişmeler ve pratik sonuçlar bize bunu gösteriyor. Sokaktaki toplum, bu sanatın inceliklerini bilmediğinden, bu sanatın beyanlarını ve belgelerini okumadıklarından süreci kavrayamıyorlar. Kavrayanlarda siyaset içinde olduklarından yaşadığımız trajedi hakkında net konuşamıyor, daralıyor. Çünkü, kolay değil insan önderi bildiği kişi tarafından kandırıldığını kabul etsin. Hakikat budur, yazılanları yeterli kavrayamadığımızdan dolayı, inancımızın şekillendiği ideolojik prensipler, üst sınıfın pravaksiyonlarına kendini gizleme zemini sunuyordu. Ve biz bunu göremedik ve yanıldık. Devlet, Leninist, stalinist, Mao’cu, Ho Chi Minh’ci radikalist söylemlerin altında, Öcalan’ın denetimiyle konseptini uyguladı. Ve PKK olmak üzere bütün Kürt Hareketi ve Kürt Kitlesi ‘’siyaset yapıyorum’’ kaygısıyla şu bu oranda bu konseptin oyununa gelmişlerdir. Somut yaşanan pratikle bu hakikat ortaya koyula bilinir. Dolayısıyla, yanılgı ve kaybeden top yekün bir Kuzey-Kürdistan ulusudur.
Newroz Com Çalışanları : 12 Aralık 1980 tarihinde Qamışlo'da KAWA Hareketi'nin önder, kadro ve taraftarlarına yönelik bir katliam gerçekleştirildi. O süreçte Qamışlo'da olduğunuzu biliyoruz. Katliam hakkındaki izlenimleriniz nedir?
M. Şerif ŞENER : Evet, ben katliamın olduğu sırada kamışlo’daydım. O zaman ağırlıkta bayan arkadaşların kaldığı PKK'nin Kamışlo'daki bir evinde kalıyorduk. Burası Duran Kalkan'ın denetiminde ve sorumluluğundaki bir yerdi. Ben ve bir bayan arkadaş Sevgi Çelik Batman’dan, Nusaybin şehir merkezindeki geçiş hatlarından yeni aktarılmıştık. Katliamın olduğu saate evdeki nöbetçi bayan tarafından uyandırılmıştık, bir çok kamışlo ahalisi gibi bizde damlara çıkmıştık. Bizim bulunduğumuz ev çarşıya yakın bir yerde olduğundan, bölge sorumlusu Duran Kalkan, o gece ki, silah seslerini kaçakçılar ve askerler arasındaki çatışmaya yorumladığını anımsıyorum. Biz yeni olduğumuzdan sadece dinlemiştik, gün doğduktan sonra komşulardan ve evi ziyaret eden yurtseverlerden dün gece ki olayın kaçakçılarla değil, kendi deyimleriyle ‘’bir grup devrimci talebelerin katledildiğini…’’ işittik, gündüz evden çıkan Duran’ın gece geri geldiğinde, dudak tebesümüyle katledilenlerin KAWA taraftarları olduğunu bize söyledi. Yüzünde en ufak bir üzüntü belirtisi dahi yoktu. Duran, katliam hakkında bize açıklayıcı herhangi bir bilgi ve yorumda da bulunmadı.
Newroz Com Çalışanları : Katliamı gerçekleştiren ekip şu an Ergenekon davasında yargılanıyor. İddianamede bir belirleme var. Qamışlo katliamının yapılmasının nedeni PKK'nin önünü açmaya yönelikmiş. Burada iki sorumuz olacak. Katliam olduktan sonra PKK önderliği olayı nasıl yorumladı? İkincisi, dışarıya yansımayan iç yapıda dile getirilenler neydi? Bu konu da paylaşmak istediğin özel bir bilgi var mıdır?
M. Şerif ŞENER : Bence bunda garipsenecek bir durum yoktur. Bir devlet konsepti önünde olası çıkabilecek engellerin tasfiyesi hakkında, bir devlet politikası mutlaka vardır. Bu belirlemelerin iddianameye yansıyan açıklama ve yorumlarını bende gazetelerden okudum. Benim için ilginç olan Ergenekon iddianamesiyle birlikte Levent Ersöz’ün o sıralar Nusaybin’de Alay komutanı olması, çünkü; benim ve bayan arkadaşın geçişini örgütleyen Nusaybin’deki PKK’li sorumlular, bizi Ahmet diye bir tüccarın kaçakçıları arasında geçirdiler. Hududa yakın bir evdeyken, Nusaybin’li arkadaşlar tarafından, bize yurtsever bir tüccar olarak yansıtılan bu Ahmet’in, Nusaybin alay komutanıyla çıkar ve kaçakçılığa dayalı, çok iyi ilişkileri olduğu anlatılmıştı. Onun için mayın ve çatışmasız geçileceği söylenmişti. Öcalan’ı çok sonraları gördüm katliam konusunda özel bir konuşması olmadı. Ama, gerek KAWA Hareketi olsun ve gerekse ALA RIZGARİ Hareketi olsun her zaman olası bir silahlı mücadelenin başlatılmasında alternatif örgütler olarak yansıtılıyordular. Öcalan,genel olarak Kürt ulusal hareketinde silahlı mücadeleyi savunan bütün örgütlerden tedirgindi.
Newroz Com Çalışanları : Çok aydınlatıcı oldunuz. Teşekürler ve başarılar.
M. Şerif ŞENER : Bana bu fırsatı Newroz Com olarak verdiğinizden dolayı ben size teşekkür ediyorum. Selam ve Saygılarımı arz ederim.
İrtibat için: m.serif-sener@hotmail.com Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Kay: Newroz Com
http://turkce.kurdistan-aktuel.org/yazarlar/m-erif-ener/2661.html?task=view
-----------------------------------------------------------------------------------------------
Feyzi Açıkgöz .. 24 Jun, 2009 03:16:54
Sayın Nasname okurları, ben; Şerif Şener 1985 yılında İsveç-Stockholm’de bir Kürd gecesinde öldürülen Çetin Güngör’ün öldürme olayında bizzat eli ile katile Çetin’i göstererek infazını sağladığını Nasname'de yazmıştım. Bunun üzerine Şerif Şener de deşifre olduğu refleksiyle Nasname yerine, başka bazı Kürd sitelerinde bana saldırması ve yalan beyanlarda bulunması üzerine, gerçekler anlaşılsın diye tekrar bir kaç satır yazmayı uygun gördüm.
Şerif Şener’in uyuşturucu bağımlısı ve hastanelerde psikolojik tedavi gördüğü İsveç’te birçok Kürd bilir. Ayrıca Şerif Şener’in ablası Zekiye ve kocası Enver Ata’nin katilini evlerinde saklamaktan dolayı da İsveç’te mahkemeye dahi çıkarılmış ve kısa bir süre tutuklanmışlardı. Bu olayda İsveç Kürd Federasyonu’ndan mahkemeye gelen görgü tanıkları şahitlik yapmıştı. Çetin Güngör olayında yine İsveç’te yaşayan ve Çetin’in öldürüldüğü geceye katılan Kürdler Şerif’in Dersimli Necati ile birlikte gecede olduklarına ve sonra da inkâr ettiklerine şahittir.
PKK’nin Enver Ata’yı öldürmesinden sonra PKK’den ayrılanlarda bir panikleme başladı ve herkes kendi canını kurtarma telaşına düşmüştü. Ö dönem Zekiye’nin evi kimin elinin kimin cebinde olduğu anlaşılmayan bir karargâh gibiydi. Hüseyin Yıldırım dâhil PKK’li olan ile olmayan herkes mutlaka o evden geçmiştir. Şerif Şener’e ne olduysa bu dönemde oldu. Canına karşı Çerin Güngör’ü sat ve kurtul! Olay bundan ibarettir.
Şerif Şener ve Dersimli Necati’nin o gecede Çetin öldürülmesinde rol aldığından dolayı da bazı Kürd gurupları Şerif Şener ve onun yardımcısı Dersimli Necati’yi öldürmek için peşlerine düşmüştü. Bundan dolayı da Necati bir DDKD’li tarafında bıçaklanmış, komada haftalarca kalmasına rağmen kurtulmuştu. Bu olayda Necati’ye ben ve Av. Hüseyin Yıldırım dışında kimse sahip çıkamıyordu. Dersimli Necati, Av. Hüseyin Yıldırım’ın yakın akrabasıdır. Sadece ben, kardeşim Heybet ve Hüseyin Yıldırım Dersimli Necati’ye sahip çıkma cesaretini göstermiştik.
Şerif Şener’in kendi canına karşı, Çetin Güngör’ü PKK’ye satıp satmadığının açığa kavuşması için üç kişiye, üç soru soruyorum:
- Şerif Şener, sen Dersimli Necati ile kol kola o gecede var mıydın, yok muydun?
-Dersimli Necati; DDKD’li kişi seni niçin bıçakladı? Mademki, Semir’in öldürülmesinde sen ve Şerif’in rolü yoktu, niye konuşmuyorsun?
-Av. Hüseyin Yıldırım! Akraban da olan Necati neden dolayı Stockholm Metrosu’nda bıçaklandı? Niye duymamış gibi geçiştiriyorsunuz?
Bu insanlar hala yaşıyor ve pişkince davranaıp tarihi tersten yazıyor ve okuyorlar. Kürd halkı er geç ikiyüzlülerin yüzüne tükürecek ve güzel günler göreceğiz. Oldu mu miras yedi Şerif bey!
Aşağıda Şerif Şener’in başka sitelerde kendisini temize çıkarmak için bana cevaben yazdığı yalan nameyi veriyorum:
Feyzi Açıkgöz
Sayın Okurlar;
Geçen gün üstünde yoğunlaşmak istediğim bir konuyu ‘’Öcalan Ve PKK’si Bir Devlet Konseptidir.’’ başlığı altında Newroz Com ve daha sonra Kürdistan Aktüel ekranlarında kamuoyuna sunduğumda, bu yazımı Newroz Com ekranlarından alıp Nasname ekranlarına astırtan psikolojik problemli bir insanımız, benim ismim etrafında maddi hiçbir delili olmayan iddialarda bulunarak, güya benim, kendisinin de tanıklığını ve ortaklığını yaptığı Enver Ata ve Çetin Güngör Arkadaşların cinayetleriyle ilişkilendirmeye çalıştı. Bu tür aslı astarı olmayan iddiaları kimi zaman farklı mahlaslarda da olsa inter net ekranlarına aktaranlar oldu. Bu sadece bana dönük değil, yer yer Şener ailesi ismi kullanılarak da, bu tür erdemsiz, insanlık dışı saldırılara maruz kaldık. Bizim bu durumumuzu bizim gibi bir çok yurtsever şahsiyetler yaşadı. İnsani nesneleri benliğinde oluşturamayan bu psikolojik problemli insanlarımızın tavırlarını tekzip etme ihtiyacı hiçbir zaman hissetmedim. Çünkü, bu insanlara kalırsa, bütün insanlar işini gücünü bırakıp, kendilerinde görünen hastalıklı kişilikleriyle kıran kırana bir polemik ve kavga içinde olması gerekir.
Ne var ki, gerek ismim etrafında ve gerekse aile ismi etrafında sık sık dezinformasiyonları servis eden Nasname ve Kürdistan Free siteleri bu tür davranışlarını sürdürdüğünü görünce kamuoyunu bu konuda bilgilendirme zorunluluğu hissettim.
http://www.nasname.com/Yazarlar/sakkoyun/4093.html
Mit folgendem Code, können Sie den Beitrag ganz bequem auf ihrer Homepage verlinken
Weitere Beiträge aus dem Forum DERSİM-ZAZA ARŞİVİ
Ermeni mallarını kimler aldı? Ayşe Hür - gepostet von dersim am Dienstag 17.06.2008
ZAZAKİ.DE SİTESİ - gepostet von dersim am Freitag 11.01.2008
DERSİM ÜZERİNE YAZILAR - gepostet von dersim am Montag 12.05.2008
Ähnliche Beiträge wie "MEHMET CAHIT SENER ve MUCADELESI"
